• Anasayfa
  • HABERLER
    • Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Bizler bugün en önemli işimizin, “HDP barajı geçer mi geçmez mi” diye zar atmak değil, HDP’nin barajı geçmesi için atılması gereken adımlara yoğunlaşmak olduğunu düşünüyoruz.

      Şimdi barajı aşma, başka bir Türkiye’nin kuruluşu için mücadele etme zamanıdır.

      Bilgi için: DSİP Seçim Kampanyası

  • DESTEKLEDİĞİMİZ YAYINLAR
  • DESTEKLEDİĞİMİZ KAMPANYALAR
  • KÜTÜPHANE
  • LİNKLER
  • VİDEOLAR

Pz05282017

Son güncellemePzt, 22 May 2017

Back KÜTÜPHANE BROŞÜRLER Roni Margulies: Kemalizm, Stalinizm ve Türk Solu

KÜTÜPHANE

Roni Margulies: Kemalizm, Stalinizm ve Türk Solu - Yurtseverlik, ulusalcılık ve milliyetçilik

Yurtseverlik, ulusalcılık ve milliyetçilik

Her yıl 1 Mayıs gösterilerinde, koca koca kortejler, ellerinde kocaman Türk bayraklarıyla caddede yerlerini alır. Gün, uluslararası işçi günüdür; kortejler Türk-İş'e, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu'na bağlı sendikaların kortejleridir. Bunların yakınında, İşçi Partisi adını taşıyan bir partinin daha küçük korteji yürür. Ellerinde Türk bayrakları dalgalanır, pankartlarında Mustafa Kemal portreleri vardır. İsimlerinde "Devrimci", "Halk" ve "Kurtuluş" gibi kelimeler olan bir dizi daha da küçük partinin taşıdığı flamalar arasında kalpaklı Mustafa Kemal ile Lenin'in aynı flamada yanyana resimlerini görmek bile mümkündür.

Türk solunda, "İşçi sınıfının vatanı yoktur" diyen Karl Marx'a nazire yaparmışçasına, Vatan veya Yurtsever adlı gazeteler çıkar; 'ulusal onur' kavramı önemli bir yer tutar, 'satılmış' ve 'işbirlikçi' burjuvazinin koruyamayacağı ulusal onurumuzu en iyi işçi sınıfının koruyabileceği anlatılır; 'ulusal değerler' savunulur, asker cenazeleri kaldırmak ve parti bürolarına Türk bayrağı asmak gerektiği iddia edilebilir; ülkenin komünist partisinin gençlik gazetesinin adı İlerici Yurtsever Gençlik olabilmiştir; çoğu parti ve örgütün adı Komünist/Sosyalist/İşçi/Köylü kelimeleriyle değil, "Türkiye" kelimesiyle başlar ve bunun böyle olması doğal ve doğru karşılanır.

'Anekdot' düzeyindeki bütün bu göstergeler, anekdot düzeyinde kalsa önemsenmeyebilir; yanlışlık olmuş diye düşünülebilir, söylemde dikkatsizlik olarak yorumlanabilir. Ama somut siyaset düzeyinde yansımalarına bakıldığında, bir hata olmadığı açıktır.

Yıllardır her milliyetçi taşın altından çıkan, her cinayet, bombalama ve darbe planına bulaştığı herkesçe bilinen bir grup subay ve emekli subay ve bunların sivil uzantıları 2008 yılının Mart ayında tutuklandığında, Türkiye Komünist Partisi'nin tepkisi şöyle oldu: "AKP'nin Ergenekon adı verilen kontrgerilla örgütlenmesinin uzantısı çeteye yönelik operasyonu hükümetin liberal rüzgârına sağdan ve soldan üfleyenler tarafından büyük bir tezahüratla karşılandı... bu operasyonun daha ağırlık taşıyan yanının ülkede yaratılmak istenen atmosfer olduğu [anlaşılıyor]... Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz gibi isimlerin içinde bulunduğu çoğu doğrudan ABD tezgâhında yetişmiş 'ulusalcı' gruba yapılan operasyon ülkede esmesi istenen liberal-işbirlikçi rüzgârı kuvvetlendirecek. Operasyon bu kişilerden ziyade girilecek sürece gösterilecek yurtsever tepkileri bertaraf etmeyi hedefliyor". Operasyonun yurtseverliğe ve yurtseverlere zarar vereceğini düşünen ve derin devletin önde gelen isimlerinden biri olan emekli bir jandarma tuğgeneralinin cezaevine girmesinden bu nedenle üzüntü duyan bir komünist partisidir Türkiye'deki!

Ergenekon Operasyonu'ndan bir yıl kadar önce, bir askeri darbe için toplumsal destek ve kitle tabanı oluşturmak amacıyla örgütlenen Cumhuriyet mitingleri hakkında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) şu tepkiyi gösterdi: "... Ankara'da yapılan miting, yüz binlerce yurttaşın laik Cumhuriyet ve demokrasi yönündeki taleplerini demokratik bir biçimde ifade etmesiyle Türkiye tarihinde... yerini almıştır. Burada toplanan yurttaşların duyarlılığını paylaşıyoruz... Miting aracılığıyla duyarlılıklarını ifade eden yüz binlerin sesini biz de paylaşıyor ve bu sese kulak verileceğini umuyoruz".

Aynı mitingler hakkında, Tabipler Birliği "14 Nisan mitinginin geniş bir katılımla gerçekleşerek, laiklik konusundaki toplumsal duyarlılığın bir kez daha ve güçlü bir sesle dile getirilmiş olması sevindiricidir" derken, bayrak ve Atatürk denizleri şeklini alan mitingler hakkında Türk solunun partileri ve örgütleri de, emek örgütleri de benzer tepkiler gösterdi.

Mitinglerle aynı günlerde, Cumhurbaşkanı seçimi yaklaşırken, Genelkurmay 27 Nisan 2007 gecesi bir muhtıra yayınladı. Ordunun yasalar ile kendine düşen görev ve yetkileri kullanmaktan çekinmeyeceği ifade ediliyor ve "Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, 'Ne mutlu Türküm diyene!' anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır" deniliyordu. Bu muhtıra karşısında, Türkiye Komünist Partisi'nin dediği şu oldu: "Genelkurmay Başkanlığı'nın [açıklamasını] 'meşruiyet' açısından değerlendirmek, konuyu asker-sivil ya da seçilmişler-atanmışlar ikilemi içerisine hapsetmek yanlıştır... Konu, TSK'nın seçimle işbaşına gelmiş bir hükümete ve parlamentoya müdahalesi ekseninde ele alınmamalıdır...".

Bayrak ve asker karşısında yelkenlerin suya inmesi, Türk solunun hem geleneksel hem güncel özelliği.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında askerlik yaptığı ordudan anılarında söz ederken, eski tüfek Mihri Belli o ordunun Kurtuluş Savaşı'nda savaşmış ordu olduğunu, "bugünkü" ordudan farklı olduğunu anlatır. Yine de, Belli 1960'larda "yurtsever" subayların "ilerici" bir darbesini beklemekte olduğu gibi, 2003 yılında "Türkiye yurtseverliği nedir?" başlıklı bir makalesinde şöyle der, "...biz Türk ordusunun, Kurtuluş Savaşımızın geleneğine sadık kalarak Wolfowitz gibilerini [yani Türkiye'yi Amerika'nın yanında Irak, ran ve Suriye'ye karşı savaşa sokmaya çalışan emperyalistleri] düş kırıklığına uğratmaya devam edeceğine inanıyoruz. Bunu umuyoruz." Tıpkı 1971'de "ilerici bir darbe" bekleyen Mahir Çayan ve arkadaşları gibi; tıpkı 27 Nisan 2007 e-muhtırasını yorumlarken ordunun "yurtsever ve aydınlanmacı" birikiminden söz eden günümüz Türkiye Komünist Partisi gibi.

TKP Merkez Komitesi'nin 28 Nisan tarihli açıklamasında şöyle denir: "Türkiye Komünist Partisi'nin 'asker düşmanı' olmadığı, orduda küçümsenmeyecek bir yurtsever ve aydınlanmacı birikimin bulunduğunu düşündüğü açıktır". İşçi Partisi başkanı Doğu Perinçek Diyarbakır'daki Cumhuriyet mitingine herkesi şu sözlerle davet eder: "Sayın Genelkurmay Başkanımız Org. Büyükanıt... Harp Akademileri'nde Türk Ordusu'nun hangi mevzide hangi edayla durduğunu bir daha ilan etti. Avşar Beyleri türküsünde, 'Karşıda düşmanların bakışıp durur' diyor ya, karşıdaki düşmanı da, bakışını da saptadı. ABD'nin de NATO'nun da adını koydu. Komutanın tavrı sakin, ancak duruşu kararlı. Milletimize güven verdi".

Türk Silahlı Kuvvetleri'ne duyulan bu göz yaşartıcı güven en veciz ifadesini tam 40 yıl önce lhan Selçuk'ta bulmuştu: "Nerede ordu sosyalist akımın yanında ise orada sosyalizm gerçekleşiyor, nerede karşısında ise orada faşizm galip geliyor. Ordunun milliyetçi güçler safında yer alacağı konusunda tereddüde düşen sosyalist akım başarıya ulaşamaz. Türkiye'de milli kurtuluş savaşı geleneğinde bir ordu var. Türk ordusunun Türkiye'deki sosyalist akımın anayasa çerçevesi için de teminatı olacağına inanıyorum."1.

Türk solunda "ulusalcılık" diye bir kavramın icat edilmesine ihtiyaç duyulmuş olması, zaten tüm diğer verilerden bağımsız olarak bir sorun olduğunun göstergesidir. Solun bir kesimi has milliyetçilerden, has faşistlerden ve has darbecilerden kendini ayırdedebilmek için Arapça kökenli bir kelime yerine eşanlamlı öztürkçe bir kelime uydurmak zorunda kalmıştır. Burada açıklanması gereken, gerçekte has milliyetçilerden ayırdedilmesi imkansız olan bir hareketin varlığı değil, bu hareketin niye kendini has milliyetçilerden ayırdetmek ihtiyacı hissettiği, niye kendini solcu zannettiğidir. "Ordunun milliyetçi güçler safında yer alacağı" makul bir düşüncedir. Ama "Ordunun milliyetçi güçler safında yer alacağı konusunda tereddüde düşen sosyalist akım başarıya ulaşamaz" düşüncesini savunan bir kişi, bu düşüncesini niye "sosyalizm" bağlamında savunabilmektedir, niye görüşlerinin "sosyalizm" çerçevesinde yer aldığını düşünebilmektedir? Ve başkalarınca da niye onyıllarca "sosyalist" olarak algılanabilmektedir?

Kısa cevabın iki ayağı var. Birincisi, Kemalizm'in işgalci güçlere karşı bir Kurtuluş Savaşı vermek zorunda kaldığı için zaman zaman anti-emperyalist bir söylem kullanmış olması ve solculuğu anti-kapitalizm olarak değil anti-emperyalizmden ibaret olarak anlayanların Kemalizm'i (ve dolayısıyla kendilerini) solcu olarak değerlendirebilmesi.

İkincisi, Sovyetler Birliği'nde Stalin döneminde Marxizm'in milliyetçiliği içeren bir şekilde yeniden tanımlanmasıyla birlikte, dünyaya sınıfsal değil ulusal gözlüklerle bakanların, yani sosyalizmi anti-emperyalizme indirgeyenlerin ve kapitalizm ile hiçbir sorunu olmayanların da solcu olarak kabul edilebilir hale gelmesi.

TEMEL FİKİRLERİMİZ

ONLAR YÜZDE 1
BİZ YÜZDE 99'UZ

KÜTÜPHANE

DSİP Broşürü
BROŞÜRLER - KİTAPLAR

İLETİŞİM ADRESLERİ

DSİP ÖRGÜTLERİ -
ANTİKAPİTALİST ÖĞRENCİLER

FOTO GALERİ

KOŞ, ARKANDA ESKİ DÜNYA VAR

BİZİ TAKİP EDİN

DSİP'i Facebook'ta takip edin Facebook
DSİP'i Twitter'da takip edin Twitter
DSİP'i Youtube'da takip edin YouTube
feedburner Feedburner
DSİP'i RSS'den takip edin RSS