• Anasayfa
  • HABERLER
    • Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Bizler bugün en önemli işimizin, “HDP barajı geçer mi geçmez mi” diye zar atmak değil, HDP’nin barajı geçmesi için atılması gereken adımlara yoğunlaşmak olduğunu düşünüyoruz.

      Şimdi barajı aşma, başka bir Türkiye’nin kuruluşu için mücadele etme zamanıdır.

      Bilgi için: DSİP Seçim Kampanyası

  • DESTEKLEDİĞİMİZ YAYINLAR
  • DESTEKLEDİĞİMİZ KAMPANYALAR
  • KÜTÜPHANE
  • LİNKLER
  • VİDEOLAR

Sal09262017

Son güncellemePzt, 25 Eyl 2017

Back KÜTÜPHANE BROŞÜRLER Alex Callinicos: Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm

KÜTÜPHANE

Alex Callinicos: Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm - Marksist Açıdan Emperyalizm Teorisi

MARKSİST AÇIDAN EMPERYALİZM TEORİSİ

Emperyalizm dar ya da geniş anlamda bir hükmetme olarak tanımlanabilir; tarih boyunca küçük ülkelere büyük ülkelerin ya da büyük güçlerin 19. yüzyıl sonlarında dünyanın geri kalanına kendi yönetimlerini dayatma şeklinde ortaya çıkan bir hükmetmedir. Emperyalizmin Lenin tarafından yapılan klasik Marksist tanımı, emperyalizmin geniş tanımından daha özel ve dar anlamından daha geneldir. Emperyalizm ne toplumun evrensel bir niteliği ne de özel bir politikadır, tam da Lenin’in makalesinin başlığındaki gibi “kapitalizmin gelişmesinde özel bir aşama; kapitalizmin en yüksek aşamasıdır.” Lenin bu gelişme evresini emperyalizmin aşağıdaki meşhur tanımını önererek karakterize etti:

‘1-Sermaye ve üretimin yoğunlaşması öyle bir aşamaya vardı ki, ekonomik yaşamda belirleyici bir rol oynayan tekeller yaratıldı, 2-Banka sermayesi ile endüstriyel sermaye birleşerek, bu “finansal-kapital” temelde bir finansal-oligarşi yarattı, 3- Meta ihracından farklı olarak Sermaye ihracı çok büyük bir önem kazanmıştır, 4-dünyayı aralarında paylaşan çok uluslu şirketler oluşmuştur, 5-Tüm dünyanın büyük kapitalist güçler arasında bölgesel olarak paylaşımı tamamlanmıştır.’5

Lenin’in yaptığı tanımın doğruluğu inkar edilemez ama sınırlarının tartışılmaya değer olmasına karşın solun büyük bir çoğunluğu tarafından bir dogma olarak kabul edildi.

Herşeyden önce, Lenin’in de belirttiği gibi bu tanım emperyalizmin temel niteliklerinin sıralandığı bir listedir. Ama bu listeden emperyalizmin bu niteliklerinin göreli önemlerini çıkartamayız. Listede olan bazı niteliklerin diğerlerine göre çok daha önemli hale geldiği açık olduğundan, bu, teorideki önemli bir zayıflıktır. Örneğin Banka ve endüstriyel sermayenin bütünleşmesi ile oluşan finans-kapital bazı emperyalist ülkelerde diğerlerinden çok daha fazla gelişmişti. (Almanya ile İngiltere arasındaki fark.) Başka bir nokta da, dış yatırım ile sömürgecilik arasındaki ilişkinin Lenin’in sunduğundan çok daha karmaşık olmasıydı-bazı emperyalist ülkelerin (örneğin ABD ve Japonya’nın) 1914’lere kadar dışardan aldıkları sermaye, verdiklerinden fazlaydı.7

Bununla birlikte, Lenin’in emperyalizm kavramı üzerine söylediklerinin özü bu eleştirilerden alnının akıyla çıkıyor. O, “genelde tüm tanımın koşullu ve göreli değeri”ni vurgulamakta dikkatliydi. Kitap kesin bir bilimsel çalışma amacıyla yapılmadı; Radikal-liberal J A Hobson’un ‘emperyalizm’ ve Austro-Marksist Rudolf Hilferding’in ‘finans kapital’ adlı kitaplarına büyük oranda başvurularak yazılan; başlığının da belirttiği gibi “genel bir çerçeve” idi. Bu araştırmalar çerçevesinde Lenin emperyalizmin en önemli niteliğini “emperyalizmin ekonomik özü tekelci kapitalizmdir” diye belirtiyordu. Bu analiz onun emperyalizmi tarihsel olarak yerli yerine koymasını sağladı: emperyalizm, serbest rekabette gittikçe büyüyen tekeller ile devreye girmiş, kapitalizmin daha üst bir aşamaya dönüşmesini sağlamıştı.8 Büyük güçler arasındaki uzlaşmaz çelişkiler ve savaşlar Kautsky’nin demek istediği gibi istisnalar değil; kapitalizmin gelişme dinamiğinden, Marks’ın analiz ettiği sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması eğiliminden ortaya çıkan olağan şeylerdi. Bu nedenle onlar ancak sosyalist devrimle ortadan kaldırılabilirlerdi.

Bukharin’in daha detaylı ve sistemli olan emperyalizm teorisi ise:

‘finans kapitalin gelişme eğilimi’nden çıkıyordu.

‘Küçük şirketleri yutan büyük şirketler ve bankaların bu süreci örgütlemeleri ile “ulusal ekonomi” sınırlarını sürekli olarak aşan organizasyon süreci, her gelişmiş “ulusal kapitalizm”in tek bir “devletkapitalisti tröst”e dönüşümüne yol açtı.

Diğer yandan üretim güçlerinin bu gelişme süreci, “ulusal” sistemleri dünya pazarı için rekabetlerinde çok büyük çatışmaların içinde bıraktı.’9

Bu anlamda emperyalizmin iki önemli özelliği vardı. Bunlardan birincisi sermayenin merkezileşme ve yoğunlaşma eğiliminin bir sonucudur. Rekabet sonucu sermaye birikimi hem bireysel sermayelerin hem de firmaların özellikle krizler sırasında küçük sermayeyi ve işletmeleri yutarak büyümelerine yol açtı. Ekonomik güç giderek yoğunlaştı. Çeşitli sektörlerde tekeller belirdi; bir kaç büyük şirket ya da yalnızca tek bir büyük tröst egemen olmaya başladı.

Endüstriyel sermaye ile büyük bankalar birleşerek finans-kapital’i oluşturuyorlardı. Bu “örgütlenme” sürecinin son basamağı, özel sermaye ile ulus devletin sürekli entegrasyonu, başka bir deyişle devlet kapitalizminin ortaya çıkışıydı. İkinci olarak, kapitalizmin bu ulusal organizasyonunun üretici güçlerin sürekli olarak uluslararası bir hale geldiği bir bağlamda oluşmasıydı. Dünya ekonomisi, Bukharin’in tanımladığı gibi, “dünya çapındaki üretim ilişkileri ve bunların izdüşümü olan değişim ilişkileri sistemi”ydi ve ‘devlet kapitalist tröst’lerin rekabet ettiği bir zeminde oluşmuştu. Sermayeler arasındaki rekabet artık yalnızca özel firmaların pazar kapma mücadelesi değildi, devlet kapitalistleri arasında dünya çapında gittikçe yükselen askeri müdaheleler ve bölgeler üzerinde hakimiyet için olan çatışmalar biçimine bürünmüştü. ‘Devlet kapitalisti tröstler arasındaki mücadelede karar her şeyden önce askeri kuvvetlerinin arasındaki “ilişki” tarafından tayin ediliyor, karara nokta “ulusal kapitalist grupçuklar”ın çatışması ile konuluyordu.10 Emperyalistler arası savaşlar (örneğin 1914-18 ve 1939-45) rekabet eden sermayeler arasında bölünmüş dünya ekonomisinin gerekli bir unsuru ve doğal bir sonucuydu.

Bukharin’in emperyalizm teorisinin zayıf yönleri yok değil. Bunların en önemlisi, emperyalizmi oluşturduğunu söylediği iki eğilimin (devlet kapitalizmine doğru gidiş ile sermayenin gittikçe uluslar arasılaşması) birbirleri ile olan çelişkilerinin varabileceği noktayı doğru tahmin edememiş olmasıdır. Bunun sonucu olarak ulusal ekonomileri, tam organize olmuş devlet kapitalisti bloklar olarak almış, savaşların ve ekonomik krizlerin yok olma eğilimine doğru gidildiği sonucunu çıkarmıştır.11 bu hatalardan arındırıldığı zaman Bukharin’in teorisi emperyalizmi, kapitalizmin tarihinde özel bir aşama olarak ele alır ve emperyalizmin temel özelliklerini veren bir çalışmadır. Böylece ortaya çıkan teoriyi şöyle özetleyebiliriz:

1-Emperyalizm, kapitalizmin gelişme sürecinde a) sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasının özel tekelci sermaye ile devletin entegrasyonuna yol açtığı; b) üretici güçlerin uluslar arasılaşması, sermayelerin yatırım, hammadde temini ve yeni pazarlar için dünya çapında bir rekabete zorlandığı bir aşamadır.

2-Bu iki eğilimden çıkarılabilecek temel sonuçlardan birkaçı şunlardır:

a) Sermayeler arasındaki rekabet ulus-devletlerin askeri güçlerinin çatışmaları şeklini almaktadır;

b) ulusal devletler arasındaki ilişki eşitsizdir; kapitalizmin eşitsiz ve birleşik gelişmesi, bir kaç gelişmiş kapitalist devletin(emperyalist ülkelerin) üretici kaynaklarının ve askeri alandaki güçlerinin sayesinde dünyanın geri kalanına hükmetmelerine izin vermiştir.

c) emperyalizm dönemindeki eşitsiz ve birleşik gelişme silahlanmayı daha da yoğunlaştırmış ve hem emperyalistlerin kendi aralarındaki savaşlara hem de emperyalist boyunduruk altındaki ülkelerin kurtuluş savaşlarına yol açmıştır.12

Bu tanım emperyalizm kavramının özünü açıklıyor olmasına karşın, Lenin’in tanımıyla kıyaslandığında daha soyuttur. Bu tanımın bir avantajı ise emperyalizmin kapitalizmin hangi dinamiklerinden ortaya çıktığını ve bir aşama haline geldiğini açıklamakta kullanılabilmesidir. Yazının bundan sonraki bölümünü bu aşamayı açıklamaya ayıracağım.

Emperyalizmin gelişiminde üç devre vardır.(Tabi bu hâlâ üzerinde tartışılan bir konu.) Bunlardan ilki, Lenin, Bukharin, Luksemburg, Kautsky, Hilferding ve Hobson tarafından analiz edilen ve Mayer’in ‘otuz-yıllık savaş’ dediği savaşlara yol veren Klasik Emperyalizm dönemidir(1875-1945 arası.) İkinci dönem, karşılıklı silahlanma yarışında olan iki süper güç bloğu tarafından dünyanın politik olarak paylaşıldığı 1945-1990 arasındaki dönemdir. Sonuncusu ise Bush’un ‘yeni dünya düzeni’ dediği ve gerçekte eskisinden daha çürük olan soğuk savaş sonrası emperyalizm dönemidir.

Emperyalizmi böyle sınıflara ayırmak biraz yapaylık taşıyor. Tartışma ilerledikçe görülecektir ki, her devrenin genel özellikleri bir önceki devrede nüveler halinde mevcuttur. Yine de, emperyalizmi böyle devrelere ayırarak incelemek, onun altında yatan dinamikleri açığa vurmak ve geçirdiği dönüşümü anlamaya yardım ediyor kanımca. Günümüzdeki emperyalizmin detaylarına olabildiğince inmeye çalışacağım ve bunun nedenleri de açık olsa gerek...

TEMEL FİKİRLERİMİZ

ONLAR YÜZDE 1
BİZ YÜZDE 99'UZ

KÜTÜPHANE

DSİP Broşürü
BROŞÜRLER - KİTAPLAR

İLETİŞİM ADRESLERİ

DSİP ÖRGÜTLERİ -
ANTİKAPİTALİST ÖĞRENCİLER

FOTO GALERİ

KOŞ, ARKANDA ESKİ DÜNYA VAR

BİZİ TAKİP EDİN

DSİP'i Facebook'ta takip edin Facebook
DSİP'i Twitter'da takip edin Twitter
DSİP'i Youtube'da takip edin YouTube
feedburner Feedburner
DSİP'i RSS'den takip edin RSS