• Anasayfa
  • HABERLER
    • Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Bizler bugün en önemli işimizin, “HDP barajı geçer mi geçmez mi” diye zar atmak değil, HDP’nin barajı geçmesi için atılması gereken adımlara yoğunlaşmak olduğunu düşünüyoruz.

      Şimdi barajı aşma, başka bir Türkiye’nin kuruluşu için mücadele etme zamanıdır.

      Bilgi için: DSİP Seçim Kampanyası

  • DESTEKLEDİĞİMİZ YAYINLAR
  • DESTEKLEDİĞİMİZ KAMPANYALAR
  • KÜTÜPHANE
  • LİNKLER
  • VİDEOLAR

Pz05282017

Son güncellemePzt, 22 May 2017

Back KÜTÜPHANE BROŞÜRLER Alex Callinicos: Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm

KÜTÜPHANE

Alex Callinicos: Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm - Süpergüçlerin Emperyalizmi

SÜPERGÜÇLERİN EMPERYALİZMİ

1-Dünyanın ekonomi açısından çoğulcu ama politik yönden tekilci olması.

Emperyalistler arası rekabet 1945’de Almanya ve Japonya’nın yenilmesi ile önemli bir değişim dönemine girdi. Avrupa’nın devlet sistemi daha önce olduğu gibi dünya politikasi için dayanak noktası değildi artık. Bunun yerine Avrupa kıtası, her biri entegre olmuş devletlerden oluşan, SSCB ya da ABD’nin önderlik ettiği iki askeri bloğa ayrılmıştı. Olayların böyle gelişeceği iki dünya savaşı döneminden belli olmuştu. Avrupa Devlet Sisteminin dayanıksızlığı otuz yıllık (1914-1945) savaşa neden olmuştu ve Almanya’nın dünya çapında bir güç olarak tarih sahnesine çıkışını yansıtıyordu. Avrupa politikasında çok büyük hakimiyeti olan İngilizler ikinci Dünya Savaşı sırasında o ana kadar olan ana emperyalist konumlarını, ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan devlet sistemlerini koruma derdindeydiler. O yıllarda süregelen ekonomik düşüşleri savaş sırasında hızlanarak devam etmiş, eski rollerini sürdürmeleri Paul Kennety’nin dediği gibi ancak SSCB ve ABD’nin tarih sahnesinden “çekilmeleri” ile olanaklı kılınacak hale gelmişti.45

1945 yılında savaş sona erdi, bir tarihçinin dediği gibi “Avrupanın son savaşı” iki süper gücün merkeze kaymaları ile bitti. ABD ekonomik gücünü askeri alanda kullanıp bir süper güç olarak İngilizlerin yerini aldı. Ayni zamanda Amerikan egemen sınıfı gücünü, savaş sonrası 1930’lardaki ticaret savaşlarının yarattığı krizi bir daha yinelememeye çalışıp Amerikan yatırımlarına ve ihracatına açık bir dünya ekonomisi yaratmakta kullandı. En önemli engel Rus egemen sınıfıydı; Sovyetler Birliğinde 1930’larda ekonomik ve politik gücün birleşip kaynaşması ile gerçekleşen devlet kapitalizmine dönüşümün anlamı; ABD hakimiyetindeki bir dünya ekonomisi ile entegre olmanın Stalinist bürokrasinin çıkarlarını tehdit edeceğiydi. Böylece savaş sonrası Avrupa’nın iki rakip askeri blok tarafından bölüşülmesinin temelleri atıldı.46

1945 yılı galipleri arasındaki çelişkilerden doğan Soğuk savaş emperyalistler arası rekabette yeni bir dönem yarattı. Herşeyden önce askeri ve bölgesel alandaki rekabet emperyalistleri tekyönlü bir yozlaşmaya itti. Daha önceleri devletler arası rekabet, geçici birlikler oluşturmakla birlikte [kendi çıkarı doğrultusunda] sürekli manevralar yapan büyük güçler arasındaydı ve 15. yüzyıldan 20. yüzyıl ortalarına dek Avrupa’da bu olanlar tüm dünyadaki politikanın özünü oluşturuyordu. Avrupa’daki devletçiliğin temel aksiyomu, en büyük pratisyeni olan Palmerston tarafından şöyle özetleniyordu: ‘İngilizlerin dışarda dostları yoktur, düşmanları da yoktur yalnızca çıkarları vardır.’ Bu yüzden çok uzun zamandan beri parlemantolar arası dostlukları olan Almanya ve Rusya

20. yüzyılda iki dehşet verici savaş yaptılar.

1689 yılından 1815’e dek neredeyse durmaksızın savaşan İngiltere ile Fransa, iki dünya savaşında da Almanya’ya karşı birleşmişlerdi. İngilizlerin savaş hazırlıklarını gören Troçki daha 1920 yılının başında, ABD ile İngiltere arasında ileride çıkabilecek çelişkileri öngörülmemişti.47 1945 sonrası uluslar arası politika akışkanlığını kaybetti. Avrupalı devletler iki süper güç bloğu içinde sıkışıp kaldılar. Bu başka seçenek yokluğundandı ve birlik yapan egemen sınıflar arasında değişik çıkarların dağılımını yansıtıyordu. Devletler arası politika, sistemin marjinlerinde yer alan üçüncü dünyada çok daha az sabitti. Örneğin Mısır savaş sonrası en dramatik statü değişimine şahit olmuştu: İngiltere’nin yarı-sömürgesi, süper güçlerin arasında dengede tarafsız bir devlet, SSCB’nin üçüncü dünyadaki en önemli yandaşı, ABD’den alınan askeri yardım miktarına göre dünyada ikinciydi.48 Dünyanın iki süper güç tarafından paylaşılması en ücra köşelere girdikçe devletlerin manevra alanı gittikçe azalıyordu. Temmuz 1972’de Başkan Enver Sedat Sovyet askeri danışmanları kovsa da Mısır SSCB tarafından çok önemli oranda silahlandırılmıştı ve ekim 1973’te İsrail’e karsı Arap Devletlerinin çok başarılı askeri harekata başladıklarında, ABD sarsılmış İsrail Ordusunun yardımına bir uçak dolusu askeri araç gereçle koşmuştu ve hatta bir kez kendi nükleer güçlerini bile alarma geçirmişti.49 Soğuk savaş bir çeşit deli gömleği gibi oldu, tek tek devletlerin eylemlerini süper güç bloklarından birinin çıkarlarına göre ayarlamak zorunda bıraktı.

İkinci olarak, 1945 sonrası emperyalistler arası rekabet büyük güçler arasında herhangi bir genel savaşa yol açmadı. Savaşlar sistemin sınırlarında olmaya devam etti elbette, tıpkı 19. yüzyılda Avrupa’nın Asya ve Afrika’yı istilalarında olduğu gibi ama asıl güçler barıştaydı.50 Nedenler ne olursa olsun (iki tarafın da nükleer silaha sahip olması, bir nükleer savaşı olanaksız kılmamakla birlikte, Washington ve Moskova’yı biraz daha tedbirli olmaya itiyordu doğal olarak) bu, mutlakıyet dönemlerinden beri, ve hatta 19. yüzyılda 1855 ile 1871 yılları arasında büyük güçlerce yapılan ve İtalya ile Almanya’nın birleşmesi ile ve Almanya’nın dünya sahnesinde bir süper güç olarak Fransa’nın yerini almasıyla sonuçlanan korkunç savaşlardan beri Avrupa’yı etkisi altına almış olan sürekli silahlanma yarışında önemli bir kesinti yarattı. 1945 sonrası herhangi bir genel savaşın yokluğu dünya politikasının katılığını arttırdı. Çünkü kapitalizm ve dünya düzeyinde ekonomik gücün değişen dağılımına göre ayarlanabilen devlet sistemi gibi bir kaldıraçtan yoksun kalmıştı. Ayni zamanda savaş icin hazırlık salgın hale gelmişti.

İngiltere ile Almanya arasında 1914 öncesi silahlanma yarışı, 1940 sonlarında oluşan NATO ve Warşowa Pakt’ı arasındaki rekabetle kıyaslandığınca çok azdı. Barış devri olmasına karşın özellikle ABD ve SSCB’nin silahlanma harcamaları umulmayan derecede yükselerek 1950’lerde ve 1960 yılı başında doruğuna ulaştı. Sürekli silah üretimine dayanan ekonomi kâr oranlarının düşme eğilimini dengeleyerek baştan düşünülemeyen bir işe yaradı ve böylelikle dünya gelirinin üç katına çıktığı 1948-1973 yılları arasındaki kapitalizmin tarihinde olan en uzun ve önemli ekonomik büyümeyi hızlandırıyordu.51

Bu uzun dönemli büyüme savaş sonrası emperyalistler arası rekabetin üçüncü bir öznel faktörü ile ilgiliydi. Dünyanın süper güç blokları arasında paylaşımından doğan dağılım, Batılılara yalnızca ABD değil, Japonya ve Kanada da katıldığından oldukça eşitsizdi. Bu Rusya’nın Bloğu için ciddi bir dezavantajdı ama Batı kampında gittikçe önemi artan bir çelişki yükseliyordu. İçinde ABD’nin askeri gücünün hakim olduğu, sermayelerin rekabetinden doğan ve 1945 öncesi salgın halinde olan askeri çatışmaların önlenebileceği, gelişmiş ekonomilerden oluşan tek bir politik blok yaratabilineceği illüzyonu. Bu anlamda Bukharin’in analizinde bahsedilen süreç izlenmemişti, çünkü batılı kapitalistlerin arasında oluşan emperyalistler arası rekabetin Shakespeare’nin dediği gibi “savaşın kanlı arabuluculuğu” ile çözülme eğilimi değinilen dönemde görülmüyordu. böylece Sermayeler arasında ekonomi alanında rekabet, devletler arası askeri sürtüşmelerden ayrılıyordu.

Bu gelişme uzun erimli hayli yıkıcı olabilen sonuçlar yarattı. Birincisine burada kısaca değinip sonra yine ayni konuya döneceğim: İkinci Dünya Savaşının bitiminden itibaren ABD önderliğinde oluşan dünyanın ekonomik düzeni sermayenin önemli oranda uluslararası laşmasına yardım eden kurumsal bir çerçeve yarattı.(Bretton Woods anlaşması, vb.) İkinci olarak yukarıda da işaret ettiğim gibi bu çerçeve ABD’ye yatırım alanları ve pazar sağlamak için dizayn edilmişti. Bununla birlikte, savaş sonrasının uzun büyüme dönemi boyunca Avrupalı ekonomilerin ve Japon ekonomisinin savaş sırasındaki verimsizliğinden (bu süreç ABD tarafından bölgesel devrimleri ve Rusların askeri baskılarına karşı direnç noktaları oluşturduğu için düzenlenmişti) sıyrılması ile ABD’nin dünya pazarındaki hakimiyeti tehdit edilmeye başlanmıştı.

Amerikan politik-askeri hegemonyası için önkoşul olan yüksek silahlanma harcamaları sermayeyi verimli yatırımlardan alıkoydu ve buna uygun olarak Batı Almanya ve Japonya’nın göreli olarak düsük askeri harcamaları sermaye birikim oranlarının yüksek olmasını olanaklı kıldı ve sonuçta da ABD endüstrisinin rekabet gücünün sürekli düşmesine neden oldu. 1960’lı yıllara gelindiğinde Amerika’nın ekonomi alanındaki göreli düşüşü artık açık hâle gelmişti ve Batı kapitalist blok içinde rekabetin şiddetlenmesi uluslar arası finansal sistemde bir krize ve Amerika’nın askeri harcamalarının düşürmesine yol açtı. Ekonomide silahlanmaya harcanan miktarın azalması artık kâr oranlarının düşme eğilimini dengeleyemezdi ve 1973-74 ile 1979-82 yılları arasındaki büyük krizlere zemin hazırlanmıştı.52 Derin bir çelişki böylece politik olarak tekilci olduğu halde ekonomi yönünden çoğulcu yapıya dayanan bir politik düzen başlamıştı. Artık politik gücün dünya çapındaki dağılımı ekonomik gücün dağılımına karşılık gelmiyordu.53

2-Üçüncü Dünya: zararlı ihmal ve kısmi sanayileşme.

Batı kapitalist merkez dışındaki sistemde 1945 sonrası en önemli değişim Avrupalıların sömürge imparatorluklarının yıkılışıydı. Bu değişim bir dereceye kadar Avrupalı güçlerin düşüşü ve daha önce giremediği sömürge pazarlarını elde etmeye çalışan ABD’ye bağımlılıkları yüzündendi. Çin, Vietnam, Cezayir’in ve Portekiz sömürgelerindeki kurtuluş savaşları bu değişime katkı da bulundu. Ama sömürgelerin bir politik süreç olarak kayboluşu, üçüncü dünya olarak adlandırılan ülkelerin gelişmiş ülkere göre öneminin azaldığı bir döneme karşılık geliyordu. Emperyalist sistemin sömürgelere sermaye ihracına dayandığı şeklindeki Lenin’in analizi, daha yazıldığı zaman bile yalnızca kısmen doğruydu ve 1945 yılından sonra ise uluslar arası kapitalizmin gerçeklerine tamamen yabancıydı. Savaştan hemen sonraki durumu Michael Kidron 1962’de şöyle özetliyordu: ‘Sermaye gelişmiş ülkelerden az gelişmişlere doğru gitmemektedir. Tam tersine dış yatırım gittikçe artan oranlarda gelişmiş ülkelerin kendi aralarında yapılmaktadır.54

Tablo 2’de görüleceği gibi, bu saptama 1965 ile 1983 yılları arasında dünya ekonomisi için doğruydu. Dünya Bankası 1985’de bir raporunda şöyle diyordu:

‘1965’ten beri doğrudan dış yatırımın ortalama yüzde yetmişbeşi gelişmiş ülkelere yöneliyor. Geri kalanı yıllık geliri yüksek genellikle Asya ya da Latin Amerika’da olan bir kaç gelişen ülkenin bazı bölgelerinde yoğunlaşıyor. Özellikle Brezilya... ve Meksika’ya çok büyük miktarlarda doğrudan dış yatırım yapıldı. Asya’da ise Hong Kong, Malezya, Filipinler ve Singapur en fazla yatırım yapılan ülkeler; son yıllarda Asya’ya yapılan yatırımların neredeyse yarısı yalnızca Singapur’a yapıldı.’55

Bu rakamlar dünya sistemi ile ilgili analizlerden “bağımlılık” teorisyenleri (Gunter Frank, vb) ve “eşitsiz değişim” teorisyenleri (Samir Amin, vb) ile doğrudan çelişiyor.56 Gelişmiş ülkelerdeki kapitalistler (ve işçilerin) refahı Üçüncü Dünyanın yoksulluğuna bağlı olup olmadığı bir yana, sermaye ve mal akımı fakir ülkelere doğru yöneliyor. (Ayni zamanda dünya ticaretin büyük kısmı gelişmiş ülkelerin kendi aralarında yapılıyor.) Ve elbette dünyadaki zenginliğin büyük kısmı batılı ekonomilerin ellerinde bulunmaktadır. Bu açıklama yeterli derecede yalın. Daha önce gördüğümüz gibi, klasik emperyalizm altında sömürgelerin birincil önemi gittikçe uzmanlaşan emperyalist ekonomiler için hammadde kaynağı olmasıydı. Ama Otuz yıllık savaş (1914-45) sırasında otoriterliğe doğru sapma, gelişmiş ekonomilerin hammaddelere bağımlılıklarını azaltmaları ile olanaklıydı ve bu alanda başarı gösterdiler. Büyük ölçekli sentetik ikame malları üretimine geçildi, hammaddeler daha verimli şekilde kullanılmaya başlandı ve endüstriyel ülkelerin tarım ürünleri üretime önemli ölçüde arttı.57 Bu arada sürekli silah üretimine dayanan ekonomileri sayesinde gelişmiş ülkelerde büyüme oranları yüksekti. Nigel Harris bu dönüşümlerin sonuçlarını şöyle açıklıyordu:

‘Gelişmiş kapitalist ülkelerin yükselen milli gelirleri, sürekli çeşitlenen, gelişen ve oldukça da yüksek fiyatlı olan ürettikleri metalar için giderek genişleyen pazarlar sağlıyordu. Bu, yatırımlardaki kâr oranlarının yüksek olmasını sağlıyor ve giderek artan oranlarda verimli yatırımlara yöneltilerek emiliyordu. Sermaye ve işgücü geri ülkelerden gelişmiş ekonomilerin hizmetine doğru çekiliyordu. Gelişmiş ülkeler arasındaki ticaret; 1948 sonrası dınya ti-caret ve gelirinin daha önce öngörümlenemeyecek oranda büyümesinde ve sermayenin zengin ülkelerin elinde daha da yoğunlaşmasında bir dinamo işlevi görüyordu. Emperyalistlerin bakış açısından, daha önce sanayileşerek gelişmiş ülkeler ile hammadde ihraç eden geri ülkeler arasında olan uluslararası işbölümü şimdi göreli olarak kendine yeterli gelişmiş merkezlerle onları çevreleyen, bağımlı yoksullar kitlesi arasındaydı.’58

Kidron ve Harris 1960 yılında gelişmiş ve gelişen ekonomilerin ilişkilerindeki değişimlerin analizini yaptıklarında, önemli bir istisnaya; Batının petrole bağımlılığına da işaret ettiler.59 Gerçekten de, 1973-74 ve 1978-79’daki iki önemli ‘petrol şoku’nun etkisi bir olasılık, Doğu Asya’da yeni gelişen ülkelerin ortaya çıkışı ile üçüncü dünyaya 1975 sonrası giden direk dış yatırımların temel nedenidir. (Tablo 2’de görüleceği gibi Orta-doğu da dahil olmak üzere Asya’ya yapılan direk dış yatırım 1965-69 arasında yüzde 3 iken, 1980-83 döneminde yüzde 11’e yükselmişti.) Her şeye karşın petrol ne yazık ki yalnızca bir istisna. Üçüncü dünyada olan, Batılı şirketlerin sömürülerinin yoğunluğunu arttırması değil; fakir ülkelerin dünya ticaret ve yatırımından etkili bir şekilde yoksun tutulmasıdır daha çok. Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki işçi ve köylüler kölece bir yoksulluk koşullarında çalıştılar. Bu, sömürülerinin ürünlerinin emperyalist kârların temel kaynağı olmasından daha çok, harcadıkları emeğin Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’daki ana sermaye merkezleri ile ilgili olmamasıydı-üçüncü dünyadaki milyonlar gibi bu sermayenin olduğu yerlere akın etmedikleri sürece tabii ki.

Bunu, Frank Ve Amin’in iddia ettiği gibi, Üçüncü Dünya’nın tümden bir ekonomik krize girmesi izlemedi. Tam tersine, azgelişmiş ülkelerin bazıları yüksek oranlarda endüstriyel büyüme sağladılar. Özellikle, 1970’li ve 1980’li yıllar boyunca çoğunlukla Doğu-Asya ve Latin Amerika’da ortaya çıkan ve hızla kalkınan Yeni Endüstrileşen Ülkeler (YEÜ) dünya iş bölümünde önemli bir (odak) değişimi(ni) temsil ettiler. Emperyalist merkezin dışında endüstriyel gelişimin ilk aşamaları genellikle öncelerin ithal edilen kaynaklar Mısır’ın sanayi altyapısını kurmak için gerekli makina ve araç gereç alımında kullanılmıştı. Ama sonunda döviz tükendiğinde ithalatın devamı ya rekabet edemeyen bir Mısır endüstrisinin yapacağı ihracatla ya da SSCB’den, pamuk ve pirinç ile ödenmek koşuluyla alınacak borçlarla sürdürülecekti. Nasser’ın devlet kapitalisti politikalarının başarısızlığının ardında Sedat’in infitah politikası; Mısır’ı dünya ekonomisine açma politikası yatar.60

Doğu-Asya ve Latin Amerika’daki YEÜ’ler bu çizgiden önemli bir sapmanın temsilcisidirler. Mao, Nehru ve Nasser otoriter devlet kapitalizmini kurmada Stalin’i izlerlerken, Güney Kore ve Brezilya gibi ülkeler kendilerine dünya pazarını temel alıyorlardı. Son değindiğimiz devletler kendi gereksinimlerini gidermekten çok ihracat amacıyla (bazen neredeyse tüm amaç ihracat yapma oluyordu) sanayi malları ürettiler. Ve genellikle, ciddi devlet kapitalisti yöntemler kullanarak dünya pazarından pay almanın yollarını buldular. Örneğin Güney Kore devleti özel sermaye yatırımlarının alanını merkezden yapılan planlar ile belirledi. Gelişmiş ülkelerin karakteristiği olan bir çeşit ekonomi kurma yerine, elindeki kaynakları ve dünya pazarını göz önüne alarak, başarılı olabileceği bir kaç sektöre özel sermaye yatırımları yöneltilmesini sağladı. Yeni-klasik Okul’un serbest piyasa prensipleri ile çoğu zaman çelişen müdahaleci devlet, dünya pazarından kaçmaktan çok girmek için bir araç olarak kullanıldı.61

Yeni Gelişen Ülkelerin ortaya çıkışı Warren’in iddia ettiği gibi ‘emperyalizmin gerilediği ve kapitalizmin ilerlediği bir dönem’de mi yaşadığımızı gösterir acaba? Üçüncü Dünyadaki bazı devletlerin kısmi olarak sanayileşmesi şüphesizki çok önemli bir olaydır. Bu önem, göreli olarak bağımsız ve yeni sermaye birikim merkezlerinin kristalleşmesini temsil ettiğinden (bu politik değişimin önemine aşağıda değineceğim) ve hem de dünya işçi sınıfının önemli miktarda artmasından sorumlu olduğundandır. Bununla birlikte Yeni Gelişen Ülkelerin ortaya çıkması üçüncü Dünyadaki yalnızca kısmi bir dönüşümü olduğunu da vurgulamak hayati önem taşımaktadır. 1980’de borç krizinin başlaması ile bu çok açık hale geldi. 1970’li yıllarda Batılı bankalar finansal piyasanın uluslar arasılaşmasına katkıda bulundular. Bunun nedeni gelişmiş ekonomilerdeki krizden dolayı yatırım olanaklarının azlığı idi. Böylece ellerinde fazla sermaye (bu sermaye Körfez’den petrol gelirleri olarak akan dövizler nedeniyle çok artmıştı) kalması Üçüncü Dünya’ya açılan kredilerde büyük artışlar oldu. 1979’da ikinci büyük dünya krizinin başlaması borçlu ekonomilerin borçlarını ödeyebilmelerine yetecek miktarda ihracat yapmalarını olanaksız kıldı; sonuç ağustos 1982 tarihinde Meksika’nın borçlarını ödeyemeyeceğini açıklaması ile patlayan krizdi.

Az gelişmiş ülkeler kendilerini yeniden borç alamaz durumda buldular. Üstelik Batılı Kredi kurumları tarafından borçlarını geri ödemeleri için büyük bir baskı altında tutuluyorlardı.62 1987’de borç tutarı 1,089.2 milyar dolardı ve sermaye ithal eden az gelişmiş ülkelerin yıllık brüt milli gelirlerinin yüzde 49.5’ina ulaşmıştı. Sonuç iğrençlikti; 1980’li yıllarda bu ülkeler dışarıya, yeni yatırım ve krediler ile dışsatımlarının toplamından daha fazla para ödediler (Tablo 3’de görüleceği gibi). Üçüncü Dünya’nın büyük kısmı için sonuç ekonomilerinin duraklamaya başlamasıydı. Birleşmiş Milletler 1980’li yılların sonlarında durumu şöyle rapor ediyordu:

‘1970’lerde gelişen ülkelerin hepsinde sermaye ile üretim miktarı arasındaki oran gelişmiş ülkelerdekinden daha hızla artıyordu ve ülkeler arasındaki gelişmişlik farkı azalıyordu. Küçüklü-büyüklü görmezlikten gelinemeyecek bir grup Asya Ülkesi hem verimlilik hem de toplam üretim bakımından gelişmiş ülkelerden daha hızlı büyüyordu. Çoğunlukla Afrika ve Latin Amerika’da olan diğerleri bir yavaş büyüme tuzağına yakalanmışlardı ve uluslar arası ilişkilerde para kazanmıyor kaybediyorlardı.’63

Daha açıkçası, borçlu ülkeler yalnızca Batılı kredicilere kaynak aktarımı zorunda kalmıyorlar, aynı zamanda IMF patentli ve genellikle yerel tüketimi kısmaya ve ihracatı arttırmaya dayanan bir dizi kemer sıkma politikasını; ‘yapısal değişiklik programları’nı kabul etmek zorunda kalıyorlardı. En önemli kurban Saharan Afrika’ydı. 1989 yılında Dünya Bankası şöyle rapor ediyordu: ‘Afrika’lıların çoğu bugün 30 yıl önce oldukları kadar fakirler yine.64’ Kıtanın bazı bölümleri yoksulluğun içine daha da itilmişti-Afrika boynuzu, Angola ve Mozambik’te savaş ve kıtlık yüzbinler hatta bazen milyonlarca ölüme neden oluyordu. Dünya ekonomisi ile kalan bağları çok azdı. Lonrho Mozambik’teki plantasyonlarını korumak için özel bir ordu kiralamıştı. Göreli olarak biraz sanayileşmiş Latin Amerika ülkeleri bile bir ekonomik durgunluk, yüksek enflasyon ve yoksulluk dönemine girdiler. Dinamik Doğu-Asya yeni gelişmiş ülkeleri (Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong’a şimdi Malezya, Tayland ve Filipinler gibi yenileri eklendi)nin durumu, Japonya’dan bölgeye sermaye ihracat akışı ile gerçekten bir istisna olarak görünüyor.

Her şeye karşın borç krizini Üçüncü Dünya’nın ‘bağımlılığı’nın yeni bir biçimi olarak görmek hata olur. James Petras ve Michael Morley Latin Amerika’dan olan sermaye akışını belirtmişlerdi: bu, yerel olarak sahip olunan sermayenin gelişmiş ülkelere doğru akışıydı ve 1985 yılında Latin Amerika’nın 368 milyar dolar olan borcu ile kıyaslandığında 100 milyar dolardı:

‘Latin Amerikalıların büyük çaplı yatırımları ve banka depozitlerinin ABD ve Avrupa’ya ‘gitmesi’ Latin Amerika’da yeni bir sınıf tabakasının doğmasına yol açtı: enternasyonalist kapitalistler! Yerel kapitalistler kendi kaynaklarını uluslar arası bankalara aktarıyorlardı ve karşılığında Latin Amerika Devletlerine kredi sağlıyorlardı. Devletler bu sermayeyi kapitalistlere borç veriyordu. Bu davranış, yerel devletin dış borcu ödemeyi taahhüt etmesi nedeniyle doğan riske karşı özel kapitalistlerin elindeki kaynakları değer yitirimini önlüyordu. Dış borçlanma ve dış yatırım kapitalistlerin sayıca az fakat güçlü bir kesimi tarafından kârlı bir yaşam biçimi olmuştu. Yerel koşullar pek uygun olmadığında kazançlar uluslar arası finansal dolaşım vasıtası ile maksimuma çıkarılıyor; ülke içindeki üretim faaliyetleri ikincil; neredeyse giderek yükselen dış yatırım sermaye ihracını gizleyecek bir bahane haline geliyordu. Koşullar biraz düzeldiğinde sermaye yeniden yerel yatırımlara yöneliyordu.’65

Borç krizi böylece ulus devletler(fakir devletlere karşı zengin devletler) arasında fazla bir çatışmaya yol açmamakta ama ekonomilerini dünya pazarına daha da açarak Batılı banka ve uluslar arası şirketlerle birleşerek sorunlarına çözüm bulmak isteyen ve dünya finansal sistemine giderek daha fazla entegre olmaya çalışan Latin Amerika burjuvazisi nedeniyle bir sınıf savaşına yol açmaktadır. Petras ve Morley’in gözlemlediği gibi, ‘Kemer sıkma’ herkes için değişik anlama geliyor. Sahip olduğu kaynakları gerektiğinde yerel ortamdan çıkarabilen için anlamı farklı, çıkaramayıp IMF’nin kararlarından ve dış borç ödemelerinden doğrudan etkilenenler için anlamı farklıdır.66

3-Sermayenin uluslararasılaşması.

Üçüncü Dünyanın evrimi dünya sisteminin merkezinde dönen ayni türden olayların bir izdüşümüdür-sermayenin uluslar arası entegrasyonunun artması. Bukharin’in emperyalizm tanımındaki iki ana eğilimden söz edebiliriz: birincisi devlet kapitalizmine doğru olan eğilimdir ve 1875-1945 yılları arasında hakimdir. İkincisi ise sermayenin uluslar arasılaşması eğilimidir ve 1945 sonrası giderek artan derecede önem kazanmıştır. Bu konuya fazla girmeyeceğim çünkü daha detaylı olarak geçmiş sayılarımızda incelenmişti.67

Dünya ticaretinin büyüdüğü uzun dönem boyunca, daha önceki yılların krizlerini arttıran ve sermayenin dünya çapında entegrasyonuna doğru giden trendin üç boyutu vardır: birincisi, büyük uluslar arası şirketlerin organize olup, Nigel Harris’in deyimiyle ‘tüm dünyayı kapsayan endüstriyel sistem’in ortaya çıkması nedeniyle üretimin uluslar arasılaşması. İkinci olarak, uluslar arası ticaretin ağırlığının artması Batı kapitalizminin politik birliğininin kurulmasını ve genişletmesini olanaklı kılmıştı ama uluslar arası şirketler arasında bir çok basamaklar konmak pahasınaydı. Üçüncü olarak, uluslar arası finansal dolaşımın gelişmesi ulus devletlerin kontrolü dışında olmaktadır. Bu süreç savaş sonrası ABD’nin dünya finansal sistemindeki kanun tanımayan yargıç rolünü iyi oynayamaması sonucu gelişmiştir ve Regan-Thatcher devrinin karakteristiklerinden olan borsa spekülasyonu ve düzenleyici kuralları kaldırmaya olan aşırı merak yüzünden daha da artmıştır.

Bu değişikliklerin en önemli sonucu ulus-devletlerin kendi sınırları içersindeki ekonomik faaliyetlere yön verme yeteneğinin çok büyük oranda düşmesiydi. Harris’in dediği gibi ‘tek ülkede kapitalizmin sonu’ 1974’lerde ve 1979’lardaki büyük krizlerin ana etkeniydi. Kâr oranları düştüğünde para 1 saniye içinde dünyanın öbür ucuna varabildiğinden Keynesçi talep yönetimi tekniklerinin ekonomik kontrolde etkisiz oldukları kanıtlandı. Sistemin dünya çapında entegrasyonu Miterand hükümetinin 1981-83 girişiminin çökmesinden tutun da, daha önce ‘Laissez faire’ye alabildiğine düşman olan Deng Xiaoping yönetimindeki Çin ve P W Botha yönetimindeki Güney Afrika gibi ülkelerin otoriterlikten uzaklaşmasına kadar kendini çeşitli yollarla duyurdu.

Bununla birlikte, kapitalizmi ulus çapında örgütleme eğiliminde olan bu ekonomiler sermayenin uluslar arasılaşmasından en fazla darbe yiyen ülkelerdi. Doğu Avrupa’daki devrimler ve ayni zamanda meydana gelen SSCB’deki kriz, bürokrasi tarafından yönetilen ekonomilerinin uluslar arası işbölümünün yararlarından uzak kalmaları Stalinist rejimlerin giderek çaresiz kalmasına yol açtı ve sonunda baskı altında parçalandılar. Bu parçalanma bu devletleri dünya pazarına açtı. Dünya tarihinde yeni bir devrin başladığı (Dr. Fukuyama’nın tarihin sonu geldiğine dair orijinal rüyaları istisnaydı tabiki) hepsi için açıktı.68

TEMEL FİKİRLERİMİZ

ONLAR YÜZDE 1
BİZ YÜZDE 99'UZ

KÜTÜPHANE

DSİP Broşürü
BROŞÜRLER - KİTAPLAR

İLETİŞİM ADRESLERİ

DSİP ÖRGÜTLERİ -
ANTİKAPİTALİST ÖĞRENCİLER

FOTO GALERİ

KOŞ, ARKANDA ESKİ DÜNYA VAR

BİZİ TAKİP EDİN

DSİP'i Facebook'ta takip edin Facebook
DSİP'i Twitter'da takip edin Twitter
DSİP'i Youtube'da takip edin YouTube
feedburner Feedburner
DSİP'i RSS'den takip edin RSS