You are hereİyi de bu kural çok saçma!
İyi de bu kural çok saçma!
KUVVETLER AYRILIĞI, YARGI DOKUNULMAZLIĞI VE SOSYALİSTLER
GİRİŞ
Çocukları bunu söylerken duyarız. Buna bayılırım. Hemen kendilerine az önce hafif bir azar eşliğinde salık verilen yasağı sorgulamaya başlarlar ve analizlerinin sonucunu oracıkta, olay mahallinde sizinle paylaşırlar:
"İyi de bu kural çok saçma!"
Bir şekilde kuralın kural olduğu gerçeği onları ikna etmeye yetmez. Sorarlar. Neden böyle? Kime ne zararı var ki? Kim demiş yasak olsun diye?
Yetişkinler dünyasında ise kuralları sorgulama yöntemimiz daha farklı işliyor. Bu broşürün yazıldığı tarihlerde (Nisan 2010), AKP hükümeti 12 Eylül Anayasası'nı kısmen değiştirme yönünde bir takım hazırlıklar yapıyor. Hazırladıkları değişiklik tasarısının Temmuz 2010'da halkoyuna sunulması bekleniyor. Kuşkusuz bu tarihe kadar çok şey yazılıp söylenecek. Taslağın şu anki hali üzerinde değişiklik yapılması da pek muhtemel. Yine de sanırım bu durum önerilen değişiklikleri inceleme gayretini sonuçsuz çıkarmaz.
KABACA DEĞİŞİKLİKLER NELER?
Değişiklikler birden fazla. Ancak temel olarak taslak aşağıda özetlenebilecek değişiklikleri getiriyor:
* 12 Eylül darbecilerinin yargılanmalarını yasaklayan Geçici 15'inci maddeyi kaldırılıyor.
Parti kapatma süreci zorlaştırılıyor, ve kapatma davaları ancak meclis komisyonunun izniyle açılabiliyor.
* Bugüne kadar sadece yüksek derece mahkemesi üyelerinden oluşan Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) üye sayısı arttırılıyor. Hakim olmayanlar kurula seçilebiliyor. Yüksek Öğretim Kurlu'nun (YÖK) ve baroların kendi aralarında gösterecekleri adaylar arasından Cumhurbaşkanı atama yapıyor. Ayrıca alt derece mahkemesi hakimleri de HSYK üyesi olabiliyor.
* HSYK'nın hakim ve savcıları keyfi olarak görevden alması zorlaştırılıyor ve görevden alma kararları yargı denetimine açılıyor. Bugüne kadar bu kararlara itiraz edilemiyordu.
Anayasa Mahkemesi üyelerinin sayısı artırılıyor. Yeni koltuklar için barolar ve YÖK'ün göstereceği adaylar arasından Cumhurbaşkanı atama yapıyor. Ayrıca alt derece mahkemesi hakimleri de HSYK'ya üye olabiliyor.
* Her vatandaşa tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde olduğu gibi Anayasa Mahkemesi'ne doğrudan başvurabilme hakkı getiriliyor. Bugüne kadar bu hak ancak alt derece mahkemesi hakiminin itirazcıların anayasaya aykırılık iddialarını ciddi bulması şartıyla Anayasa Mahkemesi'ne taşınabiliyordu.
* Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemeleri'nin önlerindeki davalara "askerlik hizmetinin gereklerine göre" bakacaklarına ilişkin emir-komuta imalı ifade ilgili maddeden çıkarılıyor.
* Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının görevleriyle ilgili işledikleri suçlardan dolayı sivil Yüce Divan'da yargılanmalarının önü açılıyor. Bugüne kadar bu kişiler sadece askeri mahkemelerde ve Genelkurmay Başkanı'nın yazılı izni ile yargılanabiliyorlardı.
İKİYE BÖLÜNMÜŞ BİR DÜNYA
Söylemeye gerek yok, Anayasa değişikliği konusu lavlarını gösteren bir cehennem yarığı gibi toplumu ikiye böldü. Daha önce de Anayasa değişiklikleri olmuştu fakat bu kadar kamuoyu tartışması yaratmamıştı. Bunun neden böyle olduğunu söylemeye de gerek yok, çünkü tartışmanın tüm tarafları bunun iki yıldır devam eden bir mücadelenin son halkası olduğunun ve Ergenekon davasıyla başlayan sürecin devamı olduğunun farkındalar.
Tartışmadaki belki de en derin bölünmeyi bizzat sol yaşıyor. Bir tarafta Anayasa Değişikliğine Hayır ve Ne Evet Ne Hayır (kısaca Havet) kampında olan solcular, bir tarafta da tüm eksikliklerine rağmen değişiklik taslağına Evet diyenler. Hayırcılar ve Havetçiler Evet diyenleri liboşlukla, şantajcılıkla ve AKP'nin kuyruğuna takılmakla suçluyor. Ancak Ergenekon ve darbe karşıtı mücadelenin önceki tüm halkalarında yaptıkları taş koyma eylemlerinden farklı olarak bu sefer başka bir şey haykırıyorlar:
-AKP demokrasinin olmazsa olmazı olan yargı dokunulmazlığını yok etmek istiyor.
-Tüm eksikliklerine rağmen HSYK ve Anayasa Mahkemesi'ne yapılan müdahale kabul edilemez.
-Kuvvetler ayrılığı konusunda taviz verilemez.
Bu argümanlar hiçbirimize yabancı değil. Ama bunlara gelmeden önce hayvanlar aleminin bir üyesinden bahsetmek istiyorum mümkünse.
The "FİL"
Bir Evet cephesi üyesi olarak 12 Eylül darbecilerine yargılanma yolunu kapatan Geçici 15. Maddenin kaldırılmasının başlı başına bir elephant in the room, Türkçe tabiriyle, "odadaki fil" olduğunu düşünüyorum. Tüm heybetiyle odada olan ama buna rağmen herkesin yokmuş gibi davrandığı bir fil. Kanımca bu maddenin kaldırılması bile tek başına askeri bürokrasiye o kadar ciddi bir darbe vuracak ki, bundan darbeden zamanında rant sağlayan kapitalist sınıfın da etkilenmesi kaçınılmaz hale gelecek. Bundan 30 yıl önce darbe yapanlar Naomi Klein'ın tabiriyle "şok doktrini" izleyerek, darbenin hemen ardından tüm dehşetiyle baskı, özelleştirme ve sömürü yasalarını birer birer meclisten geçirdiler. Bunların çoğu halen hayatımızdalar (YÖK kanunu, Sendikalar kanunu, Siyasi Partilar kanunu vs.).
Şili ve Güney Afrika örnekleri bize, darbecilerin yargılanmalarının onların diktası altında dayatılan tüm yasaların daha sorgulanabilir, meşruiyet zeminlerini kaybetmiş ve doğru mücadeleyle ortadan kaldırılabilir hale geleceğini gösteriyor. Darbecilerin yargılanması sadece darbe karşıtı mücadeleyi ilgilendirmiyor. Bugün tank ve lav silahlarıyla bizi hedef alan Ergenekonculara karşı mevzi kazanacağız. Bu doğru. Ancak 12 Eylül'ün mahkum edilmesi aynı zamanda toplumun daha demokratik, özgür ve emekten yana mücadelesi için bir sıçrama tahtası olma potansiyeline sahip. Bizim için işte bu kadar önemli bir madde.
Ancak bu fil burada gözümüzün önünde duruyorken Hayır ve Havetçi sosyalistler ne yapıyor? Bize hukukun üstünlüğünden, HSYK'nın yapısının hassasiyetinden, yargıçları ancak ve ancak tarafsız yargıçların seçmesi gerektiğinden bahsediyorlar ve tartışmayı alabildiğince boğmaya çalışıyorlar. Bu yüzden bu tartışmaları burada sonsuza dek bitirip ve başımızda daha fazla vızıldamalarına engel olmak için gözümüzü filden bir iki dakika ayıralım izninizle ve kuvvetler ayrılığı neymiş, yargı dokunulmazlığı neymiş onları anlamaya çalışalım.
KUVVETLER NEYSİ?
Bu broşürün umulan amacı "kuvvetler ayrılığı" ve "yargı dokunulmazlığı" konuları etrafında kopan fırtınayı biraz olsun anlaşılır kılabilmek ve "demokrasinin olmazsa olmaz kuralları" olarak sunulan bu ilkelerin sorgulanabilir hale gelmesine ve bugünün demokrasi aktivistlerinin önlerine serilen hukuksal gizem perdesini dağıtmalarına yardımcı olmak.
***
Kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığına dokunulamaz. Bize söylenen bu. O halde çocukça görünmek pahasına temel soruyu soralım ve tartışmaya başlayalım:
Neden böyle? Kime ne zararı var ki? Kim demiş yasak olsun diye?
***
KANUNLARIN RUHU VE MONTESQUIEU
Sanılanın aksine kuvvetler ayrılığı ilkesinin kökeni burjuva demokrasisi, ya da Fransız Devrimi değil. Kuvvetler dengesi problemi daha eski tarihlere uzanıyor. Ancak sorunu modern devletin önüne atan ilk aydınlanma düşünürü Fransız Montesquieu olarak bilinir.
Baron de Montesquieu 1789 Fransız Devrimi'nden yüzyıl önce doğdu ve devrimi göremeden 1755'de öldü. Soylu bir aileden gelen ve ölene dek varlıklı bir hayat süren Montesquieu genç yaşta kaybettiği amcasından miras olarak hem baron unvanını, hem de Bordeaux parlamentosunda hem parlamento başkanlığı hem de en yüksek yargıçlık yetkisi olarak bilinen Président à Mortier koltuğunu devraldı. Elimizde Montesquieu'nun amca yadigarı bu yargıçlık görevinden daha sonra vazgeçtiğine ilişkin herhangi bir bilgi yok, ama yargıçların dokunulmaz olmalarını isteyen bir teori geliştirdiğini biliyoruz. Bu konuya birazdan geleceğim.
Montesquieu çağının aristokratik entelektüellerine göre bazı konularda ileri fikirliydi. Siyaset ve hukukun ideallerle değil bilimsel metodla incelenmesi gerektiğine inanıyordu. Ancak ileri fikirli olduğu tüm alanlarda bir adım ötede saçmalık düzeyinde genellemelerde bulunma ve az önce savunduğu fikrin içini boşaltma gibi bir huya da sahipti.
Örneğin, aristokrasiyi tek başına tehlikeli bir güç olarak görüyordu. Hatta bu yüzden kitapları Katolik Kilisesi tarafından yasaklanmıştı. Ancak aristokrasiden kastının sadece kral ve ailesi olduğunu belirtiyordu ve bu gücün daha geniş bir toprak soyluları sınıfı ile dizginlenebileceğini belirterek yanlış anlaşılmaların önüne geçmeye çalışıyordu.
Kanunların Ruhu adlı ünlü kitabında "Halk kuşkusuz genel oy kullanabilmeli ve bu demokrasinin temel bir kanunu sayılmalı." diyordu. Sonra da şunu ekliyordu: "Aşağı sınıflar yüksek sınıflar tarafından yönlendirilmeli ve ileri gelen kanaat önderlerinin nüfuzu kullanılarak sınırlandırılmalı."
Ayrıca kölelik düzeninden de hoşlanmıyordu: "Tüm insanlar eşit doğduklarına göre, kölelik doğal karşılanamaz..." diyordu. Ama tahmin edebileceğiniz üzere, rahat durmuyor ve ekliyordu "... ama bazı ülkelerde kölelik doğru bir sebepten yapılıyor olabilir, bu ülkeleri diğerlerinden ayırmak gerekiyor." Afrikalılar diyordu "o kadar tepeden tırnağa siyahlar ki... Tanrı onlara bir ruh üflemiş olamaz."
Baron Montesquieu'nün hayatın diğer konularında da ilginç fikirleri vardı. Örneğin iklimlerin toplumların karakteri üzerinde etkili olduğuna ilişkin sosyal analizlere sahipti. Soğuk ülkelerde yaşayan halkları "donuk" ve "katı", sıcak ülkelerde yaşayan halkları "çabuk parlayan" ve "fevri" eğilimli buluyordu. Bu yüzden ılıman havasından dolayı Orta Avrupa'da yaşayan halkları en iyi ortalama olarak ve en merkezdeki Fransız halkını da medeniyeti en doğru algılayabilecek insanlar olarak görüyordu.
Fazla uzatmayayım. Amacım kuvvetler ayrılığı fikrini Baron'un ırkçı olduğunu ispatlayarak çürütmek değil. Sadece bu soyut fikrin gökten zembille inmediğini, belli siyasal süreçlerin yansıması olduğunu ve bu süreçlerin de hiç de bizim anladığımız anlamıyla demokratik süreçler olmadığını görmemiz gerekiyor.
***
SİHİRLİ ÜÇ RAKAMI
Kuvvetler ayrılığının neden iki, ya da neden dört değil de üç ayaklı olarak formüle edildiği sorusunun Montesquieu için bir cevabı vardı. Üçlü formül, din adamları sınıfını dışarıda bırakacak şekilde, feodal Avrupa toplumundaki güçlerin sayısını temsil ediyordu. Aristokrasi yürütmeyi oluşturuyordu, yargı eğitimli toprak soylularının elindeydi ve yasama halktan oluşuyordu. Eğer ortada gücünü dayatabilecek başka bir sınıf var olsaydı, o zaman emin olun dörtlü bir kuvvetler ayrılığı formülüne bakıyor olacaktık. Neden iki kuvvetten bahsetmediğimiz sorusunun cevabı da, daha çok sınıf çatışmasını gizleme eğiliminden kaynaklanıyor. Üç sınıflı bir toplumda sınıf çatışmasının üzerini örtmek, ironik bir şekilde iki sınıflı bir toplumda olduğundan daha kolaydır.
SEVGİLİ ROMALILAR
Montesquieu, mükemmel bir sistem olarak gördüğü kuvvetler ayrılığı yasasını formüle ederken, hayran olduğu Roma Anayasası'nı örnek alıyordu. Gerçekten de imparatorluk öncesi Roma Cumhuriyeti, içinde barındırdığı hararetli sınıf çatışmaları ve farklı halkların göreneklerini sübvanse edebilmek için fazlasıyla sofistike bir hukuk sistemi geliştirmişti. M.Ö. 508'den M.Ö.27'ye kadar gelişip değişen Roma Cumhuriyeti Anayasası, beyaz varlıklı erkeklerden oluşan az sayıdaki Roma vatandaşının iktidarı paylaştıkları bir kurumlar dengesi üzerine kurulmuştu. Konsüllük kurumunun yetkileri Senato'nun yetkilerinden, Senato'nun yetkileri Pleb ve Patricius Meclislerinin yetkilerinden ve bunların yetkileri de Magistrataların yetkilerinden kesin biçimde ayrılmıştı. En azından öyle görünüyordu.
Burada üç değil daha fazla devlet erki arasında bir denge sözkonusuydu ve her devlet erki gücü izin verdiğince kendi alanını diğerine karşı korumaya çalışıyordu. Roma Cumhuriyeti M.S 27'de yerini Roma İmparatorluğu'na bıraktığı zaman erkler arasındaki denge daha küçük bir elit lehine değişmiş olsa da ilke olarak varlığını korudu. İmparator Agustus sisteme imparatorluk kurumunu dahil etti, birçok yetkiyi imparator altında topladı ancak kuvvetler ayrılığı ilkesine dokunmadı.
Buradaki temel espri sanıyorum gözünüzden kaçmamıştır. Kuvvetler ayrılığı sadece demokrasiye entegre olabilen bir sistem değil. İmparatorluk, krallık ve diktatörlük sistemlerinde de kendine yer bulabilen bir ilke; bürokrasi ve hizmet ettiği sınıfın çıkarları bakımından rekabetçi bir alan savunması.
***
İşte bu Roma'nın hayranı Baron Montesquieu 1755'de öldü. Dolayısıyla ne Fransız Devrimi'ni, ne de Paris Komünü'nü görebildi. Yaşasaydı devrim düşüncesiyle ne derece ilgilenirdi bilemiyoruz. Ancak o tarihlere tanıklık etseydi, ayaklanan Paris halkının "güçler dengesi" ve "kuvvetler ayrılığı" teorilerini yığınlar halinde çiğnediğini görecekti. Devrim günlerindeki güç dengelerinin her gün, her dakika değiştiğini görecekti. Kamusal gücü alt sınıflara yayabildiği ölçüde devrimin kazandığını, yayamadığı ölçüde de kendini boğduğunu görecekti. Göremedi, sağlık olsun.
Baron ve Romalılarla işimiz burada bitti sanırım. Devam edelim.
***
SOYUT İLKELER KONUŞUYOR
Sosyalistler için "kuvvetler ayrılığı", "yargı dokunulmazlığı" gibi ilkeler tek başlarına soyut ve anlamsız söylemlerdir. Ayrıca demokrasinin ayrılmaz parçaları falan değildirler. Tarihin belirli bir aşamasında elit sınıfların iktidarını dizginlemek için icat edildiler ve şu anda tarihin başka bir evresinde küçücük ülkemizde buradaki elitler tarafından bize karşı kullanılıyorlar. Bu yüzden sosyalistler herhangi bir adalet tartışmasında konuyu bu soyut ilkeler etrafında değil, önlerinde duran kanlı canlı olayın (anayasa değişikliği, Ergenekon davası ya da her neyse artık) demokrasi alanını genişletip genişletmediği, ezilenlerin özgürlüklerini koruyup korumadığı ya da insan acılarını azaltıp azaltmadığı kriterleri üzerinden değerlendirmek zorundadırlar.
Kuvvetler ayrılığı konusunda Türkiye solunun içindeki saçma düşünceleri bir örnekle açıklayayım. Aşağıdaki alıntı TKP'nin yayın organı sol.org.tr'de "Yeni Anayasa ve Liberalizmin Sefaleti" adıyla yayınlanan 02.04.2009 tarihli makaleden. Makalenin yazarının Ergenekon şüphelisi Merdan Yanardağ olduğu bilgisini şimdilik bir kenara bırakalım ve kendisini kuvvetler ayrılığı konusunda bayat sözler sarf eden herhangi bir Kemalist Stalinist olarak ele alalım.
Yanardağ yeni Anayasa değişikliği taslağı hakkında şöyle buyurmuş:
"Meclis'e sunulan anayasa değişiklik taslağı ile yürütme organı, özel olarak hükümet, 12 Eylül darbe anayasasının bile vermediği bir güçle donatılıyor. Yürütmenin güçlendirildiği, yasama ve yargı organının yürütme tarafından baskı altına aldığı, çoğunluk partilerinin bütün siyasal sistemi değiştirme kudretine sahip olduğu, denetim ve denge mekanizmalarının ortadan kaldırıldığı anayasalı rejimlerin, dar anlamda bile burjuva demokrasisi olamayacağı tartışma dışıdır. AKP'nin anayasa değişiklik paketi esas olarak (zaten sınırlı ve sorunlu olan) yargı bağımsızlığını tümüyle ortadan kaldırmaktadır. Yüksek yargı organları üyelerinin neredeyse tamamının yürütme (hükümet ve cumhurbaşkanlığı) tarafından atamasına olanak sağlayacak anayasa değişikliklerinden sonra yeni yargı mimarisini 25-30 yıl boyunca değiştirme imkanı da olmayacaktır."
SAÇMA ÖNERMEYİ BULUNUZ
Şimdi buradaki sözleri bir tartmaya çalışalım. "Yürütmenin güçlendirildiği, yasama ve yargı organının yürütme tarafından baskı altına alındığı" bir sistemden bahsediliyor ve bunun "dar anlamda bile burjuva demokrasisi" olmayacağı söyleniyor. Bize liboş diyen sağlam solcu Merdan abimiz bize olaya burjuva liberalizmi gözlükleriyle bakmayı salık veriyor. Oysa kamusal sistemin güçler dengesinde bir değişiklik gündeme geldiğinde bir marksist bu konuda dövünüp ağlayacağı yerde, soyut olanın ötesine geçer ve şu somut soruları sorar:
1. Güçler dengesi kimin lehine değişiyor?
2. Aralarında denge öngörülen kuvvetlerden hangisi ya da hangileri halkın iradesini, aşağıdakilerin iradesini, az buçuk temsil ediyor?
3. Hangisi ya da hangileri bu iradenin karşısında, onu sınırlandırmaya çalışan gücü temsil ediyor?
Sorularımız bunlar. Şimdi biraz siyaset bilimi yapmaya çalışalım ve önümüzdeki güçleri incelemeye başlayalım. Elimizde üç kuvvet olduğu söyleniyor değil mi? Klasik menü: yasama, yürütme ve yargı.
YASAMA DERKEN...
Öncelikle yasamanın, yani ulusal meclisin, seçmenleri temsil ettiğini biliyoruz. En azından ağır aksak da olsa, %10 gibi haksız bir seçim barajına rağmen, halkın oylarıyla seçilen partilerin tekrar tekrar kapatılıyor olmasına rağmen, seçimlerin sadece dört yılda bir yapılıyor olmasına rağmen, on sekiz yaşından küçüklerin ve göçmenlerin oy kullanamıyor olmalarına ve burjuva demokrasisinin sıradan insanların iradelerini kesip kuşa çeviren tüm diğer bahanelerine rağmen, yine de yasama organının halkın iradesini bir nebze olsun temsil ettiğini söyleyebiliriz. Veriler bunu gösteriyor.
YÜRÜTME DERKEN...
Peki yürütme organı? Bu organ halkın, biz aşağıdakilerin iradesini yansıtıyor mu? Resme baktığımızda şaşkınlıkla ortada bir değil birden fazla yürütme olduğunu görüyoruz. Bir tarafta halk tarafından seçilen yasama meclisinin içinden çıkan bir yürütme var. Biz kendisini hükümet olarak tanıyoruz. Bir tarafta da kendi başına buyruk, kendini etrafından bağımsız ve hatta etrafının üstünde gören askeri başka bir yürütme var.
O halde Montesquieu'nün Fransa'sında yürütmeyi temsil eden Kral'a ya da Augustus'un Roma'sında yürütmeyi temsil eden İmparator'a tekabül eden bu ikinci yürütme. Birincisi sadece yasamanın uzantısı. Yasama tarafından seçilen bir yürütme, hatta Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini başkanlık sistemi altında kullanmayı yani halk tarafından seçilerek kullanmayı talep eden bir yürütme, kral ve imparator ile temsil edilen bir yürütmeyle ne derece aynı olabilir? Buradaki temel mantıksızlık gözlerden kaçıyor olamaz. Kral ve imparator, yani seçilmeden gelen, gücünün kaynağını halktan almayan, kendi varlığını silah zoruyla halka dayatan yürütme elbette askeri yürütme. Peki bu yürütmeye karşı kuvvetler ayrılığından bahseden var mı? Darbecilere karşı kuvvetler ayrılığından bahseden var mı?
YARGI DERKEN...
Yargının ise kesinlikle halkın iradesiyle seçilmediğini biliyoruz. Halkın iradesiyle seçilmek bir yana Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve HSYK'dan oluşan yüksek yargı aristokrasisinin alt derece mahkeme hakimleri tarafından seçilmeye bile tahammülleri yok. Kendilerine halk iradesini temsil gibi bir misyon biçmiyorlar. Daha açık konuşalım: Bizimle ilgilenmiyorlar. Bu seçimin hangi sınıfsal tercihlerin sonucu olduğunu daha sonra anlamaya çalışabiliriz. Şimdilik sadece hakimlerin hakimler tarafından seçilen hakimler tarafından seçildiklerini (hayır cümlede fazla bir kelime yok) ve kapalı devre bir grup olduklarını akılda tutalım.
Şimdi Merdan Yanardağ'a geri dönecek olursak:
"Yasama ve yargı organlarının yürütme tarafından baskı altına alındığını" feryat figan haykırırken Yanardağ elbette bilinçli olarak hedef saptırıyor. AKP'nin Anayasa taslağında yürütmenin yasamayı şu an olduğundan daha fazla baskı altına almasına izin veren herhangi bir yenilik yok. Aksine yargının yasama üzerindeki baskısını azaltacak şekilde yargı aleyhine yenilikler var. Yanardağ bunu biliyor, herkes biliyor. Ancak Yanardağ, özellikle yüksek yargının son iki yıl içinde verdiği birbirinden berbat kararlardan sonra, tek başına yargı organının anayasal yetkilerinin kısıtlanmasının kötü bir şey olduğunu halka yutturmanın eskisi kadar kolay olmadığını bildiği için, "yasama ve yargının" birlikte baskı altında alındığı yalanına başvurmaya çalışıyor.
***
KAYIP SOLCU HUKUKÇULAR CENNETİ
Bir diğer rastgele örnek üzerinden gidelim. Sol içi resim o kadar vahim ki kuvvetler ayrılığı kulvarında kendini durduğu yerde rezil etmeye muktedir lafebeleri bulmakta hiç zorlanmıyorum. Aradığım malzemeyi üç dakikalık arayıştan sonra Express Dergisi'nin Nisan 2010 sayısında buluyorum. Gazeteci İrfan Aktan'ın hukuk doktoru İlker Kılıç ile yaptığı röportajın konusu yine AKP'nin getirdiği anayasa değişikliği. Bekleneceği üzere anayasa taslağı yüksek hukuk ve siyaset bilimi bilgisi (!) sergilenerek topa tutulmuş.
Alıntıları aktarıyorum:
"Sivil bir anayasasının sivil toplumun, derneklerin, sendikaların, bireyin gücünü artırması gerekir. Aksi halde, yani idarenin yetkisini artırıyorsa, o anayasa sivil ve demokratik olamaz."
"Sivilleşme, devlete ve bizzat yürütmeye karşı tanımlanır. Sivil Toplumun, demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum örgütlerinin etki alanının devlete karşı artırılmasıyla tanımlanır. Hükümetin yetkisini artırmak dünyanın neresinde sivilleşme olarak tanımlanır ki!"
Bu ne kendinden emin sözler böyle. Şu soruyu sormanız gerekmiyor muydu sayın solcu hukuk bilgini:
Hangi hükümetin yetkisi, hangi güçler lehine artırılıyor?
Hemen ben cevaplayayım. Eğer seçimle işbaşına gelmiş hükümetin yetkisini askere karşı artırıyorsanız bu sivilleşmedir. Eğer seçimle işbaşına gelmiş hükümetin yetkisini kendinden muktedir yüksek yargıya karşı arttırıyorsanız bu sivilleşmedir. Hatta daha da ileri götürelim. Örneğin Bolivarcı Venezuela'nın 1999 Anayasası'nı ele alalım. Venezuela Anayasası'nda önceki anayasaya nazaran Başkan'ın yetkileri senato yani yasama karşısında hatırı sayılır şekilde arttırılmıştır. Ancak utanmadan sıkılmadan bunun da bir sivilleşme olduğunu, Chavez hükümetinin çok daha geniş kapsamlı bir sivilleşmeyi temsil ettiğini söylüyoruz. Peki bunu neden yapıyoruz? Chavez sosyalist olduğu için mi? Gerçi Merdan Yanardağ ve İlker Kılıç'a bir kez daha mikrofon tutsak ve Chavez hükümetinin yasamaya karşı yetkilerini artırmasının neden iyi olduğunu sorsak, bize bu durumun Chavez'in kendisini sosyalist olarak adlandırmasından kaynaklandığını söyleyecekleri gün gibi ortada. Soyut hukuk kategorileriyle düşünmeye alışmış insanların, soyut siyasi etiketlerden etkilenmesi normal değil mi?
Ancak hayır Chavez'in başında olduğu devlet başkanlığı kurumunun yetkilerinin senato karşısında arttırılmasının neden sivilleşme olduğu sorusunun cevabı başka bir yerde. Çok basit, Chavez halk tarafından seçilen bir başkan da ondan, ve burjuvaziyi temsil eden ve ömür boyu hizmet için seçilen elit senato üyeleleriyle karşılaştırıldığında toplumun alt katmanlarını fersah fersah daha fazla temsil ediyor.
***
Hükümetin hangi şartlarda iktidarı aldığını, halkı ne derece temsil ettiğini, öte yandan yargının hangi şartlarda elindeki gücü aldığını, halkı ne derece temsil ettiğini sorgulamadan hükümetin yetkilerinin yargıya karşı artırılmasının sivilleşme olmadığını söylemek başlı başına siyasal körlüktür.
Peki bu körlük nereden kaynaklanıyor?
Seçilmiş yürütmeyle, kendini dayatmış yürütme arasındaki farkı algılayamamaktan kaynaklanıyor. Cumhuriyetle mutlakiyet arasındaki farkı algılayamamaktan kaynaklanıyor. Burjuva demokrasisiyle burjuva faşizmi arasındaki farkı algılayamamaktan kaynaklanıyor. Bunlar arasında bir seçim yapması gerektiğinde, hangisinin işçi sınıfı ve halkın diğer ezilen kesimi için görece daha kabul edilebilir olduğu konusunda bir seçim yapması gerektiğinde, bu sözlerin sahibinin sadece eblehçe afallıyor olmasından kaynaklanıyor. Hukuk doktorumuz bu eblehliğinin düpedüz apolitik bir tavır olduğunu biliyor ve yine de bu tavrı "kuvvetler ayrılığı elden gidiyor!" diye yüksek perdeden bağıra çağıra söylev çekerek gizleyebileceğine inanıyor.
Ve bu insanlar hem işkembeden kendilerine sosyalist payesi veriyorlar, hem de üniversitelerde hukuk kürsüleri kendilerine bahşediliyor. Gerçekten inanılmaz!
***
Şimdi kuvvetler ayrılığı kavramı etrafında yalanla dolanla serilen gizem halesini biraz aralayabildiğimizi umuyorum. O halde son vuruşu yapalım: Kuvvetler ayrılığı kazanım falan değildir. Demokratik kazanım da değildir, burjuva kazanım da değildir. Kuvvetler ayrılığı toplumun belirli bir aşamasındaki güçler dengesinin bir fotoğrafıdır. Kazanım olan şey, güçler dengesi içinde halkın gücünü arttıracak her yeni reform, her yeni mevzidir. Kuvvetler ayrılığı, tüm kamusal kuvvetlerin halkın elinde toplandığı ölçüde ortadan kalktıkça biz bundan sadece memnuniyet duyarız.
PEKİ YA YARGI BAĞIMSIZLIĞI?
Peki yargı bağımsızlığı konusunda ne yapacağız? İtiraf etmek gerekirse yargı bağımsızlığı ilkesi ilk etapta kuvvetler ayrılığından daha zor çürütülebilir geliyor. Neden gelmesin ki? Gerçekten de yargıçların siyasi güçlerin müdahalesinden bağımsız bir şekilde karar veriyor olmalarını beklemek son derece doğal, öyle değil mi?
Fakat burada bir terslik var sanki?
Siyasetten etkilenmemek için yargının dokunulmaz olması fikri bir burjuva hukukçu için gayet anlaşılır ve anlatılır görünüyor. Fakat bir marksist için siyasetten etkilenmeyen herhangi bir devlet kurumu varsaymak ve bunu arzulamak, teorik kariyerinde kişinin kendi pimini çekmesi demektir. Apolitik bir yargıyı ulusalcı aydınlar çekici buluyor olabilir, fakat bir marksist için çekici gelen yegane yargı sistemi "siyaset" yapan ve "sıradan insanlar lehine, işçi sınıfı lehine" siyaset yapan bir yargı sistemidir.
YARGIÇ OLMAYANLAR ADALET İŞLEVİNİ YERİNE GETİREBİLİR Mİ?
Hakimlerin yerine sıradan insanlar mahkemelere atanmamalı şeklinde ilerleyen genel bir düşüncenin var olduğunu biliyoruz. Neden atanamasın? Elbette birkaç Amerikan filmi ya da dizisi seyretmişsinizdir. Görmüşsünüzdür, bir kısım yargılama süreçlerine sıradan vatandaşlardan oluşan jüriler son noktayı koyarlar. Jüri sistemi mevcut en demokratik yargılama sistemidir. Sıradan insanlar bir yargılamayı baştan sona seyrederler, kendi aralarında tartışırlar ve sonunda da ortak bir karara varırlar. Bundan daha sağlıklı bir mahkeme hükmü düşünemiyorum. Gündelik adalet sorunlarını uzmanlık eğitimi almamış sıradan insanların çözemeyeceğini iddia etmek, sıradan insanların serbest bırakılsalar sırlarına muktedir olacakları olayları gizemlileştirmekten başka bir şey değildir. Ve örneğin Ermeni soykırımı gibi bizden önce olmuş bitmiş bir olayın çözümlemesinin de sadece tarihçiler, yani yine "uzmanlar" tarafından yapılabileceğini iddia eden resmi söylemle aynı şeyi söylemektir.
Eğer halkın kamusal yetkileri kullanmak için fazla eğitimsiz ve cahil olduğunu düşünüyorsanız, en azından kendinizin sosyalist olduğunuzu iddia etmiyor olmanız gerekir.
HSYK'YA HAKİM OLMAYAN ÜYE ATANABİLİR Mİ?
HSYK devletin yargılama yetkisini kullanan hakimlerin özlük haklarının denetimini sağlamakla görevli burjuva devlet kurumunun ismi. Bu denetimin doğrudan halk tarafından yapılması ve hakimlerin seçmenlere karşı kendilerini sorumlu hissetmeleri, görevlerini yapamadıklarında kendilerini seçenler tarafından geri çağrılabilmeleri elbette tercihimiz olurdu. Evet, şu aşamada 7 kişilik HSYK üye sayısını 21'e çıkarmakla yetinen Anayasa değişikliği taslağı, seçmen denetimine nazaran komik nispette bir gelişme. Ama yine de bir gelişme.
Yargıçlık görevinin ve denetimlerinin olabildiğince halkın temsilcilerine devredilmesi ve kapalı kutu olmaktan çıkması gereği, asıl bu demokrasinin olmazsa olmaz gereğidir.
Belki bu konuda 1917 Ekim Devrimi'nin deneyimleri ve tartışmaları bize yol gösterici olabilir.
EKİM DEVRİMİNİN HUKUKA BAKIŞI
1917 Ekim Devrimi'ni izleyen ilk yıllarda bir hukuksal alanda hissedilen teorik boşluğu doldurmak için bir grup bolşevik hukukçu, marksizmin hukuk yaklaşımının ne olması gerektiği konusunda kafa patlatmaya başladılar. Doğrusu Marx ve Engels hukuk konusunda pek fazla bir şey söylememişlerdi. Daha doğrusu hukuk kavramının devlet kavramının analizinin doğal bir uzantısı olduğunu düşündüklerinden bir üst yapı kurumu olarak hukuka özel bir vakit ayırmaya gerek görmemişlerdi. Ancak Peteris Stucka ve Evgeny Pashukanis gibi bolşevik hukukçular baştan aşağı yeniden örgütlenen bir toplumun somut ihtiyaçları bakımından hukukla ilgili soru işaretlerini cevaplamanın gerekli olduğu fikrinde mutabıklardı.
Stucka, Pashukanis ve diğerleri burjuva hukukçularla aynı kategoride değerlendirildikleri ölçüde kendilerini hukukçu olarak tanımlamayı reddettiler. Kendilerini daha çok hukukla ilgilenen marksistler olarak ve hatta (nitelendirme bana ait) birer anti-hukukçu olarak görmeyi tercih ediyorlardı. Çünkü günün sonunda, hukukun da aynen devlet gibi zamanla yok olması, kuruyup gitmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Özellikle Pashukanis'in teorisinin temelinde bu görüş vardı.
Hukukun ortadan kalkmasını istemek ve öngörmekle birlikte, Pashukanis ve diğerleri anarşist değillerdi. Çünkü sınıfsız toplumun yaratılma sürecinde işçi sınıfının kavgacı bir şekilde merkeze yerleşmesi ve toplumun tüm ezilenleri adına burjuvaziyle mücadele etmesi gerektiğine inanıyorlardı. Bu mücadele daha önce hiçbir düzenleme yapılmayan alanlarda ezilenler lehine hukuk yaratmak anlamına da geliyordu. Bunun nedeni ayrımcılığı yaratan koşulların tam olarak ortadan kalkmamış olmasıydı. Bu yüzden örneğin kadınlar lehine pozitif ayrımcılığı öngören ya da çocuk işçilerin çalıştırılmasını yasaklayan hukuk normlarını önerdiklerinde, bolşevik hukukçular bu önermelerinin hukukun ortadan kalkacağı teziyle çelişmediği fikrindeydiler. Ve haklıydılar. Çünkü devrim öncesinde, esnasında ve de sonrasında bir marksistin hukuktan yana yegane kriterinin ne olması gerektiği konusunda gayet basit ve bir o kadar da hayranlık uyandırıcı netlikte bir algıya sahiptiler. Ezilenler ve yoksullardan yana yegane hukuk kriteri bir hukuk normunun demokrasi alanını genişletip genişletmediği, gücün halka dağıtılmasına katkı sunup sunmadığıdır. Marksist hukuk analizinin başka tutarlı bir kriteri, bir turnusol kağıdı yoktur!
Bu yüzden bolşevik hukukçular önlerine gelen ve kendilerinden şekillendirmeleri beklenen yasaları incelerken ya da değiştirme tekliflerini sovyet meclislerine sunarlarken görevlerinin daha çok hukukun adım adım ortadan kaldırılması, ve her yeni hukuksal değişiklikte iktidarın tabana daha çok yayılması ve sınıfları yaratan her türlü ayrımcılığın daha da azalmasını sağlamak olarak gördüler.
Yeri gelmişken söyleyelim, hukukun "ortadan kalkması", "kuruyup yok olması" düşüncesi elbette Stalinizm için korkunç ve kesinlikle haince önermelerdi. Bu yüzden 1937 yılına gelindiğinde Stalin ve yardakçısı eski Menşevik yeni Moskova Duruşmaları Savcısı Vishinsky'nin idam emrinden kurtulmak için Pashukanis çareyi ortadan kaybolmakta buldu. Ve hukuk kuruyup gitmeden, kendisi buhar olup kayıplara karıştı. Son yıllarını rahat geçirdiğini ummaktan başka bir şey gelmiyor elden.
***
Yeniden konumuza dönecek olursak, aşağıda o tarihlerde adalet komiseri olan Stucka tarafından taslağı hazırlanan ve sovyet meclisi tarafından 25 Kasım 1917'de onaylanan Bolşevik hükümetinin Mahkemeler Hakkında Kararnamesi'nin ilk paragrafı yer alıyor. Okuyalım:
"Halk Komiserleri Kurulu aşağıdaki kararları almıştır:
1-Mevcut var olan tüm yargı kurumları lağvedilmiştir. Bunlara eyalet mahkemeleri, üst yargı kurulları ve İktidar Senatosunun [Çar Alexander tarafından kurulan özel yetkili elit mahkeme A.A.] tüm daireleri, her türlü askeri ve denizcilik mahkemeleri ve ticaret mahkemeleri dahildir. Tüm bu mahkemelerin yerine demokratik seçim esasına göre kurulacak mahkemeler getirilecektir. Halen devam etmekte olan davaların ne şekilde seyredeceği çıkarılacak özel bir kararnameyle belirlenecektir..."
Bir saniye. Biz mi yanlış okuduk, yoksa Bolşevik Hükümet mahkemelerin demokratik esaslara göre seçileceğini mi söylüyor? Mahkeme üyelerinin halk tarafından seçileceğini söylüyor olamazlar öyle değil mi? Böyle bir şeyi düşünmek gerçekten korkunç olurdu.
Şaka bir yana, çiçeği burnundaki marksist hükümetin aklındaki şey tam da buydu. Hakimlerin halk tarafından seçilmeleri. Yargı dokunulmazlığı ve kuvvetler ayrılığı teranelerinden ne kadar da uzak öyle değil mi? Gelin de bunu bize liboş diyen Türk sosyalistlerine anlatın!
Stucka'nın Mahkemeler Kararnamesi yasalaşmadan bir süre önce bu konu hakkında yazdığı makalesini burada alıntılamak da yararlı olabilir. Uzunluğu için şimdiden özür diliyorum, fakat açıklayıcı bulacağınızı tahmin ediyorum. Stucka'nın Adalet Komiseri olduğunu akılda tutarak, kullandığı sözleri seçerken tüm Bolşevik Hükümet adına konuştuğuna emin olabiliriz:
"SINIF MAHKEMESİ Mİ DEMOKRATİK MAHKEME Mİ?
Bir yandan yeni İşçi ve Köylü Hükümetinin yaygın olarak tanınmasına ilişkin haberler ulaşırken, bir yandan da İktidar Senatosu [yukarıda açıklanmıştı A.A] tarafından yönetilen yargı kolu, iktidardan uzaklaştırılan Geçici Hükümet adına hareket etmeye devam ediyor. Yargımız böylece siyasetten bağımsız olduğunu göstermiş oluyor. En azından Şıçeglovitovcu yargı mensuplarımız böyle düşünüyor. [Şıçeglovitov devrim öncesi dönemde dikkat çeken bir hukuk kitabı yazan ünlü bir yargı mensubuydu. A.A.]
Eski iktidar aygıtına karşı Rus Devrimi'nin çok yavaş harekete geçtiğini teslim etmemiz gerekiyor; kumanda eden üst mevkiler dışında, eski aygıt tümüyle el sürülmemiş şekilde yerinde duruyor. Gerçi Cumhuriyet'in sivil memurları da bir ölçüde değişti: "Novaia Rus" [Yeni Rusya], "Zhivoe slovo" [Yaşayan Söz], vb. ilkelere dayanan sendikalara üye oldular, ya da kendi camialarına seçim sistemi getirdiler. Fakat, her ne kadar tüm sosyalist programımız tüm sivil memurların ve yargıçların Halk Komiserleri olarak (eski Çalışma Bakanlığı'nın Halk Komiserleri de buna dahil) seçilmelerini sürekli talep etse de, bütün sosyalist programımız içinde yargıçlar buna rağmen halen yukarıdan atanmaktadır. Sulh hakimleri buna bir istisna teşkil ediyorlar, ancak onlar bile şehir dumalarınca ve zemstvo toplantılarınca dolaylı olarak seçilmeye tabidirler. Dahası, bu organlardaki sınırlı oy hakkı herhangi bir ilerleme sağlayamadı, ve mahkemeler tamamıyla burjuva sınıf aygıtları olarak kalmaya devam ettiler. Eski siyasi iktidarın bu aygıtını ortadan kaldırmak, mahkemeleri demokratik seçime, ve seçilmiş hakimleri de halkın görevden alabilme yetkisine tabi kılmak zorunludur. Birinci öncelik mahkemeleri bugüne kadar yargı sistemine yük olan bir dizi davadan kurtarmaktır. Şu davalar mahkemelerden alınacaktır: tarımla ilgili davalar (toprak komisyonlarına devredilecektir), apartman ve mesken davaları (apartman uzlaştırma komisyonlarına, vs.), tüm adli yargının dörtte üçünü oluşturan geri kalan davalar ise (özel işçi kurumlarına devredilecektir). Ancak davaların genel hacmi hukukun basitleştirilmesiyle önemli ölçüde ortadan kalkacaktır, çünkü en başından ortadan kaldırılabilecek olmalarına rağmen elli yıldır devam eden hukuki muğlaklıklar aşırı detaycılık ve yargısal kırtasiyeciliğe çok uygun koşullar yaratmış bulunuyor. Bunlar yargılama, hüküm verme ve davaların ayrılmasına ilişkin bahaneleri de içeriyor. Son olarak, feodal mülkiyet ve miras bırakma gibi eskimiş kurumların yürürlükten kaldırılması, adli yargılama prosedürünü önemli ölçüde kısaltacak ve basitleştirecektir. Ayrıca, siyasi ve dinsel suçların kaldırılması ve ceza hukuku sisteminin basitleştirilmesi ceza mahkemelerinin işlerliğini artıracaktır.
Tüm mahkemeler en tepeden en aşağıya seçimle işbaşına gelmelidir. Yargı hiyerarşisinin üyeleri arasındaki eski bölünme yok olacaktır, çünkü yargı mensupları arasındaki hiyerarşiye dayanan ücret farklılığı yok olacaktır (hem sulh hakimi hem de yüksek yargı hakimi aynı ücreti almalıdır). Aynı zamanda bunu savcılık makamı personeli ve baro ücretleri için de koordine etmeliyiz. Bu kurumlar tek bir elden seçilen sosyal kurumlar olarak birleştirilmelidirler. Böylece, barolar (avukatlar) ve hakimlerin ücretleri arasındaki farklar ve savcılık ve baro arasındaki siyasi farklar ortadan kaldırılmalıdır. Eğer şimdi değilse bile, çok yakında, bu eski hukuk kurumlarını tasfiye etmeliyiz. Tasfiye tek başına yeterli olmayacaktır – aynı zamanda inşa da gereklidir. Geçici devrim mahkemeleri şimdiden bazı bölgelerde göreve başladılar bile, ve Sovyet İşçi, Memur ve Köylü Komiserlikleri himayesinde başkaları da kurulmalıdır. Kurucu Meclis için yapılan seçim listelerini kullanarak, yeterli sayıda demokratik hakim seçmek için seçimler örgütlemeliyiz. Bu seçimin sonucunda da, bu seçilmiş hakimler belki de, tarihte ilk kez, kendi aralarından ve sayıları elbette azaltılmış olacak şekilde yüksek mahkeme hakimlerini seçebilmeliler.
Bu değişiklikler ertelenemez".
P.I. Stucka
Sovyet İşçi ve Köylü Hükümeti, Adalet Komiseri
Pravda, sayı 185, 10 Kasım 1917.
KAPİTALİST DÖNEMDE DEMOKRASİ TALEBİ
Stucka'nın yukarıda yazdığı prensipleri kapitalist devlet düzeni altında hayata geçiremeyeceğimiz ortada. Ancak yönelimlerin doğru belirlenmesi yine de gereklidir. AKP burjuva liberal bir parti ve vaat ettiği demokrasinin de elbette sınırları var. Ancak askeri darbe tehdidinin sürekli gündemde olduğu bir süreçte, burjuva faşizmine nazaran burjuva liberalizminin alanını genişletecek her türlü hukuksal değişiklik işçi sınıfının sadece işine gelir.
Demokrasinin işçi sınıfı mücadelesi için de elzem ve dönüştürücü olduğunu bir kez de Lenin'den okuyalım ve konuyu burada kapatalım:
"Demokrasi bir devlet biçimidir, çeşitli devlet biçimlerinden biridir. Öyleyse, her devlet gibi demokrasi de, zorun, örgütlenmiş olarak, sistemli biçimde insanlara uygulanmasıdır. İşin bir yanı bu. Ama, öte yandan, demokrasi yurttaşlar arasındaki eşitliğin, herkese eşit olarak devletin biçimini belirleme ve onu yönetme hakkının resmen tanınması anlamına da gelir. Öyleyse bundan şu sonuç çıkar ki, demokrasi, gelişmesinin belirli bir aşamasında, önce proleteryayı, bu devrimci anti-kapitalist sınıfı bilrleştirir, sonra da onun, cumhuriyetçi de olsa, burjuvaziyi yıkmasını, parçalamasını, yeryüzünden silip aymasını ve onlar yerine milise katılan silahlı işçi yığınları, sonra karteli olarak, tüm halk biçimi altında, daha demokratik, ama gene de bir devlet makinesi olmaktan geri kalmayan bir devlet makinesini geçirmesini sağlar.
Burada "nicelik niteliğe dönüşür" bu aşamaya eriştikten sonra demokratizm, burjuva toplum çerçevesinden çıkar ve sosyalizme doğru evrimlenmeye, sosyalizme dönüşmeye başlar. Eğer herkes gerçekten devlet yönetimine katılırsa, kapitalizm artık tutunamaz."
(Devlet ve Devrim'den)
Yinelenmeyi hak ediyor: Eğer herkes devlet yönetimine katılırsa, kapitalizm artık tutunamaz. Mantıki sonucu şu daha fazla insanın devlet yönetimine daha fazla katılacağı her reform, kapitalizmin aleyhinedir.
SON OLARAK
Sanırım benden bu kadar. Bu satıra kadar sabırla okuyan okura bir teşekkür borçluyum. Hukuk sıkıcı bir konu ve uzmanların elinde daha da sıkıcı hale geliyor. Acı gerçek şu ki bugün Anayasa Değişiklik Paketine Hayır ve Havet cephesinde mevzilenen dünün saygın bir çok hukukçusu (örneğin Turgut Tarhanlı), hukuku bir dengeler güzellemesi olarak sunarak üzerine düşen kafa karışıklığı payını başarıyla yaratıyor. Ancak bu broşürü baştan sona okuyan ve hukukçu olmayan darbe karşıtı okurlar, kendileri hakkında şaşırtıcı bir noktayı şimdiden farketmiş olmalılar. O da şu: Hukukun üstünlüğü, anayasa, HSYK, yargı dokunulmazlığı, kurumlar arası denge, vs vs pek çok konuya girip çıktıktan sonra en başta içgüdüsel olarak sezdiğimiz noktaya bu sefer kendimizi donanımlı hale getirmiş olarak da olsa geri döndük. Lenin buna işçi sınıfının "içgüdüsel sosyalizmi" adını vermişti. Chris Harman "yanlış bir teoridense, doğru bir sezgi yeğdir" diyordu.
Bu yüzden Anayasa Değişikliğine Evet cephesinde tereddütsüz yer alan darbe karşıtı tüm aktivistlerin demokratik sezgileri önünde saygıyla eğiliyorum.
1917 Ekim Devrimi sonrası anayasa tartışmalarında Bolşevikler arası yaygın bir espri şöyle diyordu:
"İhtiyacımız olan şey daha az hukukçu ve daha fazla komünist."
Belki bu espriyi biraz uyarlayarak biz de benzer bir şey söyleyebiliriz:
"İhtiyacımız olan şey daha az hukukçu ve daha fazla darbe karşıtı."
Anayasa Değişikliği Paketine Evet, Darbeciler Yargılansın!
Alper Ard











