• Anasayfa
  • HABERLER
    • Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Bizler bugün en önemli işimizin, “HDP barajı geçer mi geçmez mi” diye zar atmak değil, HDP’nin barajı geçmesi için atılması gereken adımlara yoğunlaşmak olduğunu düşünüyoruz.

      Şimdi barajı aşma, başka bir Türkiye’nin kuruluşu için mücadele etme zamanıdır.

      Bilgi için: DSİP Seçim Kampanyası

  • DESTEKLEDİĞİMİZ YAYINLAR
  • DESTEKLEDİĞİMİZ KAMPANYALAR
  • KÜTÜPHANE
  • LİNKLER
  • VİDEOLAR

Cu11242017

Son güncellemeCts, 28 Eki 2017

Back KÜTÜPHANE BROŞÜRLER Martin Empson: Marksizm ve Ekoloji - Kapitalizm, Sosyalizm ve Gezegenin Geleceği

KÜTÜPHANE

Martin Empson: Marksizm ve Ekoloji - Kapitalizm, Sosyalizm ve Gezegenin Geleceği - Sınıf ve Sosyal Adalet

Sınıf ve Sosyal Adalet

Uzun zamandır, çevre krizinden orantısız olarak daha fazla zarar görenlerin dünyanın en zayıf ülkeleri olduğu kabul ediliyor. Ancak, yalnızca gelişmekte olan ülkelerin zarar göreceğini düşünmek hata olur. İklim değişikliğinin küresel tehdidi her ülke üzerinde etkisini gösterecek ancak bu değişim her yerde eşit şekilde hissedilmeyecek. Birleşmiş Milletler'in Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) başkanı Rajendra Pachauri'nin de dediği gibi; '"Dünyadaki fakirin de fakiri insanlar, hatta zengin ülkelerdeki fakir insanlar da bu krizden en kötü etkilenecek olanlar.''

Fakat toplumdaki en fakirleri etkileyecek olan yalnızca iklim değişikliği değil. Çevre problemleri genellikle toplumdaki fakirleri en çok etkiler çünkü onlar bundan kaçamayacak durumdadırlar. Eğer zenginseniz, kirli dumanlar çıkartan bir fabrikadan uzakta yaşamaya yetecek paranız vardır. Para temiz içme suyunu satın alabilir.

1843'teki Manchester'ı tarif ederken Engels sadece zenginlerin kenar mahallelerden uzakta olduklarına değinmekle kalmaz, en zenginlerin "daha uzakta bahçeli villalara" taşındıklarını veya "özgürce, sağlığa yararlı kır havasında" yasadıklarını, ama aynı zamanda kendilerini işçi sınıfının korku dolu varlığından izole etmek için, kenar mahalleleri, seyahat ettikleri yolların kenarındaki alışveriş merkezleri ile saklayacak şekilde tasarladıklarından söz eder.

Çevresel değişikliklerin sonuçları, toplumdaki eşitsiz yapı yüzünden daha da kötü hale geliyor. Mevsimsel olmayan soğuk ya da sıcak havanın, hava sıcaklığının kış normallerinin her 1 derece altına düştüğünde, İngiltere'de neden 8000 fazladan ölüme sebep olduğunun bir açıklaması yok. Hayatını kaybeden insanların çoğu evini ısıtmaya parası yetmeyen emeklilerdi. Durum, Finlandiya veya Rusya gibi insanların daha hazırlıklı oldukları ülkelerden çok daha kötü halde.53

Yaz sıcağı dalgaları ise dünyanın her yerinde binlerce insanın ölümüne sebep oluyor ama yine en çok zarar görenler toplumun en fakirleri oluyorlar. 2005 yılında yapılan bir çalışma, o yıl yüksek sıcaklıklara bağlı olarak hastaneye kaldırılan ve yüksek risk taşıyan 6200 Amerikalının, fakir, yaşlı ya da sigortasız olduğunu gösteriyor. Daha yeni, çevre felaketinin eşitsiz etkisini New Orleans'ta 2000 kişinin ölümüne yol açan Katrina Kasırgası'nda gördük. Yerel ve federal hükümet şehri tamamen boşaltmayı reddetti. Bu şu anlama geliyordu; en fakirler, arabası olmayanlar, gidecek yeri olmayanlar ya da güvenecek bir sosyal yardım birikimi bulunmayanlar kendi hallerine bırakıldılar.

Bu insanlar kasırgadan sonra şehirde sıkışıp kaldıklarında dışarıdan onlara hiçbir yardımın gelmediği açık olmasına rağmen yiyecek ve içecek için mağazaları yağmaladıkları için medya ve hükümet tarafından canavar gibi gösterildiler.

İklim değişikliğinin eşitsiz etkisi, toplumun tabanında yer alanların daha iyi ve daha sürdürülebilir bir toplumu yaratabilmek için en fazla mücadele edenler olmasını gerektiriyor. Özellikle, işçiler bu mücadelenin tam ortasında olmalılar.

Ancak genellikle çevre problemleri ile ilgili kampanya yapanlar, işçi sınıfını bir problem olarak görüyorlar. Bazen çevre problemlerini yaratan hükümetleri ve şirketleri suçlamak yerine kim "daha yeşil" olmayı denemiyor ve öyle yaşamıyorsa onları suçluyorlar. Gelişmiş ülkelerde yasayan insanların, hayatlarının çevreye etkilerini azaltmak için bazı fedakârlıklar yapmaları gerektiğini söylüyorlar.

Örneğin, Jonathan Poritt "her bireyin kendi karbon ayak izinden sorumlu olduğunu" savunuyor. Fakat bu tam olarak doğru değil. Günümüzde, İngiltere'de hükümetin toplu taşımayı özelleştirme aracılığıyla baltalamasına ve araba kullanımını teşvik etmesine bağlı olarak çok sayıda insanın araba kullanıyor olması şaşırtıcı değil. Küresel ölçekte baktığımızda ise, en büyük tek karbon emisyonu kaynağı elektrik üretimi. Maalesef günümüzde de bireyler olarak bizim hükümetlerimizin enerji politikaları üzerinde çok az etkimiz var.

Ancak bazen insanlardan gezegeni kurtarmak için hayat tarzlarını değiştirmelerini istemenin daha ağır sonuçları da oluyor. Al Gore'un "Uygunsuz Gerçek" filmini ele alalım. Hiç şüphesiz ki iklim değişikliği probleminde, sorunu çok net ve anlaşılabilir bir dille anlatan en iyi giriştir. Filmin sonunda bireyler olarak önlem almamız isteniliyor. Ampullerimizi değiştirmemiz, arabalarımızın lastiklerini şişirmemiz ve yeşil iş yerlerinden alışveriş etmemiz isteniyor.

Çevre aktivisti ve gazeteci David Jensen'in yaptığı araştırmaya göre ABD'deki herkes Al Gore'un önerdiklerini gerçekleştirse bile emisyonlar %22 oranında düşüyor. Eğer biz iklim değişikliğinin ilerlemesini durdurmak istiyorsak, ABD emisyonları %70 ila %80 arasında düşürülmeli, fakat kimse geri kalan %60'ın nereden geleceğini söylemiyor. Bireysel çözümlere odaklanmak, bizi yapılması gereken daha büyük sosyal değişimlerden uzaklaştırıyor.

Daha yeşil hayatlar yaşamamızın sağlığımız, yaşadığımız şehirler ve çevremiz açısından birçok faydası olmasının yanı sıra, bu birçok kişi açısından finansal olarak mümkün değil. Bu aynı zamanda hükümetlerin ve şirketlerin gezegene zarar veren uygulamalarını engellemeyecek.

Aynı zamanda emisyonları düşürmek için çeşitli fedakârlıklar yapmak zorunda olduğumuz argümanını kabul etmemeliyiz. Basit bir şekilde hayatlarımızı nasıl yaşıyoruz ile başlayan bu tartışma, bireyleri çevre problemi yüzünden suçlayarak bitiyor. Bu karbon yoğunluğu yüksek endüstrilerde çalışanlara nasıl baktığımız konusunda da ciddi önem taşıyor. Eğer biz karbon emisyonlarımızı düşüreceksek, bu kömür, havacılık ve araba endüstrilerinin geleceği için ne anlama geliyor?

Bazıları basitçe tüm fabrikaları kapatmamız gerektiğini söylüyorlar. George Monbiot araba endüstrisini kurtarmak için hükümetin teşvik vermesinin yanlış olduğunu savunuyor. Bu teşvikler yerine şunu öneriyor: "Ekonomik durgunluk yollardaki araba sayısını azaltacak, bu da şehirlerarası otobüs ulaşımı için yollarda bir şerit açılmasını, bu sayede de toplu taşıma devrimini teşvik edebilir."54

Monbiot, hükümetin emisyonları azaltmak ve ulaşımı iyileştirmek için olan projelere para yatırmasını istemekte haklı. Ama onun stratejisi aynı zamanda araba fabrikalarının hızla kapatılması anlamına geliyor. İşleri risk altında olan binlerce işçiyi görmezden gelmek, onları çevre hareketinden uzaklaştırma riskini de taşıyor. İşte bu yüzden sosyal adalet, gelecekte sürdürülebilir toplum konusunu tartışırken bu kadar önem taşıyor.

Eğer biz işçi sınıfını, kapitalizmin öncelikleri ile mücadele edecek bir hareketin parçası haline getirmek için kazanmaya çalışıyorsak, onlara işçi sınıfının çıkarlarının bu hareketin parçası olduğunu göstermeliyiz. Sosyalistler, araba fabrikalarının basitçe kapatılması gerektiğini değil de, bunların daha faydalı ürünler üreten fabrikalara dönüştürülmesi gerektiğini savunurlar – örneğin toplu taşıma araçlarını üreten fabrikalara dönüştürülmesini. Bu yüzden bizler yeni işler, tazminat, iş eğitimi ve çevre dostu ekonomiye geçişte işini kaybedenler için kampanya yapmalıyız.

Fabrikaların daha çevre dostu hale getirilmesi söylendiği kadar zor bir şey değil. 2009 boyunca Visteon tarafından işletilen 3 araba fabrikası kapandı; Enfield fabrikasında çalışan işçiler mücadeleyle işlerini korumayı başardılar. Enfield fabrikası, işletmenin plastik parçaları yapan bölümüydü. Plastik parçaların yapımında kullanılan, sıkma döküm yöntemi kolaylıkla başka parçaların üretimi için değiştirilebilecek şekildeydi. Bu aynı zamanda da, işçilerin işgal sırasında bir basın açıklamasında önerdikleri şeydi;

Bizim üretim yeteneklerimiz –plastikten olan her şeyi üretebiliriz- gittikçe ihtiyacın arttığı yeşil ürünlerin parçalarının üretilmesi için kullanılmalıdır: bisiklet parçaları, güneş panelleri, rüzgâr tribünleri, geri dönüşüm çöp kutuları, vb.

Benzer bir şekilde, Wight Adası'ndaki Vestas rüzgâr tribünü fabrikasında, fabrikayı işgal eden ve kapatılmasına karşı mücadele eden işçilerin direnişi de yalnızca işlerini korumaya yönelik değil, aynı zamanda gezegenin geleceği ile ilgili bir mücadele idi.

Kapitalizm altında, işçiler toplumdaki tüm refahı yaratır. İşçiler olmadan enerji santralleri elektrik üretemez, fabrikalar mal üretemezler, hammadde yer altından çıkarılamaz, bir merkezde toplanamaz ve sonra dağıtılamaz, çocuklar eğitim göremez, iş yerlerimiz ve şehirler temizlenemez. Bu da işçilere, sınıf olarak çok ciddi bir güç sağlar, üretimi durdurma, kapitalizmin devamlılığını sağlayan her süreci sekteye uğratma ve patronların kârlarını durdurma gücü verir.

Marx ve Engels, çok sayıda işçiyi büyük fabrikalarda ve üretim merkezlerinde bir araya getiren kapitalizmin aynı zamanda toplumu değiştirme gücünü yarattığını da anlamışlardı. Komünist Manifesto'da da dedikleri gibi, kapitalizm kendi 'mezar kazıcılarını' yarattı.

Fakat işçilerin yaratacağı yeni toplum neye benzeyecek?

TEMEL FİKİRLERİMİZ

ONLAR YÜZDE 1
BİZ YÜZDE 99'UZ

KÜTÜPHANE

DSİP Broşürü
BROŞÜRLER - KİTAPLAR

İLETİŞİM ADRESLERİ

DSİP ÖRGÜTLERİ -
ANTİKAPİTALİST ÖĞRENCİLER

FOTO GALERİ

KOŞ, ARKANDA ESKİ DÜNYA VAR

BİZİ TAKİP EDİN

DSİP'i Facebook'ta takip edin Facebook
DSİP'i Twitter'da takip edin Twitter
DSİP'i Youtube'da takip edin YouTube
feedburner Feedburner
DSİP'i RSS'den takip edin RSS