• Anasayfa
  • HABERLER
    • Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Sokakta mücadele, sandıkta HDP!

      Bizler bugün en önemli işimizin, “HDP barajı geçer mi geçmez mi” diye zar atmak değil, HDP’nin barajı geçmesi için atılması gereken adımlara yoğunlaşmak olduğunu düşünüyoruz.

      Şimdi barajı aşma, başka bir Türkiye’nin kuruluşu için mücadele etme zamanıdır.

      Bilgi için: DSİP Seçim Kampanyası

  • DESTEKLEDİĞİMİZ YAYINLAR
  • DESTEKLEDİĞİMİZ KAMPANYALAR
  • KÜTÜPHANE
  • LİNKLER
  • VİDEOLAR

Çrş11222017

Son güncellemeCts, 28 Eki 2017

Back KÜTÜPHANE BROŞÜRLER Alex Callinicos: Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm

KÜTÜPHANE

Alex Callinicos: Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm - Soğuk Savaş Sonrası Emperyalizm

SOĞUK SAVAŞ SONRASI EMPERYALİZM

1-Politika ve ekonomi açısından çoğulcu bir dünyaya geri dönme.

Doğu Avrupa devrimleri dünyanın birbirine rakip iki emperyalist blok tarafından paylaşılması anlamında soğuk savaşın sona erdiğini işaret ediyordu. Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin yerlerine liberal, otoriter, ya da yeni-Stalinist hükümetler geçerek, ekonomilerini dünya pazarına açacak ve Doğu Bloğunun askeri birliği olan Varşova Paktı ile olan ilişkileri koparacak politikalar dizayn etmeye başladılar. Merkezi ve Doğu Avrupanın tümüne yakını aniden Batılıların etkisine girdi. Ayni zamanda çeşitli faktörler-silahsızlanma görüşmeleri, SSCB’deki ekonomik kriz, ABD içinde izolasyonu savunanların yaptığı baskılar, Almanya’nın birleşmesi, ikinci körfez savaşı-birleşince, Avrupa’da merkezi cephelerde büyük kitleler halinde yığılan askeri birliklere gerek kalmayabileceği ortaya çıktı.

Bu arada, Avrupa dışında güçten düşmüş bir SSCB çeşitli bölgelerde Batı’ya tavizler vermeye zorlandı; en önemlileri Çin ve Afrika’nın güney bölgeleri konusunda verildi. Daha önceleri Rusya’nın desteğini alan Üçüncü Dünya rejimleri ve hareketleri şimdi kendilerinin izole edilmiş buldular.

Bu değişimlerin popular bir yorumu, bunların ABD’ye ikinci dünya savaşı sonrası durumla kıyaslandığında şimdi dünyaya daha hakim bir konum sağladığı yönündedir. Özellikle Irak’a saldırının başlangıcında ABD’nin ‘tek başına bir süper güç’ olduğunu iddia etmek popüler hale gelmişti. Pazar günü çıkan Independent gazetesi soruyordu:

‘Almanlar ve Japonlar neredeler şimdi? Körfez’de işadamlarını saymazsak yoktular. Ne kadar zekiler denilebilir; onlar otomobil ve bilgisayar üretmeye alabildiğine koyulmuşken Amerika ve İngiltere Batının yerine fedakârlık yapıyorlar. Ama bu fedakârlığın sonu ne? Amerika ekonomi yönünden üstünlüğünü ve askeri alanda yeteneklerini göstermek isteyebilir. Şu açık olmalı ki; dünyada başka hiç bir ülke teknolojinin bu harikalarını dizayn ederek üretip dünyanın öte ucuna büyük miktarlarda taşıyıp bu denli etkili bir biçimde kullanamaz. Başka bir ülke bunu yapmak istemeyecektir; kendi kendine çeki-düzen vermekle meşgul olan SSCB’de istemeyecektir elbette. Bir süper güç olmanın kriterleri bunlardır. Yalnızca istek ve güç sorunudur ve ABD bunların ikisine de sahiptir.’69

Bu çesit tartışmalar tüm yönleriyle doğru değildir. Doğu Avrupa devrimlerinin ilk etkisi ABD’nin tüm dünya üzerindeki politik ve askeri ağırlığının artması olmuştu. Ama ‘tek süper güce sahip dünya’ya dair sloganlar olayların gerçek eğilimine tamamen ters düşüyor. Stalinizmin yıkılışı dünyanın önemli bir tarihsel olayıdır. Çünkü herşeyden önce savaş sonrası dünyanın tekyönlü bölündüğü devir son bulmuştu ve böylece emperyalistler arası rekabetin çok daha şiddetlenmesinin yolu açılmış; iki süper gücün hakimiyeti yerine, sahneye bir sürü yeni süper güç girmişti. Bu politik dönüşümün ekonomik önkoşulu soğuk savaş döneminde oluştu: göreli olarak gerileyen ABD ve SSCB ekonomisi, diğer bir kaç kapitalist gücün (en başta Japonya ve Almanya) dünya ticaretini giderek hakimiyetleri altına almaları, Yeni Gelişmiş Ülkelerin ortaya çıkışı dünya üzerindeki güçler dengesini değiştirmiş ve 1968’den sonraki yıllarda sistemin dengesizliğini arttırmıştı. Ama emperyalistler arası rekabetin açık hale geldiği yeni dönemin politik biçimi ancak Doğu Blokunun dağılmasından sonra oluyordu.

Şimdi dünya çapında en azından dört önemli aktör vardı. ABD en güçlü devlet olarak kaldı. SSCB ise, yöneticileri imparatorluk içindekileri (başkent çevresi artı Ukrayna ve Azerbeycan gibi ekonomik açıdan hayati önemi olan yöreler) bir arada tutmayı başarabildiği sürece hatıra değer bir güç olarak kalacaktır. Halihazırda dünyanın en büyük ihracatçısı ve Avrupa topluluğu içinde hakim güç olan Almanya, Rusların merkezi ve doğu Avrupa’dan çekilmelerinden sonra Doğu Almanya ile birleşerek yeni bir süper güç olarak yeniden belirmiştir. Japonların ihracata dayanan dinamik ekonomileri 1980’li yıllarda Amerika’nın dış borçları için fon oluşturmak da dahil olmak üzere önemli oranda dış yatırım yapmalarına olanak sağlamıştı. SSCB’nin dünya çapında gerileyen rolü ABD ile diğer Batılı büyük güçler arasında yükselen tansiyonun iyice açığa çıkmasını sağladı-özellikle Almanya yönetiminde Avrupa topluluğu ile. Alman egemen sınıfının politik açıdan kendine güveni Federal Almanya’nın Doğu Almanya’yı şaşırtıcı bir hızla yutması sonucu doruğuna çıktı ve gün geçtikçe Washington’un kontrolünü sarsıyor gibi görünüyordu. Böylece Helmut Kohl birleşik Almanya’nın Nato’da kalp kalmayacağı sorunu Gorbachev ile 1990 temmuzunda yapılan görüşmeler ile ve Bush yönetiminin fikrini almak zahmetine katlanmaksızın çözülüyordu. Daha tehlikelisi, Bonn, Avrupa Topluluğunu aralık 1990’da yapılan GATT toplantılarında radikal davranmaya zorlayarak görüşmelerin çıkmaza girmesinde, 1930’lardaki tarif savaşlarını anımsatarak önemli rol oynuyordu. Son olarak, Almanya ve Japonya’nın Körfez’de ABD politikasına tam olarak uyum sağlamakta çektikleri zorluk Batılı müttefiklerine gösterdikleri ‘sadakatsizlik’ olarak alınıp Amerikan yerel politikasında önemli bir konu haline geldi.

Batılı Kapitalist Güçler arasında hızla artan çelişkiler ABD’nin kendisinin çelişkili pozisyonu nedeni ile vurgu kazandı. 1981-9 arasındaki Reagan yönetimi Amerika’nın ekonomik alandaki göreli düşüşünü önlemeye çalışıyordu. Gerçekte, onların etkili ekonomi politikaları büyük ölçekli borçlanma ile finanse edilen ve giderek artan özel ve devlet harcamalarına dayanıyordu. Bu önlemler ABD’nin rekabet gücünü daha da azalttı ve ikili bir açık yarattı-devlet harcamalarında ve ödemeler dengesinde. Ve böylece Amerika dünyanın en borçlu devleti haline geliyordu. 1980’li yıllarda ABD dünyanın geri kalanından net finans transferine bağımlı hale gelmişti-zengin ve fakir benzeşiyordu. En göze çarpan yerel ekonomik trend borsada ve üretim alanındaki büyük çaplı spekülatif yatırımdı. 1985’de piyasadaki değersiz hisse seneti miktarı çok artmıştı ama 1990 yılına doğru bir tasarruf ve kredi krizi yaşandı, şüpheli alacakların miktarı 500 milyar dolara ulaşmıştı. Dikkate değer bir gelişme de sanayide silah üretiminin yeniden odak noktası olarak alınması ve 1970’li yılların sonlarında Carter yönetimince askeri harcamaların büyük oranlarda arttırılması ve bu artışın Reagan döneminde devam etmesi.70 Bu “askeri keynesyenizm” Amerikanın sanayi ürünlerdeki rekabet gücünü arttırabilecek olan verimli yatırımlardan kaynak aktarımı ABD kapitalizminin uzun erimli sorunlarını daha da azdırdı. Gerçektende, bu ABD’nin giderek ithalata bağımlı hale geldiğini ortaya çıkardı. Kongre için yapılan bir araştırmaya göre, Amerika’nın teknolojik üstünlüğünün en büyük göstergesi olarak sunulan yüksek teknoloji silah sistemlerinin yüzde sekseninde işin önemli kismi Asya’da (genellikle Japonya’da) üretilmektedir.71

1980’li yıllarda ABD askeri cihazının yeniden yapılanması ve genişletilmesi Amerikan egemen sınıfına ekonomik düşüşü telafi etmek amacıyla Batılı kapitalist Blok’un politik ve askeri liderliğine soyunma olanağı verdi.72 Bu stratejiler çeşitli boyutlarda uygulandı. İlkin, SSCB’nin Afganistan işgali ile oluşan gerginlik dönemini Japonya ve Batı Avrupa’yı kendi hattına çekmek için kullandı. (Bununla ilgili örnekler eylül 1981 cuntasından sonra Polonya’ya yaptırımlar uygulanması ve SSCB’in gaz boru hattı projesini sabote etme girişimleridir.)

İkinci ve yukarıdaki örneklerde olduğu gibi fiyasko ile sonuçlanmayan strateji Washington’un sağcı gerilla hareketlerinin gelişimine Üçüncü Dünya’nın genel muhalefetini ekonomi alanında yapacağı baskılarla yıkıma uğratmak amacıyla yardım etmesidir. Bunun örnekleri ise Nikaragua’daki Kontra’lar ve Angola’daki Unita’dır.73 Üçüncü olarak, “Vietnam Korkusu”nu (dışarıda yapılan herhangi bir müdahaleye karşı ülke içinde gelişen muhalefetin baskısı) yok etmek amacıyla yapılan bir dizi girişimi sayabiliriz. Bunun örnekleri ise Lübnan 1982-3, Grenada 1983, Libya 1986, Körfez 1987-8 ve Panama 1989-90’dır.

İran-Irak savaşında Irak’ın kazanmasına yol acan Amerikan deniz kuvvetleri, bu müdahalelerin içinde her ne kadar çelişkili görünse de belkide en önemlisiydi. Her şeyden önce dünyanın petrol kaynaklarının yüzde 54’üne sahip olan körfez; Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’daki bazı yerleri saymazsak, ekonomi açısından dünyanın en önemli bölgesiydi. İkinci olarak, 19789’daki İran devrimi ABD emperyalizminin Vietnam’dan sonra aldığı ikinci yenilgiydi. 1980 yılında Jimmy Carter bu utancı unutmaksızın teorisini açıklıyordu ve Körfezdeki çıkarları tehdit edilirse savaşa gidebileceklerini söylüyordu. Bu politikaya uygun olarak olaylara anında müdahele etmek için “çevik güç”ler kuruldu. Adı merkez komutanlığı olarak değiştirildi ve bu oluşum 1990 yazında Körfez’deki askeri yığınağın çerçevesini oluşturdu. Üçüncü olarak, 1987-8 yılları arasında İran’ın yenilmesinde Reagan yönetiminin kullandığı metotlar -örneğin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin kullanılarak (böylece SSCB ile işbirliği yapma ve onaylarını alma) Amerikan askeri yığınağına legallik kazandırılması ve anahtar rolündeki Suudi Arabistan ve Mısır gibi körfez ülkeleri ile yakın işbirliği yapma- Saddam’la önceleri müttefik olan Bush’un stratejisinin neler olabileceği hakkında bir fikir veriyordu. Vietnam savaşından sonra, içinde kara kuvvetlerinin de yer aldığı bu ilk savaşta uluslar arası kuvvetler arasındaki ABD kuvvetlerinin Birleşmiş Milletlerce ‘legal’leştirilmesini sağlamak amaçlanıyordu. İran nihayet Temmuz 1988’de barış istediğinde Reagan’ın ulusal güvenlik danışmanı olan Robert McFarlane şöyle diyordu: ‘Bu işi nasıl yaptığımızı unutmamalıyız, çünkü tekrar ayni taktikleri kullanabiliriz.’74

Irak’a savaş açarak ayni işi daha büyük boyutlarda ‘tekrar yapma’ya dair Bush’un kararı yalnızca “Vietnam korkusu”nun izlerini silmek ya da Carter doktrinin içeriğinde Körfez’de başka etkin olmasının önlenmesinin yer alması değildir. İkinci Körfez savaşı, Doğu Avrupa Devrimleri ile kızışan emperyalistler arası rekabetin yarattığı kaos ortamının açık bir ifadesidir. Bush ve danışmanlarının bir çok konuşmalarında açıkça ifade ettikleri gibi Körfez’deki savaş kışkırtıcılıklarının amacı Amerikanın dünya çapındaki politik ve askeri liderliğini yeniden sağlamaktır.

Dünya sahnesinden SSCB’nin çekilerek ve kendi iç sorunlarının arasında kalmasının sunduğu olanaktan yararlanan ABD Körfez krizini dünya egemen sınıflarına dünya ekonomisinin sağlamlığının Amerikan askeri kuvvetlerine ne kadar gereksinimi olduğunu kanıtlamaya çalışmak amacıyla kullandı. Bu mesaj inatçı müttefiklerden özellikle Tokyo’ya ve Bonn’a yönelikti, her ikisine de petrol kaynaklarının güvenligini ancak Pentagon’nun sağlayabileceği ve bu nedenle ABD liderliğine daha sadık olmaları gerektiği hatırlatıldı.

Bu taktiğin başarısı, bir dereceye kadar savaşın hangi sonuçla biteceğine bağlıydı. Ama daha savaşın ilk gününden İkinci Körfez Savaşının Batı blokunun arasındaki uzlaşmazlıkları yoğunlaştırabileceğine dair ipuçları vardı. Çatışmalar Washington’un Avrupa ve Japonya’dan savaş giderlerine katılmalarını istemesi ile, bir NATO üyesi olan Türkiye’nin savaşa çekilmesi halinde Almanya’nın yardıma koşmada gösterebilecegi gönülsüzlüğün sezilmesi ile, Fransa’nın savaştan bir kaç gün önceki dönemde takındığı ve yorumcuların yeni bir Pax Amerikana başlangıcı gibi gördükleri karışık tavır ile arttı.75 Işin gerçeği, Bush yönetimi Körfez’deki müttefikleri olan Saudi Arabistan ve Kuveyt gibi ülkelerden 50 milyar dolar olan savaş giderlerinin 36 milyarını toplayabileceklerini ummaları Amerika’nın 1945 yılından beri dünya çapında ekonomi alanındaki hakim konumundan ne kadar düştüğünü gösteriyordu.76 ABD’nin Almanya ve Japonya’ya karşı savaşta müttefikleri finanse ettiği günler epey gerilerde kalmıştı. Noam Chomsky’nin gözlemledigi gibi, Amerika dünyanın jandarması olmak yerine dünyanın tefecisi haline gelmişti. “biz müdahaleleri yapalım, diğerleri parasını ödesinler.”77 İkinci Körfez Savaşı ABD’yi düşüşten kurtarmaktan çok bu süreci hızlandırıyor.

2-Üçüncü Dünya’da alt-emperyalistlerin yükselişi.

Son yirmi yıl içersinde daha çoğulcu bir gelişme ve böylece krizlere daha yatkın bir dünya düzeninin oluşmasında önemli bir faktör alt-emperyalistlerin yükselişidir. Alt-emperyalizm, süper güçlerin dünya çapında olan politik ve askeri hakimiyetlerinden esinlenen Üçüncü Dünya ülkelerinin aynı şeyi bölgesel düzeyde yapmak istemelerinden doğmaktadır. 1945’den beri -körfez savaşı dahil yedi büyük savaşa, ek olarak ta iç savaşlara ve çeşitli muharebelere sahne olan - en karışık bölge olan Orta-Doğu, alt-emperyalist rolünü oynamaya hevesli bir sürü ülkeyi (İsrail, İran, Irak, Mısır, Suriye, Türkiye) barındırma şanssızlığına da sahiptir. Başka yerlerde diğerleri de vardır: Hindistan, Vietnam, Güney Afrika, Nijerya, Brezilya ve Arjantin. Bu güçlerden ikisi olan İran ile Irak arasındaki bir uzlaşmazlık yüzyılımızdaki en uzun süreli bir konvensiyonel savaşa; Birinci Körfez Savaşına(1980-88) yol açtı. Şimdi ise tüm kuvvetleri ile ABD daha önceki savaşın galibine tuzak kuruyordu. Alt-emperyalistlerin yapılarını anlamak, zamanımızdaki emperyalizmi anlamak için girişilecek her çabada temel konu olmaktadır.

Alt-emperyalizm kavramının altında Üçüncü Dünyanın kısmi sanayileşmesi ve dolayısıyla emperyalist merkezlerin dışında yeni sermaye birikim merkezlerinin oluşumu yatar. 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan emperyalizmi göz önüne aldığımızda, gelişkin bir endüstriyel temele sahip olma askeri güç üstünlüğü için bir önkoşul olarak görülüyordu. Tipik olarak böyleydi ama bu evrensel değildi: , Washington’un yönettigi ve Batılıların içinde yer aldığı ticaret ve yardım ambargosu nedeniyle ekonomisi iyice zayıflayan ve savaş nedeniyle de harabaye dönen Vietnam, Amerika’yı yenmesi ile 1975 sonrası Hindiçini’de egemen güç olarak beliriyordu. Ne yazık ki altemperyalistlerin yükselişi Üçüncü dünyada endüstriyel kapitalizmin gelişmesinin politik sonuçları sorununda kendini en açık şekilde gösteriyordu. Solun büyük çoğunluğunca alınan genel tavır bu oluşumların önemini göz ardı etmekti. Tipik olarak bu tavır Üçüncü Dünya’cı ve Sol ulusçuların ortodoksluğunu arttırıyordu. Bu ortodoksluğun dayandığı fikir, yeni sömürgeciliğin zengin ve fakir ülkeler arasındaki ilişkilerde tamamen yapay olan bir değişimi temsil ettiğiydi. Gelişmiş ülkelere ekonomi açısından bağımlı olmaları, yukarıdaki teoriye göre, bu ülkelerin bağımsızlıktan önceki konumları ile aynı durumda bırakılmışlardı. Anayasalarına göre bu “yenisömürge” ya da “yarı-sömürge” ülkeler bağımsız olabilirlerdi, ama dünya çapındaki güç dağılımından doğan gerçek ilişkiler açısından henüz Batılı emperyalist ülkelerin kesin egemenliği altındaydılar. “Alt-emperyalizm” kavramının kökeni bu teorik çerçeve içinden çıkmıştır. Böylece Fred Halliday henüz Maoizm’in etkisi altında ve emperyalizmin amansız düşmanı olduğu 1974 yılında Ortadoğu’da şöyle yazıyordu:

‘Bu bölgedeki emperyalist sistemin dayanıklılığı, genelde halkçı olan ve bölgede önemli rol oynayabilecek kadar güçlü bir dizi orta-gelişmiş kapitalist ülkenin ortaya çıkmasına bağlıdır. Bunlar dünyadaki sömürüye [bölgesel düzeyde] aracılık eden altemperyalistlerdir. Bu devletlerin orduları ve egemen sınıfları emperyalizmin o bölgedeki ana ajanlarıdır. Emperyalizm bunlara temel sağlar ve ayakta durmaları için gizli yardım yapar.’78

Bu çeşit bir yaklaşımının yarattığı güçlük İran İslam Cumhuriyeti ya da Ba’athist Irak gibi emperyalizme meydan okuyan ve hatta Irak’ın yaptığı gibi ABD’ye “emperyalizmin ajanı” deyip savaş açmaya cesaret eden devletleri kapitalist devletler olarak tanımlamakta yatmaktadır. Kısacası bazı Üçüncü Dünya Ülkeleri egemen sınıflarının emperyalist güçlerden hatırı sayılır derecede bağımsızlıkları(otonomileri) vardır. Geçen on yıl içersinde bağımlılık teorisine ve yeni-sömürgecilik gibi ona özgü kavramlara doğan tepki, solun büyük bir kısmının bir diğer aşırı uca kaymalarına neden oldu. Örneğin Bill Warren şöyle diyordu: ‘Bağımlılık kavramı hiç bir zaman kesin [bir kavram] değildir. Bir ülkenin başka bir ülke tarafından tamamen politik kontrol altına alındığı oranda önemlidir.’ Warren’in açıkça belirttiği bu iddianın bir sonucu, Üçüncü Dünyanın gelişmiş ekonomilere bağımlılığının son bulduğu ve politik bağımsızlığının burjuvazi tarafından elde edildiğidir.79 Bu çeşit bir düşünceye paralel olarak İranlı bazı sosyalistler Birinci Körfez Savaşı sırasında ve hatta 1987 yazındaki ABD müdahalesinden sonra bile, İran’ın özde Amerika ile kıyaslanabilecek gelişmiş bir kapitalist güç olduğunda ısrar ederek ‘yenilme’ yanlısı bir tutum takındılar. Mollaların denetimindeki gizli polis teşkilatının elinde türlü işkenceler gören İran solunun nedeni vardı ama bu nedenlerden hiç birine sahip olmayan New Left Review İkinci Körfez Savaşı sırasında benzer bir tutum takınarak şöyle diyordu: ‘Sol, şimdi çölde karşı karşıya gelen bu haydutların hiç birinin askeri emellerine alet olmamalı, hiç bir tarafı desteklememelidir.80

18 milyondan az nüfüslu, kişi başına milli geliri 2140 dolar olan Irak’la, 249 milyon nüfuslu ve kişi başına milli geliri 19780 dolar olan ABD’ni bir tutmada saçma bir yan vardı elbette.81 Öyleyse aradaki farkı tam olarak nasıl ölçeceğiz? Önce Warren ve diğer bağımlılık teorisi karşıtlarının haklı oldukları noktaya değinelim. Her şeyden önce anayasal olarak bağımsızlığa kavuşan bir devlet şüphesizki bağımsız bir kapitalist sınıfın çıkarlarını odak alarak hareket edecektir. En fırsatçı rejimin bile büyük oranda dış desteğe gereksinim duyması sistemin sosyal temelini genişletmekte ve içerisinden devlet gelirlerinin de kesileceği milli geliri arttırmaktadır ve yeni devletin bölgesel temelini sağlamlaştıracak faaliyetler -örneğin okul ya da yol yapımı- de sermaye birikimi için koşulları yaratmaktadır.

Birinci Dünya Savaşında Ortadoğu’nun emperyalistlerce bölünerek çoğu Londra ya da Paris’in güdümünde olan devletlerin yaratılması bugünkü gelişmelerin nedenlerine de ışık tutmaktadır. Böylece Birinci Faysal yönetimindeki Irak’ı yazan Hanna Batatu

‘Hashemite monarşisi yaşamının ilk yirmi yılında İngilizler tarafından yaratılmıştı ama yapısında olan ve buna düşman bir esinle yaşamaya devam etti. Hanedanlığa ait çıkarları ile Pan-Arap hareketin kaderi birbirine karıştığından 1921-39 yılları arası hareketin temel güdüsü bağımlılık statüsünün izin verdiği oranda ulus-devleti Irak’ta geliştirmeye çalışmak.’

Böylece Faysal hayli çeşitli olan nüfusu ulusal bir kimlik kazandırmak amacıyla eğitim sistemini büyük oranlarda genişletti. Nüfusun özelliklerini

Faysal şöyle açıklıyor ‘ yurtseverliğin yokluğu, dinsel gelenek ve boş inançlarla dolu, ortak bir bağın olmaması.’ ve bağımsız devlet gücünün bir aracı olarak orduyu geliştirmeye çalışıyordu. Faysal’ın kurmaya çalıştığı embriyonik ulus devleti zayıflatmak için İngilizler ordunun boyutunu ve bölge valilerin yetkilerini sınırlamaya çalışıyorlardı.82 Ayni süreç Arap yarımadasında da yer aldı. İbni Suud yönetimindeki Wahabi zealots 1920 yılında Mekke’nin yöneticisi ve Faysal’ın babası olan Hüseyin’i alaşağı ediyordu. İbni Suud en az Hashemites kadar İngiliz ajanıydı. Aralarındaki tek fark İbni Suud’un Hindistan Ofisi tarafından, Hashemites’in ise İngiliz dış işlerince finanse edilip silahlandırılmasıydı.83

Ama İbni Suud’un yarattığı devlet (Suudi Arabistan) bile gerici İslam ideolojisine ve hanedanlık polikalarına karşın petrol gelirlerini kapitalist gelişme için kullanmaya muktedir oldu.84

Devleti inşaa etme süreci belirli bir zaman içindi. Bunlar kısmen ekonomi ile ilgiliydi. 1934 yılında Irak’taki İngiliz elçisi şöyle bir rapor yazıyordu:

‘Irak’taki yabancı ticari çıkarlar, İngilizlerle ilişki içinde olduklarından, büyük çoğunlukla İngilizleri ilgilendiriyor; İngilizlerin çıkarlarıdır. Irak’ın dış ticaretinin büyük bölümü İngiliz gemilerince taşınmaktadır. Ülke içindeki yabancı sermayenin neredeyse hemen hepsi İngiliz sermayesi. Ülkedeki her üç bankadan ikisi İngiliz bankası. Tüm önemli sigorta işleri İngiliz firmaların elinde. Baska bir alan; Euphrates ve Tigris Steam Navigation Co. çok önceleri kurulmuş İngiliz şirketleridir ve yalnızca Tigris’te bulunan ve Basra ile Bağdat arasında çalışan tek bir bölgesel rakipleri vardır. Her yerde bu böyledir ve Japonların şiddetli rekabetlerine karşın İngiliz ticari etkisi hakim durumdadır.’85

Ekonomik bağımlılığın bu göstergelerine ek olarak Arap Ülkeleri büyük güçlere resmi politik kısıtlamalar ile de bağlanmıştır. Bu yüzden 1930’daki Anglo-Irak anlaşması, İngiltere’ye hava üsleri ve Irak’ın dış politikasını kontrol etmesi olanağını verecek şekilde 1948’de Portmouth anlaşması diye de adı değiştirilerek yenilendi. Bu resmi bağların ardında emperyalist askeri güç gerçekliği yatar. Mısır Kralı Faruk İngiliz elciliği tarafından önerilen bir başbakan adayını atamayı reddettiğinde, sarayı 4 şubat 1942’de tanklarla çevriliyor, istek kabul olunana dek abluka kaldırılmıyordu. Bu konumda olan devletler anayasal olarak bağımsız olsalar bile gerçekte yarı-sömürgedirler.86

Emperyalistlerin diğer ülkeleri disiplin altına alma yolunda böyle onur kırıcı anılar bağımsızlığın derecesinin oldukça yüksek olduğu zamanlara dek süregeldi. Bunlar anti-emperyalist lafazanlığın, hiç bir yönden yarısömürge sayılamayacak ülkelerde hâlâ niye büyük bir popülist destek gördüğünü açıklamaya yardım etmektedir. Üçüncü Dünya’da alt-emperyalist rolü oynamaya muktedir bağımsız egemen sınıfların ortaya çıkışında hangi güçler etken olmuştur? İlkin, sömürgelerin bağımsızlığa kavuşması gerçekten bir etkendi, çünkü Avrupa’nın sömürge imparatorluklarının yıkılması ekonomi ile ilgilidir. Sömürge ve yarı-sömürgelerin tek tek emperyalist güçler tarafından tamamen kontrolü şimdi yerini, ülkeye yatırım yapmış bir dizi Batılı devletlerden oluşan uluslar arası şirketler yerel devlete vergi toplama ile kendileri arasında bir hareket alanı bırakarak ve böylece yerel sermayenin genişlemesine katkıda bulunarak işlerin daha akışkan olduğu bir sisteme ulaşılmıştır. Güney İrlanda ekonomisinin geçen 50 yıldaki dönüşümü bu tartışmaya uyan bir durumdur: artık İngiltere’ye tarım malları satan bir ülke değildir, 26 eyaleti ABD, Batı Avrupa ve Japon firmalarınca yatırım yapılan bir site haline dönüşmüş ve kimyasal maddeler ile endüstriyel maddelerin ihracatının gıda, içecek ve tutun ihracatını geçtiği bir ülkedir.87

Bunu Batı sermayesi ile çok daha kapsamlı bir işbirliği ve yerel kontrolde olan kapitalizmin genişlemesi izledi. Bu sorunun en dikkatli tartışması Arjantinli iki Marksist tarafından yapıldı: Alexandro Dabat ve Louis Lorenzano. İçinde MAS (Sosyalizm için mücadele) gibi Ortodoks Troçkist grupların da bulunduğu Arjantin solundaki Arjantin’in Batının bir “yarı-sömürge”si olduğuna dair genel yargılara meydan okuyup, ülkenin 1945 sonrası ‘kapitalist gelişmenin tekelci devlet temelini yaşadığını ve bunun 1960’lı yılların sonlarında dış yatırımların azalmasının karakterize ettiğini ve büyüyenin yalnızca devlet müdahalesinin değil devletin sahip olduğu sektörlerde de olduğunu gözlemliyorlardı. Bunun sonucu olarak, ‘burjuvazi bir bütün olarak hakim sınıftı ve onun en önemli kısmı olan ve tarımsal, endüstriyel ve ticari sermayeyi birleştiren modern tekelci-finans burjuvazisi, devlet sermayesi ile sivil-askeri bürokratlar arasında bağı sağlıyordu.88

Dabat ve Lorenza bu nedenle Arjantin’in “bağımlı” bir kapitalist ülke olduğunu reddettiler, yalnızca burjuvazisi komprador burjuvaziydi.

‘Arjantin’in sermaye ve mal(teknoloji de dahil) ithalatı, ihracatından fazladır ve genişletilmiş yeniden üretimle hızlı sanayileşme için buna gereği vardı. Ama 1960’li yılların başlarında, teknolojik ve finansal bağımsızlığı arttıkça, Arjantin kapitalizmi bir ihracat endüstrisi geliştirmeye başladı ve yerel bir sermaye ihracatçısı olarak rolünü güçlendirdi. 1966’dan sonra güçlü askeri devlet cihazı etki alanını Güney Atlantik, Merkezi Amerika ve Güney Cone içlerine doğru genişletirken büyük bir tahıl ihracatçısı rolüne yeniden dönmeyi başardı. Bu tür faaliyetler Arjantin Kapitalizminin “dış” çıkarlarının bir ifadesi olarak görülmelidir. Başka bir ifadeyle içinde finansal, askeri ve ticari faktörlerin önemli ölçüde birleştiği ve dışarıda odaklanan bir genişleme dönemiydi. Bu yüzden Arjantin’i tekelci kapitalist ekonominin gelişmesi ile bölgesel emperyalist özellikler gösteren; finansal, ticari ve teknolojik bagımlılğın birleştiği gelişen yerel bir kapitalist güç olarak nitelemek olanaklıdır.89

Bu analize dayanarak Dabat ve Lorenzane 1982 yılındaki Falklands/Malvinas Savaşı sırasında Arjantin solunun çoğunluğunca alınan tavra saldırdılar. İngiltere’ye karşı Galtieri rejimini desteklediklerinde temel MAS tarafından çok iyi açıklanmıştı.

‘İngiltere emperyalist bir ülkedir, Arjantin ise bir “yarı-sömürge”. Bir emperyalist ülke ile bir yarı-sömürge arasındaki savaşta biz işçiler sömürge olanın yanında yer alırız’.

Bu sol ulusçuluğu reddeden Dabat ve Lorenzane şöyle diyordu:

‘Savaş, anti-demokratik cuntanın iç politikasının ve genişlemeci dış politikasının bir devamıdır. Savaş, adalar üzerinde tarihsel yönetim hakkı olduğunu iddia eden İngiliz emperyalizmine karşıdır ama ne bir sömürgenin mücadelesi ve ne de ezen bir ulusun ezilen bir ulusa karşı olduğu bir savaştır. İki taraf ta bölgesel ya da dünya çapında emperyalist özellikler gösteren, uzun emperyalist geçmişi ve göreli düşüşlerine karşın henüz oldukça güçlü olan kapitalist ülkelerdir. Taraflardan biri ilerici diğeri gerici degildir. Gerici olan taraflardan etkinliğini arttırma çabasında, diğeri ise geçmişte kalan görkemli imparatorluğunun son parçalarını bir arada tutma derdindeydi.90

Falkland Savaşının bu doğru analizini genellersek; kapitalist gelişmenin emperyalizmin ortaya çıkısına yol açan aynı sürecin şimdi alt-emperyalizmi yarattığını söyleyebiliriz. Emperyalist sistemin merkezlerinin dışında yeni sermaye birikim merkezleri belirdikçe; Lenin,

Bukharin ve Hilferding tarafından tespit edilen tekelciliğe, finans ve devlet kapitalizmine doğru eğilim Üçüncü Dünyada endüstrileşmeye yol açan devlet müdahalesi şekline bürünmüştü. Endüstriyel kapitalizmin genişlemesi kaçınılmaz olarak ulusal sınırları dağıttı ve rakip alt-emperyalistler arasında yerel mücadelelere neden oldu. (Örneğin Türkiye ve Yunanistan, Hindistan ve Pakistan, İran ve Irak arasında uzlaşmazlıklar). Genellikle bu çeşit rekabetin olmadığında tek bir altemperyalizmin bölgesinde giderek büyüdüğü görülür. (Örneğin Güney Afrika Afrika’nın güney bölgesinde ve Avustralya Pasifik’in güneylerinde.)91

Bu analiz gerçeği büyük bir kısmını kapsamasına karşın, bunu değerlendirmek önemli. Alt-emperyalistlerin yükselişi bir boşluk içinde yer almadı. Ne de aralarında çeşit farkı olmayan sadece güçlerine göre sıralanan kapitalist ülkeler tarafından yaratılmadılar. Dünya endüstriyel üretiminin ve askeri gücünün hala ezici büyüklükte bir kısmı Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Japonya ve SSCB’de bulunmaktadır. Gerçektende 1984 yılında az gelişmiş ülkelerin dünya endüstriyel üretimindeki payları yalnızca yüzde 13.9’du. 1948 yılında bu oran yüzde 14’tü ve bu, büyük bir krizin ve İkinci dünya savaşının yer aldığı bir dönemde gerçekleşmişti. Sonraki 1950’li ve 1960’li yılların uzun büyüme döneminde ise dünya endüstriyel üretimindeki payları düsmüştü.92 Ekonomik gücün eşitsiz dağılımı devletlerin içinde var olan politik-askeri hiyerarşide ve özellikle Batılı emperyalistlerin hakimiyetlerinde kendini gösterdi. Üçüncü Dünya’da yerel güç’lerin ortaya çıkışı bu hiyerarşiyi yok etmedi yalnızca değiştirdi. Gerçektende, (alt-emperyalizmin yükselişinde Üçüncü faktör olan) super güçlerin politikaları ile bazı orta büyüklükteki devletin bölgesel düzeyde hükmetme mücedelesine göz yummaları bu sürecin yaratılmasında önemli rol oynadı.

Bu yüzden “alt-emperyalizm” kavramının kökenini, kendini Vietnam korkusundan kurtarmak isteyen Amerikan kapitalizminin izlediği politikalarda aramak gerekir. Temmuz 1969’da açıklanmasından sonra Nixon kuramı olarak anılan yazılarda Üçüncü Dünya’daki Bati çıkarlarını bir kısmını savunma görevi bundan böyle büyük güç’lerden askeri ve ekonomik yardım alan yerel güç’lerce üstleniliyordu. Şah yönetimindeki İran, politik olarak zayıflamış emperyalizm’den doğan boşluğu sanayileşen bir Üçüncü Dünya Ülkesinin doldurma çabalarının en açık şekilde görülebileceği bir örnektibu örnekte İngiltere’nin 1971’de Suez’in doğusundan tamamen çekilmesinden sonra Körfezde oluşan boşluk söz konusudur.93 Daha genel olarak Alt-emperyalistler bu yerel hükmetme rollerini oynamayı kapitalizmin belli bir gelişme düzeyinden esinlenmezler, esinlenme nedenleri en az bir ya da iki süper gücün onları desteklemeleridir.

Genellikle bu destek dünyadaki en güçlü emperyalist devlet ve yerel güç’lerin patronu olan ABD’den geliyordu. Ama Vietnam’a yapılan Sovyet yardımı sayesinde Hanoi Hindiçin’e hükmetmeyi başardı. Hindistan ise kendisi ile iyi ilişkiler kurmayı planlayan iki süper güç arasında manevralar yaparak Güney Asya’ya hakim güç haline geldi.

Bu analizi alt-emperyalistlerin, kendilerini destekleyen süper güçlerin yalnızca kuklaları oldukları şeklinde tamamlayamayız. Bazı devletlere bölgelerinde rol oynamaya izin veren düzenlemeler genellikle patronun ajanını denetlendiği türden bir zeminden çok, iki (emperyalist ve Alt-emperyalist) egemen sınıfın çıkarlarının uyuşmasına dayalıdır. Çıkarlar uyuşabilir de, çatışabilir de. Bu yüzden, ABD askeri ve ekonomik yardımına doğrudan bağlı olan Alt-emperyalist İsrail’in bile Washington’u reddettiği anlar az değildir.(ABD yardımı 1986’da doruk noktasına 4.2 milyar dolar ile vardığında İsrail’in brüt milli gelirinin yüzde 18’ine varmıştı.) Şamir yönetiminin Filistin sorunu konusundaki inatçılığı, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinden daha bir kaç hafta önce ABD devlet sekreteri James Baker’ı kızdırmış ve duyduğu hayal kırıklığını açıkça belirtmişti. Ne yazık ki alt-emperyalizmin bağımsızlığının sınırları vardır ve sınırlar aşıldığında büyük güçlerle direk çarpışmaya yol açabilir.

Ancak bu bağlamda ele alındığında Körfez’de son 10 yılda gelişen olaylar anlaşılabilir. 1978-79’daki İran devrimi ABD’yi bölgedeki en güçlü müttefikinden etmişti. Washington Şah’ın yerini almak isteyen Ba’athist Irak rejimine ister istemez yöneldi. Bu doğrultuda evrim geçiren Amerikan politikası bazı sosyalistleri yanılttı ve 1980-88’deki Birinci Körfez Savaşını 1914-18’in dar bir bölgede kopyası, iki alt-emperyalist her iki yanın işçilerince de ‘yenilmeci’ bir tutum takınmaları gereken iki alt-emperyalist ülke arasındaki bir mücadele olarak gördüler. Dilip Hiro ABD’nin tavrını şöyle özetliyordu:

‘Siperler güçlerin dengelenmesinden doğan durgunluk olduğu sürece Washington çatışmada yansız görünmeye çalışıyordu. Ama 1983 sonlarında savaşta İran’ın giderek üstünlük kazanması üzerine ABD tavrını değiştirdi ve Irak’ın yenilmesinin çıkarlarına aykırı olacağını açıkladı. 1984 Majnoon adaları, 1986 Fao, 1987 Shalamanche ve bunlar gibi her İran askeri başarısına karşılık Washington Bagdat’a yaptığı desteği arttırdı ve İslam Cumhuriyetine karşı yeni bir cephe açmak ya da başka bir pratik amaçla kullanmak üzere Körfez’de daha önce eşi görülmemiş boyutlarda yığınak yapıyordu.94

Birinci Körfez savaşında İran’ın yenilmesi bölgesel çatışmalarda ABD emperyalizminin sonucu belirleme gücünün acı bir gösterimiydi. Washington’un desteğiyle savaşı kazanan Irak’ın şimdi ABD tarafından ezilmesi Amerikan askeri gücünün çok daha barbarca bir gösterisiydi. Kuveyt’in Irak tarafından işgali Birinci Körfez Savaşının direk bir sonucuydu. Çünkü Ba’athist rejim savaştan miras kalan ekonomik krizi çözmeye uğraşıyor; Kuveyti ve onun petrol yataklarını ele geçirerek bölgedeki hakimiyetini güçlendirmeye çalışıyordu. İkinci neden ise ABD elçisinin 25 temmuz 1990’da95 Irak’a Arap ‘Ülkelerinin kendi aralarındaki çatışmalarında, örneğin sizin Kuveyt’le olan sınır uzlaşmazlığınız da bizim söyleyecek sözümüz yok’ diyerek yeşil ışık yakması ve Saddam Hüseyin’e sürekli yanlış anlamaya meydan verici ve cesaretlendiren mesajlar yollamasıydı.

Yukarıda tartışılan nedenlerden dolayı Bush yönetimi bu istilanın savaş ilanı için yeterli bir neden olduğuna karar verdi. Bunun bir sonucu olarak emperyalist bir devletle alt-emperyalist bir devletin farkı hiç kuşkuya yer kalmayacak şekilde görüldü.

3- Ulus-devlet ile dünya pazarı arasındaki çok tehlikeli denge:

Sermayenin uluslar arasılaşması, daha önce gördüğümüz gibi savaş sonrası emperyalizme özgü ekonomik ve politik düzenlemeleri yıkan en önemli faktördü. Bununla birlikte bu eğilim hem Tim Congdon gibi yeni-liberaller hem de ulus-devletin gerçekte kaybolduğunu işaret ettiği şeklinde bazı sosyalistlerce yanlış yorumlandı.96 Böyle tartışmalar yanıltıcıdır. Sermayenin dünya çapındaki entegrasyonuna doğru olan ve yukarıda değinilen bu eğilim geçen elli yıl içersinde devletin kendi sınırları içersindeki ekonomik faaliyetleri denetleme yeteneği tarafından ciddi olarak düşürülüşü. İçerdeki özel kapital emekçilerin direnişini kırmada, ekonomik krizlerin etkisine karşı, dış sermayenin rekabetine karşı kendini korumakta ulus-devlet’e dayanmaya devam ediyordu.

Ekonomi alanında bu çok açıktı. Bu yüzden olayın bu yönüne fazla değinmeyeceğim. Zaten Chris Harman tarafından geçen sayılarımızda tartışıldı ve gelecek sayıda bu konuda uzunca bir inceleme yer alacak.97 Yüksek devlet harcamaları ve ABD’den İngiltere, Japonya ve en sonunda da Almanya’ya büyük kredi olanaklarına dayanan Klasik Keynesci politikaların her yerde uygulamaya konmaksızın 1979-82 krizinin etkilerinden Batı ekonomilerinin yavaş yavaş kurtulmaları olanaksızdı. Ekim 1987’de borsaların çöküşü ile dünya finansal sistemi yıkımdan ABD federal reserv bölümünün ve Batı merkez bankalarının müdahalesi ile kurtarılabilindi. Bati kapitalizminde devletin ekonomide oynadığı rol düşürüldü ve yeniden yapılandırıldı ama ortadan kaldırılması ya da kaldırılabileceği sadece monetaristlerin beyninde olan bir fantaziydi. Sermayenin uluslar arasılaşması ile yoğunlaşan rekabet bir şey yaptıysa o da dünya burjuvazi içindeki ulusal çeliskileri daha da azdırmıştır. Bunun en iyi kanıtı dünyadaki en büyük ekonomilerin kendi çevrelerinde bölgesel ticaret blokları yaratma eğilimleridir. Almanya’nın ticaret ve yatırımlarda Avrupa topluluğunun ekonomi alanında daha fazla entegrasyonu için harekete geçmesi için atılan adımlarda bu en açık şekildedir. Neredeyse tamamen Avrupa kıtasında yoğunlaşmıştır.

Ama son bir kaç yıl içersinde Japon sermaye ve mallarının Doğu Asya’ya çok büyük miktarlarda akması ve ABD’nin Kanada ile Meksika’ya serbest ticaret anlaşmasına katarak bir Kuzey-Amerika ticaret bloğu kurma çabaları arasında şaşırtıcı benzerlikler vardır.98

Aralık 1990’da GATT görüşmelerinin sonuçsuz dağılışı 1930’lardaki gibi dünya pazarının yeniden korumacı bloklara ayrılabileceği tehlikesini açıkça gösteriyor. Bununla birlikte, bu sürecin yinelenmesi pek olası değil çünkü dünya çapındaki ekonomik entegrasyonun derecesi çok daha yüksek. Örneğin Japon sermayesi savaş zamanı oluşan ve ekonomi yerine askeri birliği öne çıkaran Büyük Doğu-Asya karşılıklı yardım cephesini yeniden yaratmaya uğraşmıyor. Bunun yerine ABD ve Batı Avrupa’ya doğrudan yatırımı arttırıyor; ayni şekilde Japonya ile büyük çaplı bir ticaret savaşı Amerikan sanayiinin mikro-elektronik parçalar alanındaki ana kaynağından edebilir. Batılı rakip ticaret bloklarının oluşması hem dünya ekonomisini bozulmaya hem de özel sermayeleri düşmanca bir dünyada kendi ulus-devletlerinden çıkarlarını savunmasını istemeye hizmet ediyor.

Burada can alıcı sorunlardan biri bu oluşumların, süreç, trend devletler arası askeri çatışmalardaki izdüşümleridir. Congdon’un ‘uluslar arasındaki uzlaşmaz askeri çelişkiler boş laf haline geldi’ şeklindeki öngörümleri boş laf haline geldi. Çünkü günümüz koşullarında sermayenin uluslar arasılaşmasının kendisi oldukça saçma görünüyor. Rekabet eden sermayelerden ve bölünmüş rakip ulus-devletlerden oluşan bir dünya sistemi olduğu sürece savaş, anlaşmazlıklarda son arabulucu olarak kalacaktır. Ya ‘yeni dünya düzeni’ndeki askeri çatışmalar konusunda ne söylenebilir? Olayları tam değerlendirmek için gelecekteki gelişmeleri izlemek gerekiyorsa da bir takım noktaları belirtebiliriz.

Herşeyden önce süper güçlerin arasındaki silahlanma yarışı bitmedi ve bitmeyecek. Avrupalı iki büyük askeri koalisyon olan Nato ve Varşova Paktı’nın dağılması ABD ve SSCB’nin silahsızlandığı anlamına gelmemektedir. Bunun aksine John Rees’in gösterdiği gibi her iki ülke de İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi büyük ölçekli bir tank savaşı yerine yüksek teknolojinin kullanılacağı bir savaşa hazırlık için silahlı güçlerini modernleştirmek ve yeniden örgütlemek ile uğraşmaktadırlar.99

SSCB’nin Doğu Avrupa’daki imparatorluğunu kaybetmesi ve üçüncü dünyadaki mevzilerinden çekilmesi Moskova ile Waşington arasında tam bir çıkar uyuşması yaratmadı. Bunun aksine Körfez’deki Amerikan politikasına SSCB’nin desteklemesinde tek nedeni Batılıların iyi niyetlerine aşırı derecede bağımlı olduğunu gösteren deliller vardı. Aynı zamanda SSCB’nin uzun yıllar müttefiki olan İslam Cumhuriyetlerini ABD’nin yakıp yıktığını görmekte çok az çıkarı olacaktı. Süper güçler arasındaki uzun dönemli uzlaşmaz çelişkiler var olacaktır ve aralarındaki silahlanma yarışının körükleyecektir.

İkinci olarak, ABD dünya kapitalist sınıfın lideri olarak SSCB İkinci Dünya Savaşı sonrası etki alanına dahil ettiği yerlere el atarak zayıflığından yararlanmaya çalışıyor. Bununla birlikte Amerikan kapitalizminin ekonomi alanındaki düşüşü ve finansal bağımlılığı, dünya çapında hakim rolü oynayabilmesi için askeri gücüne dayanmasını gerektiriyor; 1940’larda olduğu gibi dünyanın en büyük üreticisi değildi artık, ama dünyanın jandarmasıydı. Kimse Paul Kennedy’nin The Rise and Fall of the Great Powers (Büyük Güçlerin yükselişi ve düşüşü) adlı kitabında varsaydığı gibi ekonomi alanındaki üstünlük ile askeri güç arasında mekanik bir ilişki varsaymamalı, Körfez Savaşının sonu nasıl biterse bitsin bu dönemin içinde var olan çelişkilerin kendi kendilerini giderek duyuracaklarını öngörümlememelidir.

ABD hegemonyasını yeniden inşa etmek isteyen Bush’un çabaları büyük oranda zamanımızdaki emperyalizmin en önemli özelliğine alınan bir tavırdır-dünyadaki olaylara müdahalede Almanya ve Japonya’nın ağırlığının artmasının da temsil ettiği gibi hem ekonomi açısından hem de politik yönden çok yönlü bir dünyaya geri dönmek. Buradan Üçüncü bir nokta yükseliyor: Savaş sonrası emperyalizm, daha önce değindiğimiz gibi, ekonomi alanında rekabet ve askeri rekabetin kısmi olarak ayrılması özelliğini gösterir-Amerikan, Japon ve Alman firmaların pazar için rekabeti bu ülkeler arasında bir savaşa yol açmaz. Süper güç blokların çöküşü ekonomik ve askeri rekabetin yeniden entegrasyonuna mı yönelmeye eğilimlidir? Japonya ve Almanya ekonomi alanında süper güç olmalarıyla beraber askeri alanda da mı süper güç haline geliyorlar? Bu soru uluslar arası akışkanlığın bugünkü düzeyinde yanıtlanması özellikle çok zor olan bir soru. Ama yine de kesin olarak söylenebilecek şeyler var. Göstergeleri gören biri yanıt ‘evet’ olmalı diye önerebilir. Japonya şimdiden dünyanın Üçüncü büyük askeri harcamalarını yapan bir bütçeye sahip. Almanya, Doğu Avrupa ve SSCB konusunda kendi politikalarını uyguluyor, bundan da öte, Avrupa Topluluğunca bugünlerde tartışılan dış politika ve savunma konularında koordinasyonunda daha fazla entegrasyon sorunudur ve bu adım Almanya’nın etkinliğinin çok artmasına neden olabilir. Newsweek dergisi 1991 yeni yıl sayısında hem Almanya hem de Japonya’nın gelecek bir kaç yıl içersinde nükleer silahlara sahip olacaklarını öngörümlüyordu.

Yine de Körfez Krizi Japonya ve Almanya’nın iki ana askeri güç haline gelebilmelerinin önünde ne denli ciddi engellerin bulunduğunu gösterdi. Kriz sırasında her iki devlette çok az rol oynamışlardı. Bunun nedeni kısmen ülke içindeki muhalefetin dış askeri müdahalelere pek sıcak bakmayışı ve kısmen de Irak’a karşı girişilen uzun erimli operasyona yardım edebilecek ekiplerinin (Özellikle Almanların) olmayışındandı. Daha zayıf kapitalist ülkeler olan ama göreli olarak büyük çaplı askeri kurumları olan İngiltere ve Fransa dünya çapındaki eski emperyalist rollerinin izlerini korumak için ağırlıkları daha çok koydular, biri Washington’un eski emir eri olarak geleneksel ‘Atlantik’ politikasını uygulamaya çalışıyor diğeri ise Amerikan kampına tamamen katılmadan önce iki anlamlı laflar ediyor, kaçamaklı bir dil kullanıyordu. Japonya ve Almanya’nın Körfez’de göreli olarak küçük bir rol oynamalarının ardında uzun dönemli bir eğilim yatar. Dünya pazarlarında aslan payını kapmalarının nedeni düşük düzeyli olan askeri harcamalardır. Eğer askeri harcamaları fazla olsaydı bu avantajı kullanamayacaklardı. Bunun sonucu olarak ABD’nin ana askeri rolü oynadığı dünyamızda Batılı müttefikler arasındaki iş bölümü sonu gelmez çatışmalara yol açacaktı.

İkinci Körfez savaşının başlaması ile faturayı kimin ödeyeceğine dair şiddetli bir kavga kopması için yeterli bir neden olmuştu. Ama savaş yalnızca ABD ve onun Batılı ekonomik rakipleri arasındaki tansiyonu üzerine basarak belirtmekle kalmıyor ama ayni zamanda Avrupa topluluğu içinde silahlı kuvvetlerin kullanılmasını savunanlarla (en başta İngiltere ve Hollanda) diğer üyeler arasında da tansiyonun yükseliyor ve ilerde Avrupa entegrasyonu üzerine görüşmeler yapıldığında bu çelişkiler kendilerini daha da hissettirecekler gibi görünüyordu.

Bu yüzden Alman ve Japon egemen sınıflarının ekonomi alanında güçlerini askeri alanda güçlü olmak amacıyla dönüştürmeye her girişimleri daha yeni ulaştığımız soğuk savaş sonrası dünyanın geride kaldığına dair bir yeni kanıt oluşturuyor. süper güç bloklarının dağılması büyük savaşları olanaklı kılıyor. Avrupa’nın paylaşılmasının tamamlanması ve SSCB’nin 3. dünyadan çekilmesi süper güçlerin askeri çatışma şansını kısa erimde azaltıyor. Ama ayni zamanda soğuk savaşın devletler üzerine koyduğu kısıtlamalar da kalktı. Bugünkü Körfez krizi süper güçlerin arasındaki tansiyonun yüksek olduğundan 10 yıl önce meydana gelemezdi. Moskova kendine Ortadoğu’da henüz en yakın müttefik saydığı Irak’ı ve Saddam Hüseyin’i Kuveyt’e saldırmaktan alıkoymaya çalışacaktı.

Washington ise SSCB ile doğrudan bir çatışmayı önlemek için ekim 1962 Küba füze krizinde yaptığı gibi istilaya karşı tavır almakta daha tedbirli olacaktı. Akışkanlığın böylesine yükseldiği bir dünyada yerel güçler riske girmekte daha cesaretli görünüyorlar ama bu dönüşte SSCB’nin Üçüncü Dünyada ve Doğu Avrupa’da yokluğundan Amerikanın çok daha barbarca bir tepki göstermesine yol açabilir.

Akışkanlığın böylesine yükseldiği dünyamızda yerel güçler riske girmekte daha cesaretli görünüyorlar ama bu, dönüşte SSCB’nin Doğu Avrupa ve Üçüncü Dünyadan çekilmesinden yararlanan Amerika’nın çok daha barbarca bir tepki göstermesine yol açabilir. Zamanımızdaki körfez krizi gibi olmayan Batılı emperyalistlerin doğrudan katılmadıkları bir çatışmayı bir alt-emperyaliste havale ettiklerinde sonuç insanlık için çok kötü olabilir. Süper güçler arasındaki bir savaşın gölgesi pek fazla ya-kın görünmezken, Üçüncü Dünya’da nükleer silahların çoğalması (İsrail, Güney Afrika, Hindistan ve Pakistan böyle silahlara sahip olduğu bilinen ülkeler arasındadır) nın anlamı ilk bölgesel nükleer savaş’ın fazla uzaklarda olmadığıdır. Savaş’ın dünya yüzünden silindiğine ya da ‘moda’sının geçtiğine dair hiç bir belirti yok.

TEMEL FİKİRLERİMİZ

ONLAR YÜZDE 1
BİZ YÜZDE 99'UZ

KÜTÜPHANE

DSİP Broşürü
BROŞÜRLER - KİTAPLAR

İLETİŞİM ADRESLERİ

DSİP ÖRGÜTLERİ -
ANTİKAPİTALİST ÖĞRENCİLER

FOTO GALERİ

KOŞ, ARKANDA ESKİ DÜNYA VAR

BİZİ TAKİP EDİN

DSİP'i Facebook'ta takip edin Facebook
DSİP'i Twitter'da takip edin Twitter
DSİP'i Youtube'da takip edin YouTube
feedburner Feedburner
DSİP'i RSS'den takip edin RSS