• Anasayfa
  • HABERLER
    • Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Bizler bugün en önemli işimizin, “HDP barajı geçer mi geçmez mi” diye zar atmak değil, HDP’nin barajı geçmesi için atılması gereken adımlara yoğunlaşmak olduğunu düşünüyoruz.

      Şimdi barajı aşma, başka bir Türkiye’nin kuruluşu için mücadele etme zamanıdır.

      Bilgi için: DSİP Seçim Kampanyası

  • DESTEKLEDİĞİMİZ YAYINLAR
  • DESTEKLEDİĞİMİZ KAMPANYALAR
  • KÜTÜPHANE
  • LİNKLER
  • VİDEOLAR

Prş10192017

Son güncellemePzt, 25 Eyl 2017

Back KÜTÜPHANE BROŞÜRLER Martin Empson: Marksizm ve Ekoloji - Kapitalizm, Sosyalizm ve Gezegenin Geleceği

KÜTÜPHANE

Martin Empson: Marksizm ve Ekoloji - Kapitalizm, Sosyalizm ve Gezegenin Geleceği

Marksizm ve Ekoloji

Kapitalizm, Sosyalizm ve Gezegenin Geleceği

Martin Empson

Çeviri: Doğan Tarkan

 

Giriş

İnsan ırkı daha önce hiç yaşamadığımız bir çevre kriziyle karşı karşıya bulunuyor. Bu krizin merkezindeyse iklim değişimi yer alıyor. Dünyanın atmosferindeki karbondioksit gibi gazların ısıyı hapsetmesi "sera etkisi" olarak biliniyor ve bu etki olmadan dünyada yaşam imkânsız olurdu. Ancak kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtları yakmanın sonucu olarak atmosfere giderek daha fazla sera gazı salıyoruz. Atmosferin yapısı değiştikçe, çok daha fazla miktarda ısı atmosferde hapsoluyor ve gezegen ısınıyor. Bu süreç dünyamızı şimdiden önemli ölçüde değiştirdi. İklim gazetecisi Fred Pearce "Eğer iklim değişiminin ilk aşamasının nasıl geliştiğini bilmek istiyorsanız, 1998 yılına bakmak yeterli olacaktır." diye yazmıştı. 1998 20. yüzyılın en sıcak yılıydı. Bunun sonucunda da "olağanüstü sert hava koşullarının" yılıydı. Tüm yeryüzünde milyonlarca insan zarar gördü.

Yeni Gine'nin bir yüzyıldır gördüğü en kötü kuraklıkta binlerce insan açlıktan ölme noktasına geldi. Orman yangınları Brezilya, Endonezya, Peru ve Tanzanya, Florida ve Sardinya'da yüzbinlerce dönümlük bir alanı yok etti. Tibet'te son 50 yılın en kötü kar yağışı yüzlerce kişinin ölümüne yol açtı. Peru'daki seller yüzünden bir milyon kişi evsiz kaldı. Quebec ve New England'da yaşanan buz fırtınaları 30 kişinin ölüme sebep olurken binlerce kişinin haftalarca elektriksiz kalmasına neden oldu. Kahve ve pamuk rekolteleri düştü. Pasifikte yakalanan balık sayısı düştü ve ısınan suyun etkisiyle mercan resiflerinde ölümler görüldü.1

Bu sadece başlangıç. Dünya ısındıkça çevresel ve insani felaketin etkileri de artacak. 1,5 derecelik bir sıcaklık artışı su stresi çekenlerin sayısını 400 milyon, açlık çekenlerin sayısını ise 5 milyon kişi arttıracak. (Su stresi: Araştırmacıların suya erişimin zorluğunu ifade etmek için kullandıkları kavram. Bir yılda kişi başına 1700 metreküp sudan daha az bir miktarda suya ulaşılabilen bölgeler su stresi çektiği kabul edilir) Hint Okyanusu'ndaki mercan resiflerinin soyu tükenecek. Dünyanın flora ve faunasının %18'i ölecek.2 Maalesef, bu olayların gerçekleşmesi çoktan yapılan emisyonun sonuçları oldukları için engellenemez. Dünya Sağlık Örgütü her yıl 150.000 kişinin iklim değişimi nedeniyle öleceğini söylüyor.

Sıcaklık artmaya devam ederken, durum kötüleşecek. Gezegenin atmosferinde daha fazla enerji tutuldukça, hava gittikçe daha tahmin edilemez bir hale gelecek. Yapılan çalışmalar kasırgaların sayısının ve şiddetinin artacağını öngörüyor. Deniz seviyeleri çarpıcı biçimde yükselmeye başlayacak, bu da milyonlarca insanı evlerini terk etmeye zorlayacak. Buzdağlarının sağladığı içme suyuna bağımlı milyonlarca insan kendilerini susuz kalmış halde bulacaklar. Ülkeler arasında su kaynaklarının kontrolünü korumak için yapılacak savaşlar yayılacak. Sıtma gibi hastalıklar daha önce hiç görülmedikleri bölgelerde ortaya çıkacak.

Ancak iklim değişimi tedrici değişimlerin durumu kötüleştirdiği, düzenli ve kademeli bir süreç değil. Daha sıcak bir dünyanın doğal süreçlerinin serbest kalması sera etkisini kötüleştirecek. Örneğin Sibirya'daki permafrost son buz çağından bu yana milyonlarca ton sera gazını tutuyor. Ancak permafrost erimeye başladığından bu gazların serbest kalmaya başladığını görüyoruz. (Permafrost: İki veya daha fazla yıl suyun donma derecesinde veya daha altındaki bir sıcaklıkta kalan, sürekli donmuş toprak) Dünyanın kutup buzundan şapkaları dev aynalar olarak işlev görüyor ve güneşin enerjisinin bir kısmını geriye yansıtıyor. Buz eridikçe daha çok enerji atmosferimizce tutuluyor, bu da dünyanın daha çok ısınmasına neden oluyor ve daha çok buz eriyor. Bilim insanları bu süreçlere "geri besleme mekanizmaları" adını veriyor.

Eğer küresel ısınmanın hızlanmasının kontrolden çıkıp, tam da hem insanlığın, hem de gezegendeki diğer canlı organizmaların varoluşunu tehdit edeceği noktaya, iklimsel bir "dönüşü olmayan nokta"ya gelinmesini engelleyeceksek, daha fazla emisyonu sınırlandırma görevi kritik bir önemde.

Ama iklim değişikliği karşı karşıya geldiğimiz çok daha geniş bir çevresel krizin sadece en keskin ifadesi. İnsan toplumu tarafından dokunulmamış kalan neredeyse hiçbir ekolojik alan yok. Denizlerin derinliklerindeki kirlilikten, en yüksek dağların zirvelerindeki karların erimesine, dünyadaki hayal edilebilecek her ekosistemin ya temeli çürütülüyor ya da yok ediliyor.

Atmosferdeki karbondioksiti emme konusundaki can alıcı önemine rağmen Amazon ormanlarının bir milyon hektardan fazla bölümü her yıl "kesilip yakılıyor". (Slash and burn: Ormanlık bir arazide ağaçları kesilmesinden sonra köklerin yakılarak ekilebilir hale getirilmesi işlemi) Toplumumuzun ürettiği çöp doğal dünyanın öyle bir düzeyde tıkanmasına neden oluyor ki bugün Pasifik okyanusu deniz yaşamı için çok önemli olan hayvansal planktondan altı kat fazla plastik çöp içeriyor.

Çevre krizinin çoğalan işaretleri, insanların kendi çevrelerindeki dünya ile olan ilişkilerine olan ilginin yenilenmesine neden oldu. Bazıları için bu kendi bireysel hayatlarımızın yarattığı etkiyle ilgili. Dünya ile daha uyumlu bir şekilde yaşamaya, geri dönüşüm yapmaya, yeniden kullanmaya, gezegene zarar vermemek için hareketlerimizi sınırlandırmaya teşvik ediliyoruz. Ancak bizim bireyler olarak yarattığımız etki, çok uluslu firmaların ve hükümet politikalarının yarattığı zararla kıyaslandığında solda sıfır kalıyor. Bir bütün olarak toplumuzun, kendisinin bağımlı olduğu doğal dünyayla arasındaki ilişkiyi incelememiz gerekiyor.

Yine de krizin nasıl çözüleceğine dair büyük siyasi partilere, sendikalara, STÖ'lere ve hükümetlere egemen olan görüş bunun var olan toplumsal yapı içinde, reformlarla yapılması yönünde. Bu nedenle az çok aynı şeyi savunuyorlar; tam da şu an yaptığımız gibi davranmamıza izin verecek teknik ve ekonomik mekanizmalar bulmak, belki küçük düzeltmeler yaparak, ama gerçekte pek az şeyi değiştirerek. Sorunun tam da toplumumuzun doğası nedeniyle ortaya çıktığı değil, işlerin nasıl yürütüldüğünün belirli yönlerinden kaynaklandığı düşünülüyor.

Bu bakış açısı en net olarak İklim değişikliğinin iktisadı üzerine Stern Raporu'unda gösterildi. 2006'da basılan rapor İngiltere hükümetinin görevlendirilmesiyle hazırlandı ve bu tür çalışmalar içindeki en geniş kapsamlı ve ayrıntılı çalışmalardan biri olma özelliğini koruyor. Lord Stern için, "İklim değişikliği iktisat için benzersiz bir meydan okuma niteliği taşıyor: bu gördüğümüz en büyük ve yaygın piyasa aksaklığı."3

Stern Dünya Bankası'nda baş ekonomist ve genel başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu ve çevre hareketinin içindeki bazılarının umduğunun aksine bu açıklama onun serbest pazar yanlısı düşüncelerinden vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Bundan ziyade onun pazar mekanizmalarına iklim değişikliğiyle uğraşacak yeteri kadar alan verilmediği düşüncesini yansıtıyordu. Stern'in çözümlerinin merkezinde emisyonları düşürmekte hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkan, ancak onunla uğraşan şirketlerin muazzam karlar yapmasını sağlayan "karbon ticareti" olarak bilinen serbest pazar mekanizmaları bulunuyor.4

Sosyalistler bugün tanık olduğumuz çevresel yıkımın, içinde yaşadığımız özel bir politik ve ekonomik sistemin sonucu olduğunu savunur: Kapitalizm. Kapitalizmin en büyük muhalifi Karl Marx ve onun hayat boyu ortağı Frederick Engels kapitalizmin açıkça sürdürülemez olduğunu öne sürdüler. Bütün hayatlarını toplumun devrimci dönüşümüne, doğal dünyanın bir yandan etkilenir ve değerlendirilirken aynı zamanda korunacağı ve el üstünde tutulacağı, karı değil ihtiyaçları temel alan yeni bir dünyanın yaratılmasına adadılar.

Marx ve Engels için insan toplumu doğal dünyadan ayrı düşünülemezdi; kapitalizm insanoğlunu sömürüyor ve harap ediyordu, ama aynı zamanda çevreyi de yakıp yıkıyordu. Bu düşünce onların kitapları ve makaleleri boyunca izlenebiliyor. Bir buçuk yüzyıl önce yazmış olan Marx ve Engels bugün yüzleştiğimiz çevresel krizin devasa büyüklüğünü tahmin edemezlerdi ama onların fikirleri, kapitalizmin şimdi neden insan toplumun varlığının ta kendisini tehdit ettiğini anlamak için çok önemli bir çerçeve sunuyor.

Ne yazık ki insanoğlunun doğal dünyayla ilişkisini anlamaya yönelik Marksist katkı gezegeni kurtarmak isteyenlerin pek çoğu tarafından büyük ölçüde unutulmuş ya da üzerinde düşünülmemiştir. Bu durum kısmen Marx ve Engels'in adına yönettiğini iddia edenlerin, özellikle Sovyetler Birliği'nde işlediği –ve çevre suçlarını da kapsayan- suçlardan kaynaklanıyor. Ancak bu tutuma aynı zamanda çoğu iklim aktivistinin, devrimci bir değişime inanmaktansa gezegeni var olan sistemin sınırları içerisinde kurtarabilme umudu neden oluyor.

Bu broşürde Marx ve Engels'in fikirlerinin, tarihimizin farklı aşamalarında insan toplumunun çevreyle ilişkisini nasıl açıkladığını, kapitalizmin çevreye neden bu kadar zarar verdiğini inceleyeceğim. Kendimizi pek yakındaki ekolojik yıkımdan korumak için bize nasıl bir toplum gerektiği tartışmasının merkezine neden Marksist fikirleri koymak gerektiğini tartışacağım.


İnsanlar ve Doğal Dünya

Marx basit ancak geniş kapsamlı etkisi çoğunlukla görmezden gelinen bir noktayı vurgulayarak başlar. Hiçbir insan toplumu etrafındaki doğal dünya ile ilişkilenmeden var olamaz: "İnsanoğlu siyaset, bilim, sanat ve dinle meşgul olmadan önce, ilkin yemeli, içmeli, barınmalı ve giyinmelidir."5

Bu ilkel ihtiyaçları karşılamak için doğayı etkilemek amacıyla aletlere biçim verilmesi insanoğlunun kendisi kadar eskidir. Arkeolog Francis Pryor'a göre daha sonra Britanya Adaları olarak anılacak adalarda yaşayan ilk insanlar 650.000 yıl önce çakmaktaşından aletler ve el baltaları yapıyordu. Bu aletler Afrika'daki arkeolojik kazılarda bulunan ve bir milyon yıl öncesine tarihlenen aletlerle benzerlik gösteriyor. Bu aletlerden çok sayıda üreterek yemek için hayvan avlamakta, barınmak ve yakmak için odun kesmekte, hayvanların derilerini yüzerek kürk elde etmekte kullandılar.6

Engels'in ifade ettiği şekliyle, "hiçbir şekilde, başka bir topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız."7

Toplumun üretimi nasıl organize ettiği iki ayrı faktöre bağlıdır. Alex Callinicos Marx'ın tezinin yararlı bir özetini sunuyor:

Üretimin maddi ve toplumsal olmak üzere iki yönü vardır. Birincisi erkek ve kadınların doğa üzerinde etki ederek ve onu dönüştürerek ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştıkları etkinliktir. Bu, üretimin organizasyonu, uygun aletlere sahip olmak, vb. demektir. İkincisi, üretim, insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri üretmek için işbirliği yaptığı toplumsal bir süreçtir. En kritik aşamaları üretim sürecinin kontrolü ve ürünlerin dağıtımı olan bu süreç, içinde yer alan insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri kapsar. Marx, birincisine, maddi yöne, üretim güçleri ve ikincisine, toplumsal yöne, üretim ilişkileri adını verir.8

İnsan toplumunun çoğu hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğundan biraz fazlasını ürettiği küçük topluluklar olarak yaşadı. Marx'ın onları adlandırdığı şekliyle bu "ilkel komünist" toplumlarda üretim araçları ortaklaşa muhafaza ediliyordu.

Ancak toplum ihtiyaçtan fazlasını üretme becerisini kazandığında, bazı insanların durup dinlenmeden çalışmak zorunda olmadan da yaşaması mümkün hale geldiğinde, bir azınlık üretim araçları üzerindeki kontrolde hak iddia edebildi. Toplum, yaşam için gerekli olan temel ihtiyaçları doğrudan doğruya üretenler ve onları sömüren egemen sınıf olarak sınıflara ayrıldı.

Yönetenler toplumdaki pozisyonlarını üretimin belli bir tarzda organize edilmesine borçluydular ve bu yüzden mevcut durumun sürdürülmesinden çıkarları vardı. Üretim ilişkilerini değiştirebilecek ve kendilerinin altını oyabilecek değişimlere direndiler. Tarih toplumlarının örgütlenme şeklini değiştirmeyi istemeyen ya da bundan aciz olan ve sonuçta sosyal yıkıma uğrayan pek çok toplumun örnekleriyle doludur.

Yani Marksistler için insan toplumu doğal dünyaya ayrılamaz bir şekilde bağlıdır, ancak insanlar da bu dünyayı etkilerler. İnsanların çevrelerine olan etkilerinin ölçüsü üretimin hangi yöntemle organize edildiğine bağlı olduğundan, doğal dünyada gerçekleşen değişimin büyüklüğü tarih boyunca değişim farklılaştı.

İnsanlar antik araçlarla bile olsa, çevrelerini sürekli olarak değiştirebilirdi ve değiştirdiler. Örneğin arkeologların Clovis Avcıları olarak adlandırdığı insanlar 12.000 yıl önce, çevresel değişimin yaşandığı bir zamanda Kuzey Amerika'daki mamutların soyunun tükenmesine katkıda bulunmuş olabilir.9

Yine de bu, daha sonraki insan toplulukları tarafından yaratılan değişimlerle kıyaslandığında önemsiz kalıyor. Çakmaktaşından baltalarla ve ağaçtan mızraklarla silahlanmış ilk insanlar doğal dünyasında meydana gelen değişimler yüzünden çoktan zayıflamış bir türün yok olmasına katkıda bulunabilirdi ancak ince bir dengede bile olsa geniş çaplı bir ekosistemde kökten bir değişim yaratamazlardı.

Sonraki toplumların bunu yapabilecek gücü vardı çünkü sosyal örgütlenme şekilleri onların hem kaynaklarını daha büyük ölçekli projelerde değerlendirmelerini hem de daha etkili araçlar yapmaları sağladı. Pek çok toplum ormanların hammadde ya da tarım için kesilmesiyle uğraştı. İlk toplumlarda sadece bir süre sonra doğal olarak eski haline dönecek olan küçük alanların temizlenmesine ihtiyaç duyuldu.

Daha üretken uygarlıklar değişimleri sürekli hale getirebildiler. Antik Yunanlar ormanlık alanlarını tarım alanı açmak için kesip temizledikleri için toprağın erozyona uğramasına neden oldular, bu yüzden limanları alüvyonla doldu. Ortaçağlar sırasında nüfusun artması nedeniyle Avrupa'nın çoğu ormansızlaştırıldı. Bu süreç Avrupalı güçlerin kolonici hırslarını ilerletmek için geniş ahşap donanmalar inşa etmeye başladıkları 15. yüzyılda hızla ivme kazandı. 18. yüzyıla gelindiğinde Avrupa'daki kereste o kadar sınırlıydı ki, köle ticareti yapmak için gereken gemilerin yapılması için Birleşik Devletler'deki ormanların temizlenmesi gerekmişti.10

Ancak kapitalizmin ortaya çıkışı yeni ve potansiyel olarak çok daha tehlikeli bir durum yarattı. Bazı erken uygarlıklarda insanların çevrelerinde yarattığı etki, kimi durumlarda değişen iklim ya da doğal çevreyle etkileşerek bu toplumların yok olmasına yol açtı. Jared Diamond Collapse adlı kitabında Güney Amerika'daki Mayalardan, Paskalya Adası'nda yaşayanlara ve Grönland'daki Vikinglere, çeşitli toplumların çevrelerindeki doğal dünyanın değişmesi ve buna uyum sağlamayı başaramamaları üzerine nasıl ortadan kalktıklarını gösteriyor. Ama bu vakalarda sadece yerleşik toplumlar, geride arkeologlara araştıracakları kalıntılar dışında bir şey bırakmadan yok oldular.

Kapitalizm altında, doğal dünyada bizim medeniyetimiz tarafından yaratılan değişimlerin bütün ekolojik sistemleri tehdit ettiği bir noktaya ulaştık. Bugün, iklim değişikliği nedeniyle insan uygarlığın varlığının devamından şüphe ediliyor.


Kapitalizm

Kapitalizm ilk olarak Avrupa'nın batı kıyısında ortaya çıktı ve hızla tüm dünyaya yayıldı. Toplumun örgütlenmesinin bu yeni yöntemi daha önceki sosyal organizasyon yöntemlerinden radikal bir kopuşu gerektiriyordu. Kapitalizmden önce Avrupa'daki topluma egemen olan biçim feodalizmdi. Zengin derebeyleri köylü nüfusunun ezici bir çoğunluğunu sömürüyordu. Köylülerin çoğu kendi derebeylerinin toprağına bağımlıydı. Toprağın kontrolü Ortaçağ boyunca yaşanan sayısız savaşın arkasındaki itici güçtü. Derebeyleri kendi topraklarını savunmak için ya da diğerlerinin topraklarını ele geçirmek için savaştılar.

Feodalizmin merkezindeki sömürü kesinlikle acımasızdı; köylülerin hayatı pastoral bir kır yaşamından çok uzaktı. Hayat kısaydı ve insanlar doğdukları bölgeyi nadiren terk ediyorlardı. Hayata yıpratıcı bir çalışma hâkimdi ve bu çalışmanın, köylünün emeğinin ürününe derebeyi tarafından el konuluyordu. Ancak derebeyinin gerçekleştirdiği bu sömürü büyük oranda kendi tüketimi içindi.

Serflerin uğradığı sömürünün sınırı derebeyinin ve maiyetinin ihtiyaçlarıydı. Bu çoğu zaman ölçüsüz ve dikkat çekici bir tüketim olsa da, feodal toplumun merkezindeki sömürü derebeyinin yiyebildikleri ile etkili bir şekilde sınırlanıyordu.

Kapitalizm altında, bu durum kökten bir değişime uğradı. İnsanların büyük bir çoğunluğu toprağa bağımlı yaşamıyorlardı ve Ortaçağ'daki serflerden farklı olarak kapitalizmin altında işçiler, işlerine ve topraklarına bağlı değillerdi. Çalışmalarının meyvesinin bir kısmını patronlarına vermek yerine, kapitalizmde işçiye belirli bir işi yapmasının karşılığında ücret ödenir. İşçiler yaşamak için gerekli olanları edinebilmek için çalışma yeteneklerini -emek güçlerini- satmalıdırlar.

İşçilerin sömürülmesinin arkasındaki ana neden, egemen sınıfın ya da tek tek patronların tüketimi değil, (ancak yine de, bunu da gözden kaçırmamak gerekir) daha çok kar uğruna, bitmek bilmeyen kar etme arayışıdır. Karl Marx'ın sözleriyle, "Biriktirin, biriktirin! Musa da böyle der, peygamberler de!".11

Üretim birbirleriyle rekabet eden ayrı şirketler yoluyla organize edilir. Her şirket rakiplerinden önde olmak amacıyla hareket eder ve rakiplerinin onu geçmesi korkusuyla yaşar. Hiçbir kapitalist hareketsiz durmanın maliyetini karşılayamaz. Onlar, -zaten karın asıl kaynağı olan- çalışanlarının sömürüsünü arttırmak için sürekli yeni yollar bulmalıdırlar. Her makul toplumda, yeni makinelerin ortaya çıkışı yaşam koşullarının iyileşmesine ya da haftada çalışılan günlerin sayısının azalmasına yol açardı, ancak kapitalizmde bu gibi gelişmeler sadece sömürüyü maksimize etmek ve rekabette geriye düşmemek için kullanılıyor.

İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için değil, sadece bunu yapmış olmak adına zenginlik biriktirme ihtiyacına sahip olması kapitalizmin doğal dünya ile olan ilişkisini önceki toplumlardan farklı bir şekilde kurduğunu gösteriyor. Bu, Marx ve Engels kapitalizmin doğal dünyayı nasıl sömürdüğü konusunda yazarlarken açıkça belirledikleri bir durumdu:

İlk kez, doğa insanlık için sadece bir nesne haline gelir, sadece bir kullanım meselesi olur; artık kendisi için bir güç olarak tanınmaz ve özerk yasalarının teorik olarak keşfedilmesi sadece doğanın insan ihtiyaçlarına tabi kılınması için bir hileye dönüşür, ya bir tüketim nesnesi ya da bir üretim aracı olarak.12

Kapitalizm altında doğal çevre sadece kar için sömürülecek bir şeydir ya da sistemin istenmeyen yan ürünleri için bir çöp sepetidir. Nükleer atıklardan, kanalizasyon pisliğine kadar her şeyin nasıl okyanuslara atıldığına, ya da ormanların nasıl kesildiğine, ekilebilir arazi kısa dönemli tarım uygulamaları nedeniyle eriyip giderken, sera gazlarının nasıl atmosfere pompalandığına bakın. Kar elde etme yarışında sadece kısa dönemli kaygılar önem taşır. Engels'in dediği gibi:

Kapitalistler, doğrudan doğruya kâr için üretim ve değişim yaptıklarından ilk planda yalnızca en yakın, en dolaysız sonuçlar hesaba katılmalıdır. Bir fabrikatör ya da tüccar, ürettiği ya da satın aldığı metaı normal bir kârla satarsa, durumdan hoşnuttur ve metaın ve alıcısının sonradan ne olacağı onu ilgilendirmez. Bu faaliyetlerin doğal etkileri için de aynı şey geçerlidir.

Küba'da dağ yamaçlarındaki ormanları yakarak en verimli kahve ağacının bir kuşağına yetecek gübreyi bunların külünden sağlayan İspanyol tarımcılarını, sonradan şiddetli tropikal yağmurların artık korunamayan üst toprak tabakasını alıp götürmesi ve geriye yalnız çıplak kayalar bırakması ilgilendirir miydi?13

Ancak tek tek işadamları ya da endüstriler için rasyonel olan kısa dönemli eylemler sık sık tüm gezegen için uzun dönemli irrasyonel sonuçlar ortaya çıkarırlar. Örneğin devam etmekte olan petrol yakımı, çok uluslu petrol şirketlerinin karlarına kar katıyor, ama uzun dönemde sera gazları şeklindeki çöp yan ürünler iklim değişimini hızlandırma tehdidi yaratıyor. Ağaçları mümkün olduğu kadar kısa zamanda kesmek sürdürülebilir bir orman oluşturmaktan daha çok kar getirebilir fakat uzun dönemli sonuçlar feci olabilir.

Belki daha etik olmak için daha çok harcayarak, ya da daha sürdürülebilir uygulamalara yatırım yaparak bundan kaçınmaya çalışan her şirket, daha düşük maliyetlerle mal ya da hizmet üreten rakiplerine göre dezavantajlı olacak ve eğer onlarda işin kolay kaçmaya hazır değillerse iflasla yüz yüze geleceklerdir.

İnsanlar her zaman çöp ürettiler ancak kapitalizmde çöpün miktarı şaşırtıcı bir düzeye ulaştı. Heather Rogers "Birleşik Devletler'de geçtiğimiz 30 yılda üretilen çöp miktarının iki katına çıktığını" vurguluyor. Bugün ABD ürünlerinin neredeyse %80'i bir kez kullanıldıktan sonra çöpe atılıyor.14

Atık problemlerini üreten tam da kapitalizmin kendisidir. Daha önceden insanlar ya sahip oldukları pek az şeyi tekrar ve tekrar kullanacak kadar fakirlerdi ya da sahip oldukları ürünler sürekli kullanılmak için tasarlanmıştı. Ürünler yeniden kullanılıp yenisi alınmayınca, şirketler hayatı kolaylaştırdığını söyleyip, daha fazla mal satmak ve daha fazla para kazanmak için tek kullanımlık ürünleri icat ettiler. Bunun mantıksal sonucu üretilmiş demodelik oldu; ya ürün birkaç yıl sonra çalışmaz hale geliyor ya da demode oluyor.

1920'lerde, malların bu sürekli satın alınması süreci "hayat dolu bir etkinlik" olarak pazarlanmaya başladı. O zamanki bir pazarlama uzmanına göre:

Bugün sunulan, büyüleyici ve heyecan verici bir çeşitliliğe sahip mal ve hizmetleri satın almak vasıtasıyla daha büyük bir insani doyuma tırmanmanın merdiveni olarak eskiyen eşyalarını yenisini almak hemen hemen her Amerikalının tutkusudur.15

Araba sanayisi bunu 1950'lerde mantıksal sonucuna götürdü. Bir Ford yöneticisi "modellerimizin görüntüsündeki her yıl meydana gelen değişim satışlarımızı arttırıyor." diyor, araba sahiplerini mümkün olduğu kadar sık arabalarını değiştirmeye teşvik ediyordu.16

Ancak kapitalizmin kaynakları boşa harcaması sadece daha fazla mal satma arzusundan kaynaklanmaz. Şirketler birbiriyle rekabet içinde olduğundan üretimin genel bir mantığı yoktur. Yani üretim irrasyonel ve plansızdır, her aşamada çöp üretir; bir yanda aşırı üretim yapılırken öbür yanda kaynaklar boşa harcanır. İşçiler ve fabrikalar ihtiyaç olmayan, ya da tam da ona ihtiyaç duyan insanların alamadığı malların seri üretimini yaparlar. Bütün bir endüstri çok büyük miktarda materyal, enerji ve emek kullanarak sınırlı sosyal fayda sağlarlar.

Ekonomist Micheal Kidron 1970 yılı için yaptığı tahminlerde ABD'nin üretiminin %60'ının çöp olarak sınıflandırılabileceğini tahmin ediyordu:17 silah sanayine yönlendirilen kaynaklar, reklamcılık ya da zenginler için lüks tüketim maddeleri. Boşa gidenlerin miktarı sarsıcıdır; 2006'da küresel askeri harcamalar 1,2 trilyon dolar; aynı yıl reklam için harcanan toplam tutar 385 milyon dolardı. Bunu 2005 yılındaki 8,5 milyon dolarlık AIDS araştırmaları bütçesiyle karşılaştırın.

Karl Marx büyük eseri Kapital'de; kapitalizmin, onun "üretim artıkları" olarak tanımladığı "insan vücudunun dışarıya attığı doğal maddeler, paçavra şeklinde giyim eşyası kalıntıları, vb." gibi şeyleri nasıl ziyan ettiğine işaret eder. Bunlar "tarım için büyük önem taşırlar."

Bunlardan yararlanılması konusunda, kapitalist ekonomide büyük bir israf vardır. Örneğin Londra'da, dört buçuk milyon insanın artıklarından Thames nehrini kirletmekten ve bu iş için de bir yığın para harcamaktan daha iyi bir yararlanma şekli bulunamamıştır.18

Şehirlerimizin tasarımının ta kendisi kapitalizmin neden olduğu çöpü ve çevresel yıkımı gözler önüne seriyor; insanlar eğitim ya da iş amacıyla her gün uzun mesafeler kat ediyorlar, bunu yapmak içinde de değerli hammaddeleri yakıyorlar. Elektrik santrallerinde üretilen enerjinin üçte ikisi, bu enerji ihtiyaç duyulduğu yerden çok uzakta devasa merkezi santrallerde üretildiği için heba oluyor.19

Ana akım iktisat için, doğa hesapların dışında kabul edilir. Marksist ekolojist John Bellamy Foster'ın da belirttiği gibi "Bir fabrikanın neden olduğu hava kirliliği, o fabrikaya ait bir üretim maliyeti olarak düşünülmez. Daha çok doğanın ve toplumun yüklendiği bir dış maliyet olarak görülür."20

Ancak bu durum, gezegenin çıkarına olmadığı gerekçesiyle ekonomik gelişmeye karşı çıkmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Dünyanın en fakir bölgelerinde yaşayanlar ekonomik gelişmeye umutsuzca ihtiyaç duyuyorlar ve bizim için soru, ne tür bir refaha ve gelişmeye ihtiyaç duyduğumuz olmalı. Bellamy Foster'ın ifadesiyle tarihsel olarak "sermaye birikimi süreci küresel çevre tarafından finanse edildi... Bu nedenle son 500 yılın tarihi sürdürülemez bir gelişmenin tarihidir."21 İlerleme, gelişmiş dünyada bugün olduğu gibi yıkıcı ve sürdürülemez bir yolu izlemek zorunda değil.

Daha dikkatli kapitalistler sorunu görüyorlar. İş dünyasının ve hükümetlerin başındaki insanlar çevresel krizi çözmeye çalışmaları gerektiğini anlıyor. Ancak uzun dönemde bir bütün olarak sistem için rasyonel olanın, illa ki, günün sonunda birbiriyle rekabet içinde olan sistemin farklı parçaları için de rasyonel olması gerekmiyor. İklim değişimini çözmek için tasarlanan ilk uluslararası sözleşme olan Kyoto Protokolü'ne bakın. Bu anlaşmayla sanayileşmiş ülkeler 2012'ye kadar emisyonları %5 düşürmeyi taahhüt ettiler. Ancak bu iddiasız hedef bile, bunun ekonomisine zarar vereceğini söyleyerek anlaşmayı imzalamayan Amerika Birleşik Devletleri hükümeti tarafından fazla bulundu.

Kapitalizmin kısa dönemli doğasını, sistemin kalbindeki rekabet ve ortaya çıkan verimsizlikleri ve bunlarla birleşen maliyetin doğal dünyaya havale edilmesini düşündüğümüzde uzun dönemde kapitalizmin açıkça sürdürülemez bir toplum anlamına geldiği söylenebilir.


Marx ve Engels

Marx'ın ve Engels'in ekoloji tartışmalarına katkıları, Sovyetler Birliği'nin ve Doğu Bloğu ülkelerinin sosyalizm adına gerçekleştirdikleri korkunç eylemlerle zarar gördü. Ancak bu rejimler, Marx ve Engels'in "herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar" yönetim prensibi ile kurmayı amaçladıkları toplum ile uzaktan bile ilişkili değillerdi.

Marx'ın ve Engels'in şimdi ekoloji adını verdiğimiz kavram üzerindeki fikirleri John Bellamy Foster gibi daha sonra değineceğimiz ve gerçek Marksist gelenekten olduğunu söyleyebileceğimiz yazarlar tarafından kurtarılıp, geliştirilmiştir.

İnsanın kendi etrafındaki tabiat ile olan ilişkisinin Marksist tarih anlayışında ne kadar merkezi bir rol oynadığını gördük. Ancak Marx, çevre ile olan bu ilişkinin kapitalizm altında sosyal hayatı nasıl şekillendirdiğine dair daha ayrıntılı yaklaşımlar geliştirmiştir. Bunu anlamak için, Marx'ın geliştirdiği bir diğer konsepte, "yabancılaşma teorisi"ne göz atmalıyız.

Atalarımıza, her ne kadar sözlerini tutmasalar da, hayal bile edemeyecekleri fırsatları yaratan endüstriyel ve teknolojik gelişmelerin sağlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Modern tarım, her ne kadar dünya nüfusunun altıda biri yeterli şekilde beslenemiyorsa da, milyarlarca insanı besleme potansiyeline sahip. Milyarlarca insan günde bir dolardan daha az parayla geçinirken, biz uzaya düzenli olarak astronot ve uydu gönderiyoruz. Marx'ın da dediği gibi:

İşçi sınıfı, zenginler için harikalar üretirken, kendileri için çıplaklık üretir. Onlar saraylar inşa ederken, isçiler için sadece kulübeler vardır; güzelliği üretirken, işçi sınıfı sakat kalır; işçi sınıfı yerini makinelere bırakırken, kalan işçileri barbar iş piyasasına atarlar ve makinenin parçaları haline getirirler. Kültürü üretirken, işçiler için embesilliği ve psikolojik bozukluğu üretirler.²²

Doğal hayatı yönetebilme yeteneğimize rağmen, toplum daha istikrarsız ve tehlikeli hale geldi. İnsan emeğinin ürettikleri bizi özgürleştirmek yerine bizi domine ediyor. 1856 yılındaki konuşmasında Marx bu çelişkiyi şöyle özetliyor:

Bir taraftan, insan tarihinin önceki dönemlerinde akıllara bile gelmemiş olan sanayi ve bilimsel güçler yaşama girdi. Diğer taraftan, Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerinde görülen felaketlerin çok daha ötesine geçen çöküş belirtileri kendisini gösteriyor. Günümüzde her şey kendi karşıtına gebe görünüyor;  insan emeğini kısaltan ve verimlileştiren olağanüstü bir güçle donanmış makinelerin yanı başında açlığa ve aşırı çalıştırmaya tanıklık ediyoruz. Yeni türemiş zenginlik kaynakları esrarengiz bir büyüyle yoksulluk kaynaklarına dönüşmüş durumda. Sanatsal başarılar kişilik yitimi pahasına satın alınmışa benziyor.23

Marx bu süreci yabancılaşma olarak tanımlıyor; yabancılaşma, kapitalizm altında, bizi insan yapan esasın, etrafımızda olan tabiatı hep birlikte çalışarak, kolektif bir şekilde şekillendirebilme yeteneğimizin bizden alınmasıdır. Hayatlarımızın kontrolünün dışında bırakılıyoruz ve kendi işgücümüzün ürünleri bizlere düşman güçler olarak geri dönüyor.

1844 Elyazmaları'nda Marx, yabancılaşmanın dört halinden bahseder; işçinin, kendi emeğinin ürününden ayrılması (1), kendi iş sürecinden ayrılması (2), insan tabiatından ayrılması (3), her birinden ayrılması (4). İşçiler ürettikleri nesneye hatta hizmete yabancılaşırlar çünkü yaptıkları işin sonucu olan ürün ya da hizmet başkaları tarafından sahiplenilir ve kontrol edilir; kapitalistler tarafından. Marx, işçilerin ürettiği nesnelerin kendi hayatlarını kontrol etmeleriyle sonuçlanan süreci şöyle açıklar:

İşçi tüm hayatını nesneye adar ve bu artık o hayatın işçiye değil nesneye ait olduğu anlamına gelir. Yani işinin ürünü artık onda olmayandır. Sonuçta ürettiği ürün ne kadar görkemli ise, işçinin kendisi o kadar az görkemli kalmıştır. İşçinin ürettiği üründen dışsallaştırılması, sadece emeği bir nesne, bir dışsal varlık haline getirmekle kalmayıp, aynı zamanda işçinin kendisinin dışında bağımsız ve yabancı olarak oluşmuş olan ve işçinin nesneye verdiğini, düşmanca ve yabancı olarak işçiyle karşı karşıya getiren bir bağımsız güç haline gelmektedir.24

Buradan Marx'ın teorisinin ikinci kısmına, işçilerin tüm emek süreçlerinin kendisinden ayrılma şekillerine geçelim. İşçilerin nasıl çalıştığı veya çalışma koşulları hakkında bir şey söylemeyeceğiz. İş süreçleri tamamen işçilerin elinden çıkmadı ancak daha ziyade işçilerin haklarına karşı saldırgan tutum gösteren ellerde toplandı; bizi daha az paraya daha uzun süreler ve daha çok çalıştırmaktan çıkarı olan patronlar ve yöneticiler.

Modern üretim hatları, bu sürecin şiddetini arttırdı çünkü işçi, daha büyük bir sürecin sadece küçük bir parçasını oynayarak, kendi ürettiği üründen ayrıldı. Eskiden, yetenekli bir zanaatkâr bir ürünü başından sonuna kadar üretiyordu ancak modern fabrikalarda işçiler aynı süreci tekrar tekrar gerçekleştirerek, çok daha büyük bir sürecin küçük parçalarını oluşturuyorlar. İşçiler, makinenin bir başka dişlisi haline geldiler.

Marx'ın özellikle belirttiği üçüncü nokta, bizi insan yapan şeyin - sosyal işler için olan kapasitemiz- bizden alındığıdır. İş, yaratıcı bir faaliyet olmaktan ziyade tam tersi bir duruma bürünmüştür.

Sonuç olarak, bizler birbirimize yabancılaştık. Birbirimizle iş için, zam için, primler için rekabet eder hale geldik. Bizi bölmeyi ve yönetmeyi kolaylaştıran şekilde birbirimize düşman kılındık.

Ancak, bizim diğer insanlarla ilişkilerimiz malların alınıp satılması ile yönetiliyor. Marx ve Engels'in her toplumun yaşamımız için gerekli temel ihtiyaçları nasıl karşıladığı ile ilgili esas organizasyonlarını nasıl tartıştığını hatırlayalım. Kapitalizm altında binlerce insan giydiğimiz giysilerin, yediğimiz yemeğin, kullandığımız arabaların üretim süreçlerine dahiller. Fakat bizler onlardan izole edilmiş haldeyiz, onlarla ilgili tek bilgimiz, onların emeği ile üretilmiş ürünleri satın almaktan ibaret. İnsanlığın geri kalanını, kendi yoldaşımız kişiler olarak görmüyoruz. Biz onları üretim sürecinin parçası olarak addediyoruz; onlar bizim için rakipler, astlarımız ve üstlerimiz haline geliyorlar.

Sonuç olarak, yabancılaşma işçileri kendi emeklerinden ve tabiatın değişiminde emeğin oynadığı aktif rolden ayırmaktan geçer. İşçiler, kapitalizm altında, tabiattan da yabancılaştırılmışlardır. Ancak, bugünkü toplumlarımız, tabiatın, doğal hayatın üzerine kurulmuştur. Marx 1844 Elyazmaları'nda şunu gözlemler:

Doğadan yaşayan insan, doğanın kendisinin vücudu olduğu ve o vücutla ölmemek için sürekli bir etkileşim halinde bulunan insan demektir. Bir insanın fiziksel ve zihinsel hayatı doğaya göre değişir; bu aynı zamanda şu anlama gelmektedir, doğa da kendisine göre değişir, insan ise o doğanın bir parçasıdır.25

Marx, bundan sonraki dönemlerinde bu noktayı insanlar ve doğa arasında "insan ve insan emeğinden doğan tabiat arasındaki karmaşık, dinamik etkileşimi tasvir etmek için bu esas ilişkiye daha sağlam ve bilimsel bir açıklama getiren" "metabolizma" konseptini geliştirir.26

Emek öncelikle, insan ve doğa arasında, insanın kendi hareketleri ile kendisi ve doğa arasındaki metabolizmaya aracılık ettiği, düzenlediği ve kontrol ettiği bir süreçtir.27

Marx bu bakış açısını on dokuzuncu yüzyılın en büyük çevre olaylarından biri olan toprağın verimliliğini kaybetmesini inceleyerek geliştirmiştir.

Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da gelişmiş kapitalist devletlerde, artan yoğun tarım uygulamaları toprağın "bitkin düşmesine" sebep oldular ve gübreye olan talepte çok ciddi bir artış meydana geldi; 19. yüzyılın ortalarından sonra, guano (deniz kuşu gübresi) ticareti Avrupa'daki umutsuz çiftçilerin "Napolyon'un meydan savaşlarından kalanları kemikleri tarlalarına serpmek için talan etmeleri"28 gibi yaşananlar sonucunda çok ciddi paraların döndüğü bir alan haline geldi.

Kimya endüstrisi, yapay gübreleri üretebilecek kapasitede olmasına rağmen dünya tarımına yardım edecek ölçüde değildi ve yeni gübre kaynaklarına olan ihtiyaç deniz kuşları konusunda zengin olan küçük ada devletlerinin "guano emperyalizmi" dönemini getirdi.

Alman Kimyager, Just von Liebig, bitkinin büyüdükçe topraktan nitrojen ve potasyum gibi besleyici elemanları aldığını ve bu yüzden verimliliğini azalttığına dair ilk modern anlayışı geliştirdi. Bu anlayışı, tarımın sistematik olarak toprağın verimliliğini azaltmasına- toprağı besleyen maddelerin "üretim sürecinde yıldan yıla azalması"na- karşı bir anlayış olarak geliştirdi. Liebig, doğal ya da yapay gübrelerin toprağın bitkinliğini azaltması için kesinlikle kullanılması gerektiğini desteklemenin yanı sıra, tarımın daha rasyonel formlarının uygulanması gerektiğine inanıyordu. John Bellamy Foster'in da yazdığı gibi:

Liebig, -Thames nehrindeki koşullardan hareketle, iki kirlilik probleminin yani şehirlerdeki insan ve hayvan dışkıları problemi ile doğal verimliliğin azalması sorununun birbiriyle bağlantılı olduğunu ve organik geri dönüşüm ile besleyici minerallerin toprağa yeniden karışmasının, rasyonel şehir-tarım sisteminin ayrılmaz bir parçası olduğunu savunur.29

Karl Marx Liebig'in ve diğerlerinin fikirlerini kapitalist tarım metotlarına bir eleştiri olarak geliştirdi. Nüfusun gittikçe artan şekilde büyük şehir merkezlerinde şehirleşmesi sorunun kalbiydi – ülkedeki tarım ürünleri şehirler için alınıyordu ve kanalizasyon nehirlere veya denizlere bırakılıyordu, dolayısıyla toprağı besleyecek mineraller kayboluyordu. Marx tarım eğer rasyonel sekilerde düzenlenirse, toprağı 'iyileştirmenin' mümkün olduğunu düşünüyordu ama aynı zamanda Marx'a göre' kapitalist üretim... insan ve dünya arasındaki metabolik etkileşime de zarar veriyordu. Şöyle devam ediyor;

Kapitalist tarımdaki tüm gelişmeler, sadece işçiden çalarak değil, topraktan da çalarak ilerleyen bilimdeki gelişmelerdir; topraktaki verimliliği belirli bir zaman diliminde arttıracak tüm gelişmeler aynı zamanda uzun vadede tüm bu verimliliği yok edecektir.30

Marx'ın kapitalist tarım analizi, onu kapitalizm altında sürdürülebilir bir tarımın mevcut olmadığı düşüncesine itmiştir:

Toprağın bilinçli ve rasyonel olarak sürekli bir kamusal mal olarak kullanımı, insan nesillerinin yeniden üretimi ve varlığı zincirinden ayrılamaz.31

Bu nedenle, kapitalizm altında insanlar ve doğa arasında bir "metabolik ayrım" vardır. Marx'a göre, bu kopuş ancak insan ve doğa arasındaki ilişkinin yeniden düzenlendiği bir toplumla iyileşebilir.

Bu alanda özgürlük ancak doğanın kör güçlerinin önüne katılmak yerine, doğayla olan karşılıklı ilişkilerini rasyonel bir biçimde düzenleyen ve doğayı ortak bir denetim altına sokan toplumsal insan, ortaklaşa üreticiler tarafından gerçekleştirilebilir ve bu, en az enerji harcamasıyla ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başarılır. Ama gene de bu, bir zorunluluk âlemi olmakta devam eder. Gerçek özgürlük âlemi kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi, bunun ötesinde başlar; ama bu da ancak temelindeki bu zorunluklar âlemi ile serpilip gelişebilir.32

Bir başka deyişle, kapitalizm daha sürdürülebilir bir gelecek konusunda temel oluşturamamıştır, bu ancak başka bir toplumda, insanlar ve doğa arasındaki bu ayrımın ortadan kalkması, insanların kapitalizmin sınırlarının onları kısıtlamadığı, daha ileriye götürmek için özgür oldukları bir ortamda mümkündür.


Marx, Malthus ve Aşırı Nüfusluluk Miti

Marx ve Engels'in karıştığı en önemli tartışmalardan biri –ki bugün gezegenin geleceği konusundaki tartışmayla da bağlantılıdır- dünya nüfusuyla ilgiliydi.

Nüfus artışıyla ilgili tartışmalar, günümüzde artık sürdürülebilirlik konusundan ayrı düşünülemiyor. Jonathan Porrit, çevreci, Yeni İşçi Partisi hükümetinin en önemli danışmanlarından birisi ve Optimum Population Trust (OPT) (Optimum Nüfus Vakfı) patronudur. (Yeni İşçi Partisi - New Labour: Tony Blair ve Gordon Brown tarafından üretilen, İngiliz İşçi Partisi'nin 1994-2010 arasında savunduğu neoliberal ve sağ politikalar bütünü) Vakıf, İngiltere'nin nüfusunun 1880'lerin sonundaki düzeye, 30 milyona düşürülmesi gerektiğini söylüyor. Porrit, "Nüfus artışıyla ekonomik büyüme dünyayı korkunç bir baskı altına alıyor" diyor. İşte, nüfusun çok fazla olduğu gibi basit bir fikir, hükümetin en üst düzeydeki anlayışını oluşturuyor. İngiltere Göçmenlik Bakanı Phil Wollas, "Nüfus artarken sürdürülebilirlik mümkün değildir" diyor.

"Nüfus fazlalığı" birçok çevrecinin de kullandığı bir argüman. OPT'nin patronları arasında David Attenborough ile James Lovelock da var. Yeşil Parti politikaları arasında, "sürdürülebilir ve adil toplum için nüfusun dengeli veya yavaş yavaş azaltılması gerekir" deniliyor.

Suçu, nüfus düzeyine yüklemek, eleştiriyi sosyal ve çevre sorunlarının gerçek nedenlerinden saptırır. Marx ve Engels bunu anladılar ve bu genel anlayışla sonuna kadar tartıştılar.

Papaz Thomas Malthus, nüfus artışının her zaman mevcut gıdadan fazla olacağını anlattığı bir dizi makalesinden ilkini 1798 yılında yayınladı. Thomas Malthus ismi, nüfusun arttığı ya da artıyor olması karşısında gezegenin gıda ve doğal kaynaklarının sınırlılığıyla ilgili tartışmaların simge ismi haline geldi. Küresel ısınma boyutunda tartışan bazıları, nüfus fazlalaştıkça sera gazı emisyonunun da fazlalaştığını öne sürüyor.

Malthus, tezinin modern yorumundaki "nüfus artışı" kelimesini kullanmamak için elinden geleni yapmıştı.33 Onun için bu mesele, tartışmasının merkezini oluşturmuyordu.

Malthus makalesini Fransız Devrimi'nden sonra yazdı. Eşitlikçi bir toplumun olup olamayacağına dair bir tartışmada yer alıyordu. Özellikle, radikal bir yazar ve düşünür olan William Godwin'nin fikirlerine karşı koymanın yolarını arıyordu. Godwin;

Eziyet, kölelik ve sahtekârlık ruhu, işte bunlar, kurulu mülkiyet yönetiminin mevcut marazi teşekkülleridir. İnsanları bolluk içinde yaşadığı, doğanın armağanlarını paylaştığı bir toplumda bu duygular, kaçınılmaz olarak son bulacaktır.34

Mülkiyet ilişkileri dışında başka şeylere göre belirlenmiş bir toplum tasavvuruna karşı Malthus, nüfus sadece ahlaksızlık (Malthus, zamanında rastgele cinsel ilişkide bulunmanın doğurganlığı azalttığına inanılıyordu) ve mağduriyet (veba, hastalık, açlık) sonucu azalabileceğinden, eşitlikçi bir toplumun mümkün olmadığına inanıyordu.

İnsanlık bolluk ortasında yaşayamaz. Herkes doğanın cömertliğini aynı şekilde paylaşamaz. Mülkiyet yönetiminin olmadığı yerde herkes kendi küçük hazinesini şiddetle koruyacaktır. Bencillik zafer kazanacaktır.

Malthus'a göre, insanın doğasındaki bencillik, nüfus artışını kontrol etmek için özel mülkiyet sistemini gerekli kılıyor ve sadece mağduriyet getirecek daha eşit bir toplumun da önlenmesi gerekiyor. Böyle bir toplum, başarısızlığa mahkûm olacaktır çünkü insanlar, sonunda yiyecek bitinceye kadar gittikçe daha fazla çocuk sahibi olacak ve kitlesel açlık, toplumun çökmesine neden olacaktır.

Malthus'un fikirlerinin ana ekseninde, yoksul ve çalışan insanları aşağılık görme tavrı yer alıyor. Marx, bu muhteremin yazdıklarını "esaslı bir alçaklık" olarak tanımladı. Aynı zamanda Engels'le birlikte, Malthus'un fikirlerinin bilimsel olmadığına dikkat çekti. Malthus'un, eğer kontrol edilemezse geometrik oranla (1, 2, 4, 8, 16) artan nüfusun, aritmetik oranla artan (1, 2, 3, 4, 5)35 besin kaynaklarını geçecektir ana tezi için kanıt bulunamadı.

Malthus'un tezi, koşullarından dolayı yoksulları suçlu bulmak yönündeydi. Yoksullar için devlet desteği olmaması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Nihayetinde, nüfus artışının mevcut yiyeceklerden fazla olması, şeylerin doğal düzeninden kaynaklandığı için, açları doyurmanın hiçbir anlamı yoktu. Malthus'un nüfus konusundaki tezlerini kullanan bazıları, günümüzde yoksulların ahlaki kısıtlamalar konusunda aciz olmasının bu tezleri doğruladığını söylüyor. Malthus makalesinin 1803'teki basımında daha da ileri giderek şöyle diyor;

Gayrimeşru çocuklarla ilgili olarak, hiçbir koşulda kilise ödeneğine başvurma hakları olmamalıdır. Görece konuşacak olursak, diğerleri hemen yerini dolduracağı için bu bebeklerin topluma hiçbir katkısı olmayacaktır.36

Daha sonra devam eder;

Yoksullara, doğal olarak, insanlığın muazzam miktarda çocuk sahibi olmasına neden olmalarına yol açmadan, ne şekilde olursa olsun yardım etmek mümkün değildir.37

Bu tavır, Malthus'un, yardımseverliğin, yoksul insanların yoksulluk içinde yaşamalarına neden olduğu için, problem olduğuna inanmasını beraberinde getirdi. 1817 yılındaki açlık konusunda yazarken, açlara yardım edilmemesini, zorla şehre gönderilmeleri gerektiğini ileri sürdü.38

Bu görüş, birçok insanın Malthus'u eleştirmesine neden oldu. Radikal William Cobbett, Malthus hakkında, "Hayatımda birçok insandan nefret ettim ama senden nefret ettiğim kadar kimseden nefret etmedim" diye yazdı. Teorik olarak sınırlı olmasına rağmen, Malthus'un fikirleri hızla geleneksel kurumların parçası haline geldi.

Marx ve Engels, Malthus'un fikirlerine heyecanla karşı çıktılar. Yazılarında, egemen sınıf ideolojisinde önemli bir rol oynadığının farkına vararak, Malthus'un makalelerine sürekli olarak yer verdiler. Örneğin Marx, 1865 yılında şöyle yazıyor:

Mesela Malthus'un, Nüfus Üzerine kitabının ilk baskısı, "sansasyonel bir kitapçık" ve başından sonuna kadar çalıntı bir kelepir olmaktan başka bir şey değil. Ayrıca, insan ırkı hakkında üretilmiş bu iftiraların ne kadar da teşvik edici olduğu ayrı bir konu!39

Engels, Malthus'un tezlerini şöyle özetliyor:

Dünyanın nüfusu sürekli fazla olacaktır ve bu nedenle, sefalet, sıkıntı ve ahlaksızlık hakim olacaktır, işte bu, bazıları zengin, eğitimli ve ahlaklı ve diğerleri, az ya da çok yoksul, cahil ve ahlaksız olan farklı sınıflar insanlığın ebedi kaderidir.40

Malthus'un bu yazılarının, "gerçek İngiliz burjuvaları için özel bir gerekçe olmasından dolayı gözde bir teori" haline gelmesinde şaşılacak bir şey yok.41

Hem Marx hem de Engels, Malthus'un temel tezlerini detaylı bir şekilde inceledi. Malthus'un bazen, nüfus artışıyla eşleştirmek için yiyecek üretiminin arttırıldığını itiraf ederek kendisiyle nasıl çelişkiye düştüğüne dikkat çektiler. Ayrıca, bilimin, üretim sürecinin ve tarım tekniklerinin ilerlemesinin de üretilecek besin miktarının nasıl arttırdığını belirttiler.

Engels, açlık sorununa, popüler görüşün yorumcularından daha radikal şekilde yaklaştı. Eğer yeterince yiyecek yoksa "neden az üretiliyor?" diye sordu,

Mesele, zamanımızda, bugünkü olanaklarla bile, üretimin sınırının olması değil ama üretimin sınırlarını, aç insanların sayısı değil, satın alabilecek ve ödeyebileceklerin belirlemesidir. Burjuva toplumu, daha fazla üretmeyi isteyemez ve üretemez. Parasız açlar, işçiler, kâr için faydalı hale getirilemeyen yani satın alamayanlar ölüme terk edilir.42

Kıtlığın baş gösterdiği yerde bu vahşi gerçeklik kendini tekrar tekrar gösterdi. Engels'in yukarıda yazdıklarından yirmi yıl kadar önce değişmez besin ürünü olan patateslerin çürümesi (bitki hastalığına yakalanması) İrlanda'yı mahvetti. Yaklaşık yarım milyon insan öldü, milyonlarcası da iş ve aş bulmak için göçtü.43 Kıtlığın en kötü zamanında, Britanya hükümetinin başlıca meşguliyeti, kıtlık yardımlarının serbest piyasadaki yiyecek fiyatlarını düşürmemesiydi.

Milyonlar açlıktan ölürken fiyatlar tavan yaptı. Hükümetin tavrı, kıtlığın tüccara kâr yapma fırsatı sağlaması yönündeydi. Borsacılar, mısırdan servet kazandılar ve hükümet bu duruma göz yumdu. Kıtlık yardımından sorumlu hazine yardımcısı Sör Charles Trevelyan, özel sektörü etkileyeceği korkusuyla, açlara yiyecek göndermeyi sürekli reddetti.

İrlanda'yı vuran felaket doğal değildi. Diğer ülkeler de patateslerin hastalığa yakalanmasından zarar gördü ama kitlesel açlıkla karşılaşmadılar. Bu felaket, Britanya devletinin İrlanda halkını yoksul ve tek ürüne bağımlı bırakması, yiyecek satmaktan kâr yapanları kızdırmamak için yardım etmeyi reddetmesiyle ikiye katlandı.

1847 yılında, kıtlığın ortasında, İrlanda'nın tahıl hasadı bol olmuştu. Limerich'teki hükümet görevlisi "İnsanlar açlık içindeyken ülke yetişmiş mısırlarla kaplanmıştı. Tahıllar, kirayı karşılamak için ülke dışına satılıyordu" diye yazmıştı.

Otoriteler yardım etmek için çalışsalardı, kıtlıkta ölen birçok insan hayatta kalacaktı. 1845-1850 yılları arasında, Britanya hükümeti kıtlık için 7 milyon sterlinden biraz daha fazla harcadı. Bunun karşısında, 1830'larda kölelerin özgürlüğe kavuşmasıyla, Batı Hindistan köle sahiplerine, 20 milyon sterlin veya birkaç yıl sonra Kırım Savaşı'nda44, 70 milyon sterlin harcamıştı.

Milyonlarca İrlandalı'nın ölmesi ve yerinden olması basit bir hasat alamama sorunu değildi, sömürgecilik ve önce insanı değil kârı koyan ekonomi politikalarının bir sonucuydu.

İrlanda'daki kıtlıktan sonra olan her büyük kıtlıkta nüfus artışını açlığın sebebi olarak gösterenler oldu. Bu, ne 1840'lardaki İrlanda kıtlığı, ne de dünyadaki diğer kıtlıklar için doğrudur.

1970'lerde kıtlık Batı Afrika Sahra halkını vurdu. Biri dışında bu ülkeler kendi nüfusunu doyuracak kadar üretim yapıyorlardı. 1980'lerde Sahra Çölü'nün güneyindeki 31 ülke, kuraklık yaşadı ama sadece 5 tanesi kıtlıkla45 boğuştu. Problem, gene yiyecek eksikliği ya da nüfus oranı değildi; mevcut yiyecek, ihtiyacı olana gitmemişti. Bugün, 20 yıl öncesine göre %15 oranında daha fazla yiyecek var. Genellikle beslenme oranı düşük olan ülkeler yiyecek ihracatı yapıyor. Örneğin Hindistan, 1995 yılında kendi ülkesinde 200 milyondan fazla kişi açlıktan ölmesine rağmen milyonlarca dolarlık buğday ve pirinç ihracatı yaptı.46

Yukarda bahsedilenlerin İrlanda'daki kıtlıkla, özellikle, zengin ülkelerin nasıl bu durumu daha da berbat hale getirdiği konusunda benzerlikler çok açık. Birleşmiş Milletler Açlık Hizmeti Gücü, eğer gelişmiş ülkeler gayri safi milli hâsılalarının %0,7'sini yardım olarak verseler, dünyadaki açlık çeken insanların sayısının, 2015 yılına kadar yarıya indirilebileceğini gösterdi.47 Bu ülkelerin, "aç ülkelerin çiftçilerini süründüren ticaret faaliyetlerini reforma tabi tutmaları ve bu kırılgan piyasaya ucuz tarımsal ürünleri yığmayı" durdurmaları gerekiyor. Bu ayrıca, çok karlı "biyo-yakıt" üretmek için değil, açları doyurmak için ekmeyi gerektiriyor.48

Ayrıca, dünya, şimdi bizim ürettiğimizden daha fazla üretme potansiyeline sahip. Birleşmiş Milletler Yiyecek ve Tarım Organizasyonu'nun 2009 yılındaki raporuna göre dünyadaki ürün alınan toprakların sayısı ikiye çıkartılabilir. Bu toprakların çoğu, Afrika ve Latin Amerika'da bulunuyor. İkinci rapor daha da fazla potansiyelden bahsediyor.

Şu anda, Guinea Savannah bölgesinde, Senegal ile Güney Afrika arasındaki 600 milyon hektarlık alanın, 400 milyon hektarlık ekilebilir kısmından hasat elde edildi.49

Thomas Malthus'un ilk broşürünü yazmasından 200 yıl sonra, dünya çok farklı bir yerde. Gezegenin ekonomik kriz ve çevre kriziyle yutulma tehlikesi karşısında, Malthus'un argümanları tekrardan su yüzüne çıkmaya başladı.

Dünyayı doyuracak yeterince ürünün yetiştirildiğini göstermenin yanı sıra, nüfus artışıyla ilgili bazı mitlerle mücadele etmek de önemli.

Dünyanın nüfusu şu anda 6,7 milyon ve çoğalıyor ama bununla birlikte, büyüme oranı çok düştü. 1950 ile 2000 yılları arasında nüfus %140 oranında büyümesine rağmen, uzmanlar gelecek 50 yıl içinde sadece %50, sonraki 50 yıl içinde ise %11 büyüyeceğini söylüyor. Yaşama standartları arttıkça, eğitim ve tıbbi imkânlara erişim düzeldikçe, doğum oranı azalıyor.50

Almanya, Japonya, İtalya ve eskiden SSCB'ye ait devletler de dâhil olmak üzere, birçok ülkenin 2050 yılında 2005 yılından çok daha küçüleceği bekleniyor. Doğurganlık oranı, birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede, bir önceki neslin yerini alma düzeyinin altında.51

Nüfus yoğunluğu, ülkedeki ekonomik gelişmeyi belirlemiyor. Hindistan'ın nüfusu Japonya'yla aynı oranda ama Gayri Safi Milli Hâsıla 12 kat düşük. Japonya ve Hindistan'ın zenginlik düzeyini tarihleri belirliyor.

Bugün dünyadaki nüfus fazlalığından ve kısıtlı doğal kaynaklardan bahsedenler, 19. yüzyılda Malthus'un argümanlarını izleyenlerin düştüğü tuzağa düşüyorlar. Bu, bir ulusun zenginliğinin, belli bir tarihsel koşul tarafından belirlenmediğine, sabit olduğuna inançtan kaynaklanıyor.

Marx'ın söylediği gibi,

Aşırı nüfus, tarihsel olarak belirlenmiş bir ilişkidir. Hiçbir şekilde ne soyut rakamlarla ne de hayati ihtiyaçlar için gerekli verimliliğin mutlak sınırıyla belirlenmiştir, sınır belli bir üretim biçiminin varsaydığı sınırdır. Bizim için küçük gözüken rakamlar, Atina için nüfus fazlalığıydı.52

Malthus'un ismi, kaynakların dünya nüfusunu geçindiremeyeceği konusunda gene kullanılmaya başlandı; biz de, sorunun yetersiz kaynaklar değil, ekonomik sistemin ihtiyacı olanların ihtiyacını karşılamadığı doğrultusunda karşılık vermeliyiz.

Bugün bu argümanları kullananlar, Malthus gibi, sistemin ekonomik ve çevre sorunları için sıradan insanları suçluyorlar. Bu tezi, Marx ve Engels'in 150 yıl önce "insan ırkına bir iftira" diye reddettiği gibi, biz de reddetmeliyiz.


Sınıf ve Sosyal Adalet

Uzun zamandır, çevre krizinden orantısız olarak daha fazla zarar görenlerin dünyanın en zayıf ülkeleri olduğu kabul ediliyor. Ancak, yalnızca gelişmekte olan ülkelerin zarar göreceğini düşünmek hata olur. İklim değişikliğinin küresel tehdidi her ülke üzerinde etkisini gösterecek ancak bu değişim her yerde eşit şekilde hissedilmeyecek. Birleşmiş Milletler'in Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) başkanı Rajendra Pachauri'nin de dediği gibi; '"Dünyadaki fakirin de fakiri insanlar, hatta zengin ülkelerdeki fakir insanlar da bu krizden en kötü etkilenecek olanlar.''

Fakat toplumdaki en fakirleri etkileyecek olan yalnızca iklim değişikliği değil. Çevre problemleri genellikle toplumdaki fakirleri en çok etkiler çünkü onlar bundan kaçamayacak durumdadırlar. Eğer zenginseniz, kirli dumanlar çıkartan bir fabrikadan uzakta yaşamaya yetecek paranız vardır. Para temiz içme suyunu satın alabilir.

1843'teki Manchester'ı tarif ederken Engels sadece zenginlerin kenar mahallelerden uzakta olduklarına değinmekle kalmaz, en zenginlerin "daha uzakta bahçeli villalara" taşındıklarını veya "özgürce, sağlığa yararlı kır havasında" yasadıklarını, ama aynı zamanda kendilerini işçi sınıfının korku dolu varlığından izole etmek için, kenar mahalleleri, seyahat ettikleri yolların kenarındaki alışveriş merkezleri ile saklayacak şekilde tasarladıklarından söz eder.

Çevresel değişikliklerin sonuçları, toplumdaki eşitsiz yapı yüzünden daha da kötü hale geliyor. Mevsimsel olmayan soğuk ya da sıcak havanın, hava sıcaklığının kış normallerinin her 1 derece altına düştüğünde, İngiltere'de neden 8000 fazladan ölüme sebep olduğunun bir açıklaması yok. Hayatını kaybeden insanların çoğu evini ısıtmaya parası yetmeyen emeklilerdi. Durum, Finlandiya veya Rusya gibi insanların daha hazırlıklı oldukları ülkelerden çok daha kötü halde.53

Yaz sıcağı dalgaları ise dünyanın her yerinde binlerce insanın ölümüne sebep oluyor ama yine en çok zarar görenler toplumun en fakirleri oluyorlar. 2005 yılında yapılan bir çalışma, o yıl yüksek sıcaklıklara bağlı olarak hastaneye kaldırılan ve yüksek risk taşıyan 6200 Amerikalının, fakir, yaşlı ya da sigortasız olduğunu gösteriyor. Daha yeni, çevre felaketinin eşitsiz etkisini New Orleans'ta 2000 kişinin ölümüne yol açan Katrina Kasırgası'nda gördük. Yerel ve federal hükümet şehri tamamen boşaltmayı reddetti. Bu şu anlama geliyordu; en fakirler, arabası olmayanlar, gidecek yeri olmayanlar ya da güvenecek bir sosyal yardım birikimi bulunmayanlar kendi hallerine bırakıldılar.

Bu insanlar kasırgadan sonra şehirde sıkışıp kaldıklarında dışarıdan onlara hiçbir yardımın gelmediği açık olmasına rağmen yiyecek ve içecek için mağazaları yağmaladıkları için medya ve hükümet tarafından canavar gibi gösterildiler.

İklim değişikliğinin eşitsiz etkisi, toplumun tabanında yer alanların daha iyi ve daha sürdürülebilir bir toplumu yaratabilmek için en fazla mücadele edenler olmasını gerektiriyor. Özellikle, işçiler bu mücadelenin tam ortasında olmalılar.

Ancak genellikle çevre problemleri ile ilgili kampanya yapanlar, işçi sınıfını bir problem olarak görüyorlar. Bazen çevre problemlerini yaratan hükümetleri ve şirketleri suçlamak yerine kim "daha yeşil" olmayı denemiyor ve öyle yaşamıyorsa onları suçluyorlar. Gelişmiş ülkelerde yasayan insanların, hayatlarının çevreye etkilerini azaltmak için bazı fedakârlıklar yapmaları gerektiğini söylüyorlar.

Örneğin, Jonathan Poritt "her bireyin kendi karbon ayak izinden sorumlu olduğunu" savunuyor. Fakat bu tam olarak doğru değil. Günümüzde, İngiltere'de hükümetin toplu taşımayı özelleştirme aracılığıyla baltalamasına ve araba kullanımını teşvik etmesine bağlı olarak çok sayıda insanın araba kullanıyor olması şaşırtıcı değil. Küresel ölçekte baktığımızda ise, en büyük tek karbon emisyonu kaynağı elektrik üretimi. Maalesef günümüzde de bireyler olarak bizim hükümetlerimizin enerji politikaları üzerinde çok az etkimiz var.

Ancak bazen insanlardan gezegeni kurtarmak için hayat tarzlarını değiştirmelerini istemenin daha ağır sonuçları da oluyor. Al Gore'un "Uygunsuz Gerçek" filmini ele alalım. Hiç şüphesiz ki iklim değişikliği probleminde, sorunu çok net ve anlaşılabilir bir dille anlatan en iyi giriştir. Filmin sonunda bireyler olarak önlem almamız isteniliyor. Ampullerimizi değiştirmemiz, arabalarımızın lastiklerini şişirmemiz ve yeşil iş yerlerinden alışveriş etmemiz isteniyor.

Çevre aktivisti ve gazeteci David Jensen'in yaptığı araştırmaya göre ABD'deki herkes Al Gore'un önerdiklerini gerçekleştirse bile emisyonlar %22 oranında düşüyor. Eğer biz iklim değişikliğinin ilerlemesini durdurmak istiyorsak, ABD emisyonları %70 ila %80 arasında düşürülmeli, fakat kimse geri kalan %60'ın nereden geleceğini söylemiyor. Bireysel çözümlere odaklanmak, bizi yapılması gereken daha büyük sosyal değişimlerden uzaklaştırıyor.

Daha yeşil hayatlar yaşamamızın sağlığımız, yaşadığımız şehirler ve çevremiz açısından birçok faydası olmasının yanı sıra, bu birçok kişi açısından finansal olarak mümkün değil. Bu aynı zamanda hükümetlerin ve şirketlerin gezegene zarar veren uygulamalarını engellemeyecek.

Aynı zamanda emisyonları düşürmek için çeşitli fedakârlıklar yapmak zorunda olduğumuz argümanını kabul etmemeliyiz. Basit bir şekilde hayatlarımızı nasıl yaşıyoruz ile başlayan bu tartışma, bireyleri çevre problemi yüzünden suçlayarak bitiyor. Bu karbon yoğunluğu yüksek endüstrilerde çalışanlara nasıl baktığımız konusunda da ciddi önem taşıyor. Eğer biz karbon emisyonlarımızı düşüreceksek, bu kömür, havacılık ve araba endüstrilerinin geleceği için ne anlama geliyor?

Bazıları basitçe tüm fabrikaları kapatmamız gerektiğini söylüyorlar. George Monbiot araba endüstrisini kurtarmak için hükümetin teşvik vermesinin yanlış olduğunu savunuyor. Bu teşvikler yerine şunu öneriyor: "Ekonomik durgunluk yollardaki araba sayısını azaltacak, bu da şehirlerarası otobüs ulaşımı için yollarda bir şerit açılmasını, bu sayede de toplu taşıma devrimini teşvik edebilir."54

Monbiot, hükümetin emisyonları azaltmak ve ulaşımı iyileştirmek için olan projelere para yatırmasını istemekte haklı. Ama onun stratejisi aynı zamanda araba fabrikalarının hızla kapatılması anlamına geliyor. İşleri risk altında olan binlerce işçiyi görmezden gelmek, onları çevre hareketinden uzaklaştırma riskini de taşıyor. İşte bu yüzden sosyal adalet, gelecekte sürdürülebilir toplum konusunu tartışırken bu kadar önem taşıyor.

Eğer biz işçi sınıfını, kapitalizmin öncelikleri ile mücadele edecek bir hareketin parçası haline getirmek için kazanmaya çalışıyorsak, onlara işçi sınıfının çıkarlarının bu hareketin parçası olduğunu göstermeliyiz. Sosyalistler, araba fabrikalarının basitçe kapatılması gerektiğini değil de, bunların daha faydalı ürünler üreten fabrikalara dönüştürülmesi gerektiğini savunurlar – örneğin toplu taşıma araçlarını üreten fabrikalara dönüştürülmesini. Bu yüzden bizler yeni işler, tazminat, iş eğitimi ve çevre dostu ekonomiye geçişte işini kaybedenler için kampanya yapmalıyız.

Fabrikaların daha çevre dostu hale getirilmesi söylendiği kadar zor bir şey değil. 2009 boyunca Visteon tarafından işletilen 3 araba fabrikası kapandı; Enfield fabrikasında çalışan işçiler mücadeleyle işlerini korumayı başardılar. Enfield fabrikası, işletmenin plastik parçaları yapan bölümüydü. Plastik parçaların yapımında kullanılan, sıkma döküm yöntemi kolaylıkla başka parçaların üretimi için değiştirilebilecek şekildeydi. Bu aynı zamanda da, işçilerin işgal sırasında bir basın açıklamasında önerdikleri şeydi;

Bizim üretim yeteneklerimiz –plastikten olan her şeyi üretebiliriz- gittikçe ihtiyacın arttığı yeşil ürünlerin parçalarının üretilmesi için kullanılmalıdır: bisiklet parçaları, güneş panelleri, rüzgâr tribünleri, geri dönüşüm çöp kutuları, vb.

Benzer bir şekilde, Wight Adası'ndaki Vestas rüzgâr tribünü fabrikasında, fabrikayı işgal eden ve kapatılmasına karşı mücadele eden işçilerin direnişi de yalnızca işlerini korumaya yönelik değil, aynı zamanda gezegenin geleceği ile ilgili bir mücadele idi.

Kapitalizm altında, işçiler toplumdaki tüm refahı yaratır. İşçiler olmadan enerji santralleri elektrik üretemez, fabrikalar mal üretemezler, hammadde yer altından çıkarılamaz, bir merkezde toplanamaz ve sonra dağıtılamaz, çocuklar eğitim göremez, iş yerlerimiz ve şehirler temizlenemez. Bu da işçilere, sınıf olarak çok ciddi bir güç sağlar, üretimi durdurma, kapitalizmin devamlılığını sağlayan her süreci sekteye uğratma ve patronların kârlarını durdurma gücü verir.

Marx ve Engels, çok sayıda işçiyi büyük fabrikalarda ve üretim merkezlerinde bir araya getiren kapitalizmin aynı zamanda toplumu değiştirme gücünü yarattığını da anlamışlardı. Komünist Manifesto'da da dedikleri gibi, kapitalizm kendi 'mezar kazıcılarını' yarattı.

Fakat işçilerin yaratacağı yeni toplum neye benzeyecek?


Sürdürülebilirlik

John Bellamy Foster, sürdürülebilirlik kavramının anlamına dair üç katlı bir tanım getirdi. İlki, yenilenebilir kaynakların oranının, onların yeniden üretilebilirlik oranında tutulması. İkinci olarak, yenilenemeyen kaynakların kullanım oranının, onların yerine geçecek alternatif sürdürülebilir kaynakların oranında tutulması. Üçüncü olarak, kirlilik ve ekosistemin yıkımının, doğanın "özümleme kapasitesini" aşmaması.55

Bu tür sürdürülebilirlik, endüstriyel medeniyetle bağdaşmaz değildir. George Monbiot, kitabı Heat'de, zengin ulusların, endüstriyel toplumlarını, sera gazı emisyonunu 2030 yılında %90 indirerek sürdürebileceklerini gösterdi.56

Sürdürülebilir bir toplumun bazı veçhelerinin nasıl olabileceği gayet açıktır. Enerjilerinin büyük bir bölümünü fosil yakıtlardan sağlayacaklarına, enerji ihtiyaçlarının esas kısmını yenilenebilir kaynaklardan sağlayacaklar. Bu tür toplumlar, enerji ihtiyaçlarını önemli ölçüde azaltmış olacaklardır. Binalar daha iyi yalıtılacak, ziyankâr endüstriler bertaraf edilecek veya çok daha efektif hale getirilecek ve üretme yöntemleri düzeltilecektir.

Sürdürülebilir bir şehir, randımansız, tehlikeli ve kirleten arabalara itimat etmek yerine tamamen iyileştirilmiş toplu taşıma sistemine sahip olacaktır. Bisiklet kullananlarla yayalara daha iyi koşullar sağlanacak ve zaman içinde, şehirlerimizi, trafiği ortadan kaldıracak şekilde yeniden tasarlayacağız. Uzak mesafe ulaşımı, şirketlerin kârlarının arttırılmasına göre değil yolcuların ihtiyaçlarına göre işletilen hızlı, randımanlı ve ucuz demiryoluyla gerçekleşecek.

İnsan ihtiyaçlarının tek tek evlerde karşılanması yerine kreş ve çamaşırhaneler gibi kolektif sosyal kurumlar daha yaygın olarak kullanıma girmelidir. Bu durum, bir evin tertibatı için kullanılan materyaller ve atıkların azalmasına yol açacağından enerji kullanımının iyileştirilmesinde etkili olacaktır.

Bu sosyal değişiklikler, sadece gezegen için olumlu olmayacak, ayrıca işyerleriyle, kalabalık, kötü yapılmış evlerine gidip gelen birçok çalışan insanın hayatının her veçhesinde iyileşme olacaktır. Şehirlerimiz daha az kirlenecek ve daha az tehlikeli olacaktır.

Bu değişikliklerin çoğu kapitalizm altında prensip olarak bağdaşabilecekken, gerçekten sürdürülebilir bir toplum, üretimin, kâr amaçlı değil insanların ve gezegenin fayda sağlayacağı rasyonel bir düzenlemesiyle gerçekleşebilir. Kısaca, üretim kesinlikle planlanmalıdır.

Birçok insan için planlanmış ekonomi, seçilmemiş ve hesap vermeyen bireylerin bütün kararları aldığı, eski Sovyetler Birliği'nin "bürokratik olarak düzenlenen ekonomisini" akla getiriyor. Bu ekonomi, insanların ihtiyaçlarını karşılamak yerine verimsizliğe, israfa ve Çernobil felaketi ya da Aral denizini kurutmak gibi çevre felaketlerine neden oldu. Onun için planlama fikrinin bazı insanları endişelendirmesi anlaşılabilir bir durum. Örneğin, George Monbiot, Heat kitabında, "İklim değişikliğiyle baş etmek, merkezi planlama için bir neden olmamalı" diyor.

Planlamanın anlamına radikal olarak farklı bir bakış var. Alex Callinicos planlı ekonomiyi şöyle tarif ediyor, "kaynakların paylaştırılması ve kullanımının kolektif olarak, çoğunluk prensibiyle demokratik karar alma prosedürüne göre olduğu bir ekonomik sistem".57

Birkaç kişinin karar vermesinden ziyade, gerçek bir planlama ancak, üretimin her safhası hakkında mümkün olan en yaygın ve en bilgili tartışmanın yapılmasıyla gerçekleşir. Üretimle ilgili karar, nihai ürüne emeği geçen herkesle birlikte, malı kullanacak olanlar ve fabrikanın yakınında yaşayanlar tarafından alınmalıdır. Unutulmamalıdır ki, iş yerinde üretimin değişmesinden etkilenecek olanlar sadece orda çalışanlar veya ürünü kullanacaklar olmayacaktır. Bölge halkı muhtemelen daha fazla trafiğe ve kirlenmeye maruz kalacaktır. Buna karşılık, kapitalizmdeki üretim sürecinde çevre halkı görmezden gelinir.58

Planlama sadece bölgesel düzeyde gerçekleşemez. Her işyerinde üretim kararı, şehir, ulus ve hatta uluslararası düzeydeki diğer işyerlerinin işbirliğinin sağlanmasıyla alınmalıdır. Kapitalizmde her ülke, üretimlerini kendi çıkarlarına göre örgütleme eğlimindedirler. Daha rasyonel bir toplum doğal kaynakların eşitsiz dağılımını fark edecek ve her bölgenin ihtiyacı olan materyallere ulaşmasını garantileyecektir. Aynı zamanda malları, ücretlerin en düşük olduğu yerde üretip dünyanın öbür ucundan binlerce mil yol katederek elde etmenin akıldışı yöntemine son vereceğiz. Eğer iklim değişikliği ve sonuçlarıyla ile ilgili ciddi önlemler alacaksak, planlamayı uluslararası düzeyde yapmamız gerekiyor.

Rasyonel olarak örgütlenen bir toplumda ne gibi kısıtlamaların yapılacağına karar verilebilir ve her endüstrinin, şehrin ve işyerindekilerin emisyonun azaltılmasıyla ilgili bir strateji saptamaları istenebilir. Her birey, meslektaşlarıyla yaptıkları tartışmalarda, geri beslemelerle ve planlamayı yürüten yapılara yönelik önerilerle verilecek karara katılabilir.

Üretimi planlamak, aşırı üretimi, atığı ve faydasızlığı azaltacak, daha çok kâr elde etmekten ziyade daha iyi, daha uzun süreli kullanılacak ürünlere odaklanmak demektir. Kapitalizm mantığı, dünyayı özel mülkiyetlere bölmektir. Kaynakların kullanımı ve paylaştırılması hakkında karar, ancak özel mülkiyetin baskın egemen mülkiyet biçimi olmadığı zaman demokratik olarak verilebilir. Planlama, üretilen zenginliğin sosyal mülkiyetini gerektirir. Ama planlama ayrıca gezegenin kısa vadeli üretim kazançları için yok edilmemesini temin eder.

Marx, Capital'de şöyle diyor:

Toplumun daha yüksek bir ekonomik formundan bakıldığında, dünyanın, bireylerin özel mülkiyetinde olması, bir insanın diğer bir insanın özel mülkiyetinde olması kadar saçmadır. Hatta bütün bir toplum, bir ulus veya aynı anda var olan tüm toplumlar, gezegenin sahibi değildir. Gezegenin sadece maliki, intifa hakkı [geçici olarak yararlananlar] sahibidirler ve meskenin dost canlısı sakinleri [boni patres familias] gibi gezegeni gelecek nesillere iyi durumda devretmeleri gerekir.59

Maalesef, fabrikalara, işyerlerine, madenlere, ormanlara ve çiftliklere sahip olanlar ve kontrol edenler bundan vazgeçmeyecekler. Zenginliklerini ve iktidarlarını ellerinde tutmak isteyecekler. Onlara, toprakların yeniden pay edileceği ve fabrikaların daha iyi idare edileceği kitlesel bir devrimci hareket tarafından meydan okunması gerekecektir.


Devrim

Kapitalizm, fosil yakıtların enerji için yakılmasını merkeze alacak bir şekilde gelişti. Gerçekten de bunun sağladığı yüksek oranda merkezileşmiş enerji olmadan insan uygarlığının bugün eriştiği teknolojik ve endüstriyel gelişme düzeyine ulaşması pek mümkün değildi. Bugün kömür, petrol ya da doğal gaz olmadan neredeyse hiçbir şey işlemiyor. Dünyadaki enerjinin %80'ı bu kaynaklardan sağlanıyor.

2008 yılında en büyük 10 küresel şirketin sekizi, kârlarını doğrudan fosil yakıtı endüstrisinden- ya petrolün çıkarılması sürecine dâhil olarak ya da bunun gerçekleşmesini sağlayan araçları üreterek- elde ettiler.60

Yani fosil yakıt sistemine yöneltilmiş her meydan okuma, gezegendeki en güçlü şirketlerin elde ettiği çıkarlara ve onları koruyan devlete meydan okumak anlamına gelecektir.

Bu şirketler petrolün merkeziliğini tehdit eden değişimleri durdurmakta ya da en aza indirmekte uzman olduklarını ispatladılar. Sadece iki örnek vermek gerekirse, şirketler iklim değişikliği bilimini itibarsızlaştırmaya çalışarak milyarlarca dolar harcarken, otomobil endüstrisi daha az kirlilik yaratan araçların üretilmesini zorunlu kılan yasanın altını oydu.

Petrol şirketlerinin güneş enerjisi alanına yatırım yapmak konusundaki onca lafına rağmen gerçek şu ki, kârlarının ana kaynağı olmaya devam edecek olan petrol üretimi işine milyonlarca dolar yatırmış durumdalar. Çevre krizini çözmek için fosil yakıt şirketlerine meydan okumak gerekecek.

Emisyonları zincirinden boşanmış bir iklim değişikliğini engellemeye yetecek kadar azaltabilecek değişikler kapitalizm altında da mümkün olabilir. Ancak bu değişikliklerin uygulanıp uygulanamayacağı başka bir soru. Fosil yakıt sanayisinden kâr eden güçlü çokuluslu şirketler dünyadaki hükümetlerde bulunan siyasi partilere milyonlarca pound bağışlıyorlar. Ancak bundan da ötesi, her devlet kendisiyle ilişkili şirketlerin kârlılığını desteklemeye çalışıyor çünkü bunu yapmazsa ekonomik rekabette geriye düşeceğinden korkuyor. Bu gerileme, uzun vadede ülkeleri rakiplerin askeri meydan okumalarına karşı bile savunmasız duruma düşürebilir. Bu yüzden hükümetler mevcut durumun değişmesine yönelik her karşı çıkışı engellemek için tüm güçlerini kullanacaklar. İklim değişikliğinin neden olduğu muazzam kriz karşısında bile hükümetler sürekli şirketlerin çıkarlarına boyun eğdiler ve etkili eylemlere girişmeyi reddettiler.

Kapitalizmin iklim değişikliğini beklenmeyen bir şekilde çözdüğü durumda bile insanlar ve doğal dünya arasındaki "metabolik ayrım" kapitalizm altında kapanamaz. Yani doğal dünyayla aramızdaki sürdürülemez ilişki gelecekte çevre krizlerine neden olabilecek ve işçiler çevrelerindeki doğal dünyadan yabancılaşmış olarak kalmaya devam edecekler. Bunu aşmanın tek yolu kapitalizmi farklı bir sistem ile –sosyalizmle- değiştirmek.

Marx ve Engels sosyalist bir dünyanın kapitalist bir dünyadan tamamen farklı önceliklere sahip olacağını anlamışlardı.

Çevresel konularda bugün yaşanmakta olan mücadelelerin amacı hem hemen şimdi bir dizi değişikliğin yapılmasını sağlamak, hem de ekolojik meseleleri gelecekteki kitle hareketlerinin merkezine yerleştirmektir. İşyerlerindeki geri dönüşüm ya da toplu taşımacılığın geliştirilmesi gibi küçük konulardaki kampanyalar bile işçilerin hem bugün içinde yaşadığımız dünyayı düzeltmelerine, hem de daha büyük çevresel meselelerle ilgilenmek için güven kazanmalarına yardımcı olabilir.

İnsanların mevcut sisteme meydan okudukları her durumda, toplumdaki zenginliği üretenler tarafından örgütlenen ve işletilen yeni, rasyonel bir toplumun potansiyelini görüyoruz. En küçük grevde bile, kadınlar ve erkekler grev gözcülüğü yaparlar, mücadeleleri için para toplarlar ve eylemliliği yayarlar. Visteon ve Vestas'ın kapanmasına karşı gerçekleşen fabrika işgallerinde, işgalci işçilerin küresel önemdeki meseleleri nasıl ele aldıklarını, tartıştıklarını, müzakere ettiklerini ve dünyanın farklı bir şekilde nasıl yürütüleceğini gösterdiklerine tanık olduk.

Mücadelenin ölçeği büyüdükçe, daha çok örgütlenmeye ihtiyaç olur. Devrimci hareketler yükseldiğinde, işçi örgütlenmeleri toplumu yeni bir tarzda işletmenin tohumlarını içlerinde saklarlar. Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne ve o günden beri yaşanan tüm devrimci mücadelelerde, çalışan erkekler ve kadınlar yeni demokratik örgütlenmeler yarattılar –kendi hayatlarının kontrolünü almalarına yardımcı olan, seçilmiş işyeri delegelerinden oluşan komiteler ya da işçi konseyleri.

Bu yapılar devrimin orta yerinde grevler ve gösteriler örgütlediler. Ancak aynı zamanda halkın açlık çekmemesi, en son gelişmelerden haberdar olması için de organize oldular, kritik öneme sahip malzemelerin dağıtımını örgütlediler.

Bir örnek için Peter Fryer'ın 1956 Macar Devrimi sırasında, Sovyet kontrolüne karşı milyonlarca işçinin büyük ayaklanmasında ortaya çıkan yüzlerce yapıdan biri olan Gyor Devrimci Konseyi'nin nasıl işlediğini tasvir etmesine bakılabilir;

Spontane kökenleriyle, bileşimleriyle, sorumluluk anlayışlarıyla, gıda maddelerini ve kamu düzenini etkili bir şekilde örgütlemeleriyle, gençliğin içindeki asi unsurlar üzerinde uyguladıkları sınırlamalarla, Sovyet askerleri sorunuyla başa çıkarken pek çoğunun gösterdiği bilgelikle ve hiç de daha az önemli olmayan şekilde 1905 Devrimi'nde ve Şubat 1917'de Rusya'da türeyen işçi, köylü ve asker konseylerine olan çarpıcı benzerliklerinde, şimdi bir ağ şeklinde tüm Macaristan'a yayılmış olan bu komiteler dikkate değer şekilde düzenliydi. Onlar birdenbire, ayaklanmanın araçları –fabrikalardan, üniversitelerden, madenlerden ve ordu birimlerinden seçilen delegelerin bir araya gelmesiyle – ve silahlanan halkın güvendiği halkın öz hükümeti olarak öne çıktılar.

Elbette "aşağıdan" her gerçek devrimde olduğu gibi "çok fazla" konuşma, tartışma, münakaşa, gidiş geliş, saçmalık, heyecan, ajitasyon ve karışıklık vardı. Bu resmin sadece bir parçasıydı. Diğer parçası ise üzerlerindeki AVH [siyasi polis] baskısı kalkmış sıradan erkeklerin, kadınların ve gençlerin liderlik pozisyonlarına gelmesiydi. Devrim onları öne itti, yaşadıkları yere olan hayranlıklarını ve katıksız örgütlenme zekalarını arttırdı, onların bürokrasinin yıkıntıları arasında bir demokrasi inşa etmeye koyulmalarını sağladı.61

İhtiyacımız olan sürdürülebilir toplumun kalbinde yer alacak demokratik olarak planlanan ekonominin temelini bu tür bir devrimci örgütlenme oluşturabilir. Böyle bir örgütlenme devrimci sürecin halka kendi hayatlarını ve kendi çıkarlarını kontrol etmeye başlamaları için harekete geçirebildiğini ve güven verebildiğini gösterebilir.

İşçi sınıfı mücadelesinin ulaştığı en yüksek nokta Ekim 1917'de Rusya'da iktidarın işçiler tarafından ele geçirilmesiydi. Orada, kısa bir süre için, işçiler kendi fabrikalarını ve işyerlerini yönettiler, patronların kârları yerine toplumun çıkarlarını dikkate alarak üretim hakkında kararlar verdiler. Ancak Rus Devrimi'nin izolasyonu, genç ve deneyimsiz işçi devletine karşı kapitalist güçlerin yönettiği askeri saldırılar ve Rusya'nın olağanüstü ekonomik geriliği devrimin bürokratik kontrol yoluna sapmasına neden oldu. Böylece sıradan insanlar yerine yeni bir bürokrat sınıfının çıkarlarına göre işleyen bir toplum haline geldi.

Stalin'in ve onun "tek ülkede sosyalizm" doktrininin zaferi Rusya işçi sınıfı için muazzam bir yenilgiydi. Onun hızlı ve sınırsız bir sanayi genişlemesine olan inancı çevre için de bir felaket anlamına geliyordu. Stalinist bir planlamacı "tüm yaşayan dünyanın temelden yeniden düzenlenmesi... tüm yaşayan doğa, insanın isteğine ve onun planlarına göre yaşayacak, gelişecek ve ölecek." diye öngörüyordu.62

Doğanın sosyalizmin çıkarları için bir araçtan fazlası olmadığı fikri devrimi yapan erkek ve kadınlar için hiç de tanıdık değildi. 1917'deki önde gelen Bolşeviklerden biri olan Nikolay Buharin doğal dünya ve toplumun onunla ilişkisi konusunda kapsamlı bir şekilde yazmıştı. 1937'de Stalinist bir hücrede idam edilmeyi beklerken bile doğrudan Stalinist bürokratların inançlarıyla ters düşen ve insanoğlu ve doğal dünya arasındaki ilişkiyi ayrıntılı olarak inceleyen Philosophical Arabesques kitabını yazdı.

Bir devrim sadece egemen sınıfı sahip oldukları zenginlik ve güçten ayırmak için gerekli değildir, ancak bunu da yapmak gereklidir. Kapitalizm altında işçiler yabancılaşmıştır, bölünmüştür ve güçsüz olduklarını hissederler. Devrimci süreç, birlikte örgütlenme, birlikte savaşma ve birlikte tartışma bu fikirlerin ve duyguların kitlesel düzeyde değişebilmesinin tek yoludur.

Marx'ın dediği gibi işçi sınıfı sadece bir devrimle "çağların pisliğini temizleyecek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya hazır hale gelebilecek" idi. Yeni sosyalist toplumda insanlar hayatta kalmak için emeklerini satmak zorunda bırakıldıkları için değil, kendi çıkarlarına göre örgütlenmiş bir toplumun parçası oldukları için motive olacaklardı. Üretimin motivasyonu kör ekonomik gelişme ve az sayıdaki patronun kârları yerine gezegenin menfaatlerini de merkezine alan insan ihtiyaçları olacak.

Kapitalizmin yıkılması, bir gecede sürdürülebilir bir toplum yaratmayacak. Marx başarılı bir devrimden sonra yeni toplumun kapitalizmin pek çok yönünü nasıl devralacağını ve bunların zamanla halledilmesi gerektiğini göstermişti:

Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur.63

Kapitalizm altındaki üretici düzenek kâr yaratmak amacıyla oluşturulmuş ve tasarlanmış olduğundan, onun çoğunluğunu radikal olarak değiştirmemiz, yeniden düşünmemiz ve bir kısmını bütünüyle söküp atmamız gerekiyor.

Bu yeni toplumu yaratanların şehirlerimizi, ulaşım ağlarımızı, endüstrimizi, gıda üretimimizi ve dağıtımımızı yeniden tasarlaması ve bu sistemlerin gezegenin geleceğinin ve halkın çoğunluğunun yararına olduğuna emin olması gerekiyor. Kısacası yapılacak çok şey olacak. Ancak sürdürülebilir bir gelecek yaratma potansiyelimizi keşfetmek için önce kapitalizmden kurtulmamız gerekiyor.


Sonuç

Kapitalizmin şu anki çevresel krizi çözüp çözemeyeceği, cevabı belirsiz bir soru olarak kalmaya devam ediyor. İçinde yaşadığımız sistemin irrasyonel, plansız doğası, çıkar grupları ve kapitalizmin yapısı gereği doğa karşıtı olması, bunun en iyi ihtimalle çetin bir savaş olacağını gösteriyor.

Ancak sosyalistler sadece arkalarına yaslanıp devrimi beklemezler. Biz bugün değişim için mücadele etmek gerektiğine inanıyoruz. Çevre hareketinin her zaferi, hem dünyayı daha iyi bir yer haline getirecek, hem de sıradan insanların dünyayı değiştirmek konusunda kendilerine daha güvenli olmalarını sağlayacak.

İşte bu nedenle salınımların azaltılması konusunda mümkün olan en iyi uluslararası anlaşmanın imzalanması için insanların seferber edilmesiyle ilgileniyoruz. Bu nedenle, sendikaların çevreciliği politikalarının merkezine yerleştirmelerini savunuyoruz. Bu nedenle, çöplerin yakılmasına karşı ve yenilenebilir enerji için kampanyalar yapıyoruz. Bu nedenle, on binlerce yeşil işin yaratılması kampanyasının bir parçasıyız. (Yeşil İş: Yenilenebilir enerji kaynaklarının üretimi ve kullanımı başta olmak üzere gezegeni korumaya yönelik işlere verilen genel isim)

Marx ve Engels'in yazıları bize sadece dünyanın neden şu anki halinde olduğuna dair güzel örnekler vermiyor. Onlar aynı zamanda eylem kılavuzları. Onların fikirleri suçun tüm sistemde olduğunu işaret etmemize ve bu sistemi değiştirmek için bir strateji önermemize yardımcı oluyor.

Dünyanın geleceği tehlikede. Önümüzdeki yıllarda muazzam değişim hareketleri görmemiz oldukça muhtemel. Sosyalistler bu mücadelelerin merkezinde yer almaya çalışır, farklı kampanyalardan ve geleneklerden gelen insanlarla birlikte iş yapar, sistemi iyi yönde değiştirebilecek stratejiler önerirler. Daha çok olursak, daha iyisini yapabiliriz. Dünyanın geleceği tehlikede. Bize katılın.


İleri Okumalar

İklim değişikliğini ele alan sayısız kitaptan, sorunu ve çözümü radikal olarak inceleyen iki çalışma öne çıkıyor: George Monbiot'un Heat'i ve Jonathan Neale'in Stop Global Warming, Change the World [Küresel Isınmayı Durduralım, Dünyayı Değiştirelim!, Yordam Kitap, İstanbul, 2009] adlı çalışması. Fred Pearce'nin kitabı The Last Generation geri besleme mekanizmaları ve iklim değişiminin tarihsel örnekleri konusunda mükemmeldir. Heather Roger'ın Gone Tomorrow – The Hidden Life of Garbage'ı ise kapitalizmin çöp sorununa ilişkin etkileyici bir bakış sunar.

Chris Harman'ın Marxism and History içindeki makaleleri tarihe Marksist bakış için kusursuz bir başlangıçtır. Onun People's History of the World'ü [Dünya Halklarının Tarihi, Yordam Kitap, İstanbul, 2010] insanlığın tarihinin çeşitli dönemlerini Marksist bir bakış açısından harikulade bir şekilde özetler. Jared Diamond'un kitapları Guns, Germs and Steel [Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak Yayınları, Ankara, 2006] ve Collapse [Çöküş, Timaş Yayınları, İstanbul, 2006] insan toplumunun tabiatla ilişkisine büyüleyici bir bakıştır.

John Bellamy Foster'ın iklim üzerine tüm yazıları okunmayı hak ediyor, özellikle makalelerini topladığı Ecology Against Capitalism bir dizi konuya parlak bir giriştir. Foster'ın Marx's Ecology'si [Marx'ın Ekolojisi, Epos Yayınları, Ankara, 2011] Marx'ın yazılarının merkezinde ekolojik düşüncenin gelişimini inceliyor ve onun son kitabı The Ecological Revolution'da devrimci sosyalist gelenek çevrecilik bağlamında tekrar savunuluyor.

Esme Choonara ve Sadie Robinson'un broşürleri Hunger in a World of Plenty, gıda üretimi ve aşırı nüfusluluk konusundaki çağdaş tartışmaları inceliyor.

Marx ve Engels'in yazılarının orjinallerini okumanın yerini hiçbir şey tutamaz. Bu broşürün bağlamında pek çok eser vazgeçilmez öneme sahiptir. Özellikle Capital [Kapital, Yordam Kitap, İstanbul, 2011] Engels'in kitabı The Condition of the Working Class in England [İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu, Sol Yayınları, Ankara, 1997] kapitalizmin yıkıcı etkisine yöneltilmiş güçlü bir suçlamadır. Engels'in Dialectics of Nature [Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, Ankara, 2002] kitabı her ne kadar bahsi geçen bilim eskimiş olsa bile, Marksist yöntemin bilimsel düşünceye nasıl uygulanacağına dair faydalı bir incelemedir.

Karl Marx'ın kısa çalışması A Critique of the Gotha Programme [Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, Ankara, 1989] sosyalist bir toplumun nasıl işleyebileceğini gözden geçiriyor. Alex Callinicos'un An Anti-capitalist Manifesto'su [Antikapitalist Manifesto, Literatür Yayıncılık, İstanbul, 2004] kapitalizmin yerini alacak her tür toplum için demokratik planlamanın olmazsa olmaz olduğunu savunuyor. Michael Albert'in kitabı Parecon böyle bir planlı ekonominin nasıl işleyebileceği detaylı bir şekilde tartışıyor. Joseph Choonara'nın kitabı Unravelling Capitalism ise Marx'ın ekonomi politiğine mükemmel bir giriş niteliği taşıyor.


Notlar

1 Bkz Fred Pearce, The Last Generation: How Nature will Take Her Revenge for Climate Change (Eden Project Books, 2006), s. 39.

2 George Monbiot, Heat: How to Stop the Planet Burning (Penguin, 2006), sf. 9, 15

3 Nicolas Stern, Stern Review, Executive Summary (2006), s. 1.

4 Örneğin bkz, Larry Lohman (ed), Carbon Trading: A Critical Conversation on Climate Change, Privatisation and Power (What Next Project & The Corner House, Eylül 2006).

5 Engels'in Marx'ın cenazesinde yaptığı konuşmada Marx'ın bakış açısını özetlediğinde olduğu gibi. Metnin tamamı için bkz: http://www.marxists.org/archive/marx/works/1883/death/burial.htm

6 Francis Pryor, Britain BC: Life in Britain and Ireland Before the Romans (Harper Perennial, 2004), s. 18.

7 Frederick Engels, "The Part Played by Labour in the Transition from Ape to Man", in The Dialectics of Nature (Lawrence and Wishart, 1946), s. 292. ["Maymundan insana geçişte emeğin rolü",Doğanın Diyalektiği içinde, (Sol Yayınları, 2002)]

8 Alex Callinicos, The Revolutionary Ideas of Karl Marx (Bookmarks, 1983), s. 83-4. [Alex Callinicos, Marx'ın Devrimci Fikirleri (Antikapitalist,2009)]

9 Steven Mithen, After the Ice: A Global Human History, 20,000 – 5000BC (Phoenix, 2004), s. 246-257.

10 Marcus Rediker, The Slave Ship: A Human History (John Murray, 2008), s. 53.

11 Karl Marx, Capital: Volume One (Penguin, 1990), s. 742. [Karl Marx, Kapital 1 (Yordam Kitap,2011)]

12 Karl Marx, Grundrisse (Penguin, 1973), s. 410. [Karl Marx, Grundrisse (Birikim,1979)]

13 Frederick Engels, "The Part Played by Labour in the Transition from Ape to Man", in The Dialectics of Nature (Lawrence & Wishart, 1946), s. 295. ["Maymundan insana geçişte emeğin rolü",Doğanın Diyalektiği içinde, (Sol Yayınları, 2002)]

14 Heather Rogers, "Garbage Capitalism's Green Commerce", Socialist Register (Merlin Press, 2007), s. 231.

15 Heather Rogers, Gone Tomorrow: The Hidden Life of Garbage (The New Press, 2005), s. 113.

16 A.g.e, s. 114.

17 Michael Kidron, "Waste: US 1970", in Capitalism & Theory (Pluto Press, 1974).

18 Karl Marx, Capital: Volume Three (Progress Publishers, 1978), s. 101. [Karl Marx, Kapital 3 (Sol Yayınları, 2009)]

19 Greenpeace, "Decentralising Power: An Energy Revolution for the 21st Century", Temmuz 2005.

20 John Bellamy Foster, The Vulnerable Planet (Monthly Review, 1999), s. 123.

21 John Bellamy Foster, "Sustainable Development of What?" in Ecology Against Capitalism (Monthly Review, 2002), s. 80.

22 A.g.e, s. 136.

23 Karl Marx, Halkın Gazetesi'nin yıldönümünde yaptığı konuşma, 14 Nisan 1856, tam metin: http://marx.org/archive/marx/works/1856/04/14.htm

24 Karl Marx, Economic and Philosophical Manuscripts, in Karl Marx, Early Texts (Blackwell, 1971), s. 135. [Karl Marx, 1844 Elyazmaları (Sol Yayınları,2011)]

25 A.g.e, s. 139.

26 John Bellamy Foster, Marx's Ecology (Monthly Review, 2000), s. 158. [Marx'ın Ekolojisi, Epos Yayınları, (Ankara, 2011)]

27 Karl Marx, Capital: Volume One, s. 283.

28 John Bellamy Foster, "Liebig, Marx and the Depletion of Soil Fertility", in Ecology Against Capitalism, s. 156.

29 A.g.e, s. 158.

30 A.g.e, s. 161.

31 A.g.e, s. 161.

32 Karl Marx, Capital: Volume Three (Progress Publishers, 1978), s. 820.

33 John Bellamy Foster, "Malthus' Essay on Population at Age 200", in Ecology Against Capitalism, s. 140.

34 Thomas Malthus, An Essay on The Principle of Population, (1. Baskı), Kısım 10, Bölüm 5.

35 John Bellamy Foster, Ecology Against Capitalism, s. 139.

36 Second Essay, "An Essay On the Principle of Population", "Malthus' Essay on Population at Age 200"dan alıntılanmış. s. 143.

37 A.g.e.

38 John Bellamy Foster, "Population at Age 200 içindeki "Malthus" makalesi", Ecology Against Capitalism içinde, s. 145.

39 Marx'tan Schweitzer'e mektup , 24 Ocak 1865, K. Marx and F. Engels, Selected Correspondence (Lawrence & Wishart, 1934), s. 170

40 Frederick Engels, The Condition of the Working Class in England (Granada, 1982), s. 309. [İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu, (Sol Yayınları, 1997)]

41 A.g.e.

42 Engels'ten Lange'a mektup, 29 Mart 1865, in K. Marx and F. Engels, Selected Correspondence (Lawrence & Wishart, 1934), s. 199.

43 Cecil Woodham-Smith, The Great Hunger: Ireland 1845-9 (Hamish Hamilton, 1964), s. 411.

44 Rakamlar Sharman Apt Russell, Hunger: An Unnatural History (Basic Books, 2005), s. 226.'den alıntılanmıştır.

45 Esme Choonara and Sadie Robinson, Hunger in a World of Plenty (Socialist Worker pamphlet, 2008), s. 8.

46 A.g.e, s. 2.

47 Sharman Apt Russell, Hunger: An Unnatural History, s. 212.

48 Bioyakıtlar petrole sıfır karbonlu alternatifler olarak sunuluyor, ancak karbon emisyonlarını düşürüp düşüremeyecekleri ciddi olarak sorgulanmaya devam ediyor. Bu konuda hakkında daha fazlası için Fred Magdoff, "The Political Economy and Ecology of Biofuels", Monthly Review, Temmuz-Ağustos 2008 ve www.biofuelwatch.org.uk

49 http://www.fao.org/news/story/en/item/20964/icode/ 'dan ulaşılabilir.

50 Bu bölümdeki tüm rakamlar için John Molyneux, "Population: Is the world full up?", Socialist Worker, 5 Temmuz 2008.

51 United Nations, Department of Economic and Social Affairs, Population Division (2007), "Highlights" in World Population Prospects: The 2006 Revision (2007).

52 Alıntılayan John Bellamy Foster, "Malthus' Essay on Population at Age 2000", Ecology Against Capitalism içinde , s. 145-6.

53 Tracy McVeigh'nin rakamları, "Flu and winter freeze set to kill thousands", The Observer, 11 Ocak 2009.

54 "George Monbiot, "Car scrappage scheme will pour good money after bad", The Guardian, 6 Şubat 2009.

55 John Bellamy Foster, The Vulnerable Planet: A Short Economic History of the Environment (Monthly Review Press 1999), s. 132.

56 George Monbiot, Heat: How to Stop the Planet Burning (Penguin, 2006), pxii.

57 Alex Callinicos, An Anti-Capitalist Manifesto (Polity, 2003), p122. [Antikapitalist Manifesto, (Literatür Yayıncılık,2004)]

58 Demokratik planlamanın pratikte nasıl işleyebileceğine dair ilginç bir tartışma için Bkz. Michael Albert, Parecon: Life After Capitalism

59 Karl Marx, Capital: Volume Three (Progress Publishers, 1978), s. 776.

60 Fortune Küresel 500 listesi, 2009 CNNMoney.com'dan ulaşılabilir.

61 Peter Fryer, Hungarian Tragedy, Alıntılayan Chris Harman, Class Struggles in Eastern Europe 1945-83 (Bookmarks, 1988), içinde s. 134.

62 Alıntılayan Joel Kovel, The Enemy of Nature, (Zed Books, 2007), s. 225.

63 Karl Marx, "Critique of the Gotha Programme", K. Marx and F. Engels, Selected Works (Lawrence & Wishart, 1991), s. 305. [Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, (Sol Yayınları, 1989)]

TEMEL FİKİRLERİMİZ

ONLAR YÜZDE 1
BİZ YÜZDE 99'UZ

KÜTÜPHANE

DSİP Broşürü
BROŞÜRLER - KİTAPLAR

İLETİŞİM ADRESLERİ

DSİP ÖRGÜTLERİ -
ANTİKAPİTALİST ÖĞRENCİLER

FOTO GALERİ

KOŞ, ARKANDA ESKİ DÜNYA VAR

BİZİ TAKİP EDİN

DSİP'i Facebook'ta takip edin Facebook
DSİP'i Twitter'da takip edin Twitter
DSİP'i Youtube'da takip edin YouTube
feedburner Feedburner
DSİP'i RSS'den takip edin RSS