Temiz toplum, temiz siyaset, temiz bir miting!

SOSYALİST İŞÇİ
Tipografi
  • En Küçük Küçük Orta Büyük En Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Peker videolarının izlenme sayısı 85 milyonu geçmiş. Son video iktidar açısından tehlikeli sularda seyahatin başladığının işareti. Ben sabah erken kalkıp videoyu izlediğimde benden önce 216 bin kişinin izlediğini görüp hayrete düştüm. 216 bin kişi ABD ve Türkiye tarafından aranan bir suçlunun İçişleri Bakanlığı'na çağrılıp hakkında tahkikat başladığının ve “çaktırmadan” yurtdışına çıkması gerektiğinin söylendiğini öğrendi.

Milyonlar Youtube’da

İlerleyen saatlerde videoyu izleyen sayısı yarım milyona yaklaştı. Bu yarım milyon insan, Ziraat Bankası’nın Demirören grubuna Doğan Medya’yı satın alması için verdiği 750 Milyon dolarlık krediyi ödemediğini öğrendi.

Bu yarım milyon insan, bilgileri, dedikoduları eşiyle dostuyla Pazar kahvaltısından sonra çeşitli sosyal medya hesapları ve grup yazışmalarıyla paylaşarak AKP’nin seçim kampanyasında vatandaşlara ücretsiz dağıttığı kahvelerin Peker’in sahibi olduğu fabrikadan parası verilmeden alındığını konuştu.

Twitter’da en çok izlenen haber oldu. (Bu arada Peker acaba nasıl kahve şirketi sahibi oldu? Bazı internet sitelerine göre, bu soruya verilecek ilk yanıt, Peker’in AKP seçim stantlarında dağıtılan kahveleri üreten fabrikasının arkasında bir marka hırsızlığının yattığı gerçeği var)

Milyonlarca insan Peker’in böbürlenerek “ben hiçbir milletvekiline on bin dolar vermedim” dediğine tanıklık etti. Ama daha fazla verdiğini söyledi, kızdığı mesele, kendisine on bin dolar gibi küçük bir meblağlın yakıştırılmasıydı.

Bir pazar sabahı milyonlarcamız devlet tarafından aranan bir suçlunun otelinde pahalı özel cipleriyle dolaşan bazı hakimlerin, gazetecilerin “bedava tatil” yaptığını öğrendik. Adı geçen otelde daha ‘kimler kimler’in kaldığı ve bir gazetecinin otel faturasının 106 bin TL olduğunu duyduk. 

Bu açıklamalar o kadar sert ki sahiden de her bir videonun içinden bir Susurluk kazası sonrası ortalığa saçılan çürüme kanıtı kadar kanıt boca ediliyor üzerimize.

Ya Peker!

İlk dikkat çeken, sıradan bir “iş insanı” olmayan Peker’in tonla para dağıttığı. Öyle bir rejim ki karşımızdaki bir suç örgütü reisi milletvekillerinden gazetecilere kadar geniş bir ağa binlerce dolar akıtabiliyor ve kızdığı tek nokta, verdiği paraların küçük gösterilmesi. Asgari ücretin 2825 TL, yani 325.5 dolar olduğunu düşünüp, buna çalışan nüfusun yüzde 50’sinin asgari ücret aldığını eklersek, araba bagajlarına bir seferde atılan 300 bin dolarların ne kadar büyük miktarda paralar olduğu anlaşılır.

Peker’in bir fabrikada yevmiye karşılığı çalışmadığını bildiğimize göre bu kadar parayı nasıl kazandı ve siyasal iktidarın bu zenginleşmede rolü ne oldu?

Peker’den neredeyse hoşlanmaya başlayan insanların, özellikle muhalefet kanadında yer alanların, burada bir saniye düşünüp durması gerekir. Bu, Peker’in anlattıklarını önemsiz kılmak için vurgulamaya çalıştığım bir nokta değil, anlatmadıklarını ya da anlatırken gizlediklerini düşünmek açısından gerekli. Peker gibi birisinin mevcut siyasal çürüme hakkında açıklamalarda bulunması elbette çok önemli, “içeriden bir ses” o ve şu anda içeride olanları allak bullak ettiğini öngörebiliriz. Ama unutmamak gerekir ki asıl derdi hala “içerde” olmak olan birisi. O yüzden her ifşası mesajlarla dolu ve zaman zaman bazı konuları örtmeye, çarpıtmaya başladığını da görmek lazım. 

Üstelik, laf aralarında gündeme getirdiği Kürt sorununda çözüm süreci meselesine bakışı da sürece baştan sona düşmanlıkla dolu olduğunu ve iktidar ittifakının en milliyetçi unsurlarına çözüm sürecini bitiren iklimin başrol oyuncularından birisi olmakla caka sattığını da görebiliriz. 

İktidarın çaresiz sessizliği

Dikkat çeken ikinci nokta ise her bir ifşa bir Susurluk kazası gibi devlet-mafya-siyaset ilişkileri konusunda tonlarca bilgiyi ortaya saçarken, iktidarın, sanki bu olaylar başka bir ülkede, bir komşu ülkede yaşanıyormuş gibi yapma beceresi. Derin bir sessizlik var devletin zirvelerinde. Sessizlik ya da adı geçen, Peker tarafından “yıpratılan” iktidar unsurlarının zorunlu bir şekilde sahiplenilmesi ve yeniden sessizliğe bürünülmesi, HDP’nin ifşalarla ilgili soruşturma önerisinin görmezden gelinmesi, hiçbir devlet kurumunun, müfettişliklerin, yargı alanında yetkili savcıların, mahkemelerin harekete geçmemesi, iktidarın 9 şiddetindeki bir depremden hareketsiz kalırsa kurtulacağını düşündüğünü gösteriyor. Oysa bina öyle bir sallanıyor ki siz “şahsi” hareket etmeseniz de binayla beraber hareket halindesiniz. Fakat ilginç olan şu, depremde panikle onuncu kattan aşağı da atlamıyor iktidar, hareket de etmiyor. Açık ki depremin bir süre sonra sona ereceğini düşünüyorlar. Burada da iki etken var: Birisi, Peker’in ifşa ederken bir sınırı geçmemeye özen göstermesi. Bu, depremin yıkıcı evreye gelmeden biteceği inancını gösteriyor. Diğer ve asli etken ise iktidarın kımıldayacak halinin olmaması. Paralize olmuş olması. Atacağı her bir adımın öngörülemez siyasal sonuçlar yaratacağının farkında olması. Herkesin herkes hakkında kayıtlarının olduğu ve eşi benzeri az görülür bir çürüme ortamında kimse kimseyi görevden alamaz. 

Çürümenin boyutlarını gösteren bir gelişme, eğer doğruysa, bir AKP milletvekilinin Peker’i arayıp, ABD ajanlığıyla suçlanmak istemiyorsa Erdoğan’la ilgili videoyu çekmesini ertelemesini istemiş olması. Doğrudan bakanlık, hatta iktidarın tam merkezi tarafından suçlanan ve avukatlarına pasaport yasağı konulan birisi bir milletvekili tarafından aranıyor, video çekme ricasında bulunuluyor.

Bunlar, normal olarak görülüyor.

O vekil, ben böyle bir şey yapmadım demiyor.

Kaydedeni kaydedenin kaydedildiği bir kayıt ortamı

AKP’liler ve adı geçen vekiller 'biz böyle kahve ya da paralar almadık' diyemiyorlar. Belli ki herkes sadece kayıt yapmamış, karşısındakinin kendisini kayıt altına aldığını da biliyor. Son dönemin popüler gramer zorlamasıyla ifade edersek, onları kayıt altına aldık-onlar da bizi kayıt altına aldılar-onlar bizim onları kayıt altına aldığımızı biliyorlar-biz onların bizi kayıt altına aldığını biliyoruz-onlar bizim onların bizi kayıt altına aldığımızı bildiğimizi biliyorlar… bu ilişki şeklinin bir yerden çatlaması kaçınılmaz. Hem videolarındaki ton değişikliğiyle zaman zaman açıktan pazarlık yaptığı düşüncesini uyandıran Peker, hem Peker’in adını verdiği çek-senetten uyuşturucu dünyasına kadar her yeri kaplayan mafya elemanları, hem en başta Mumcu ve Adalı cinayetleriyle başlarını yakacakmış gibi yaptığı Ağar ve Eken gibiler hem de iktidar blokunun çeşitli mevki ya da mevzilerine tutunmuş olanlar şunu bilmeli ki tencere basınçtan patlamak üzere ve şimdi üzerimize boca edilenler basıncı daha da artırıyor. Hiçbir tencere bu kadar basıncı kaldıramaz. Artık süt döküldü ve dökülen süt şişeye geri doldurulamaz. 

Metropoll Araştırma şirketinin son anketi mafyaya dair bir kamuoyu yoklaması gibi. Mafyatik grupları ele alan anket sorularında seçmenin yüzde 57'si Türkiye'de mafyatik kişiler, gruplar ve olayların sayısının son yıllarda arttığını düşünüyor. AKP seçmeninin yüzde 45’e yakını “mafya örgütlerinin birileri tarafından korunduğunu” düşünüyor.

O yüzden sorun, devlet-mafya-siyaset ilişkilerindeki çürümenin gizlenip gizlenemeyeceği meselesinde değil. Metrobüs o durağı çoktan kaçırdı. Sorun, iktidarın hamlelerinin neler olacağı ve işçi sınıfı ve eşitlik, özgürlük, adalet ve temiz toplum isteyenlerin neler yapacağında. 

Hükümetin sessizliğinde şöyle bir yan var: Kurulan rejimin mimarisi, hesap verilebilirlik mekanizmasını dağıtmış vaziyette. Bu toplumda, hesap sadece yukarıdan aşağıya sorulabilir duruma getirildi. Cumhurbaşkanı ve kendi statükolarının aşağısında gördükleri karşısında kendilerini cumhurbaşkanlığı yetkileriyle donatılmış hissedenler hesap sorabiliyorlar sadece. Bu sadece hesap sorma sürecinde değil istifa sürecinde de işleyen bir kurumsal yapı. Öyle, canınızın çektiği gibi istifa edemiyorsunuz, istifanızın en son affınızı istediğinizi kamuoyuna açıklayarak cumhurbaşkanlığı tarafından onaylanması gerekiyor. 

Gözümüzün önünde işleyen, bir yerlere çökenlerin çöktüğü yerlere yeniden çöken mafya işlerinin hem geleneksel bir yanı var, isimlerden de belli bu ama hem de orijinal bir yanı var. Daha önce döneme özgü yanını şöyle anlatmaya çalışmıştım:

Bu memlekette bir bakan istifa etti ama basın, bu bakanın istifa edip etmediğini tam bir gün boyunca, Cumhurbaşkanlığı merkezi açıklama yapana kadar haber yapamadı. Bu, bürokrasinin her kademesinde benzer bir kilitlenmeyi yaratıyor. Anlık kararlar genel stratejinin yerine, bir partinin seçim propagandasının ihtiyaçları devletin genel işleyişinin yerine geçirilebiliyor. Bu sonuncusunun en iyi örneği, adı geçen 128 milyar dolar tartışmasıdır. Seçim sürecinde iktidarın dolar kurunu baskılamak için piyasaya Merkez Bankası’nın dolarlarını sattığı artık gizlenemez bir gerçeklik.

İşte bu alan, bürokrasideki bu paralize olma durumu iki tür yasadışılığın “olağan rüşvet mekanizmalarından” bağımsız olarak devreye girmesine neden oluyor. 

Birisi, liderliğe yakın olduğu iddiasıyla, hatta bilgisi dahilinde olduğu iddiasıyla bürokratik kademelerde iş yaptırılıyor. Diğeri ise bütün bu işleyiş, bağımsız bir denetim yapısını ortadan kaldırdığı ve siyasetin odağındaki bir ya da birkaç figür karar verene kadar cezalandırmanın dışında kaldığı için mahalle çapında minik mafyatik yapılardan, daha genişine, eski dönemlerin mafya örgütlenmelerine kadar yapılanmalar sahada cirit atmaya başlıyor.   

Fakat bu kilitlenmenin yanı sıra bu koşulların iktidar açısından rahatlatıcı bir yanı var. Korku iklimi hüküm sürdüğü, iktidarın yasama-yargı-yürütme üzerindeki ağır denetiminde gedik açılmadığı sürece, sessizlik sürdürülebilir bir tercih olarak görülüyor. Kim, rejimin siyasal onay kadroları “tamam” demediği sürece kimin hakkında tahkikat yapabilir ki?

Fokurdama

Yine de bu rahatlığın, toplumun derinlerde olan bitenden habersiz olmakla alakalı olduğu da bir o kadar açık. Bu toplum asit gibi fokurduyor. Sorun, muhalefet denilen öğede. Bir yandan Marmara Denizi bu iktidar döneminde ölüyor, dalga geçer gibi çevrecinin şahı olduklarını söylüyorlar hâlâ insanların gözünün içine baka baka. Mecliste deniz salyası için muhalefetin verdiği önergeye karşı konuşan AKP milletvekili, “Ben şu aşamada önergenin yerinde olmadığını düşünüyorum” dedi. Bu kadar. Bu, tıpkı İkizdere’de bir ekolojik felaket anlamına gelen madencilik işlerine, seneye en sert eleştiriyi AKP’lilerin yapması ama İkizdere için direnen yöre halkına uygulanan polis şiddetinin de sorumlusunun AKP olması gibi.

Bu yüzden bu toplum fokurduyor. Bir yandan doğa öldürülüyor. Bir yandan bu katliama direnenlere şiddet uygulanıyor, öte yandan çevre katliamına direnenler neredeyse çevre katliamının sorumlusu gibi gösteriliyor. Bu iktidar, dalga geçmeyi bir politika yapma tarzı haline getirdikçe, öfke daha sert fokurduyor. Bu fokurdama, insanların intihar etmekten başka bir çarenin akıllara gelmesine neden olacak. Bütün bu mafya işleri, işte buna neden oluyor.

Burada muhalefet ya sosyal medya muhalefetçiliği yapıyor ya da yine sosyal medya muhalefetçiliği anlamına gelen, kişisel hareketler inşa ediyorlar. Bir de mecliste ana muhalefet var ki onlar “biz hiçbir şey yapmasak da bu iktidar kendi kendine gidecek” diyen, her gelişmeyi 2023 seçimlerine erteleyen, seçimleri çantada keklik gören bir muhalefet.

Bize, bu anlayışların dışında, başka bir yol lazım. Bize, milyonların hareketi lazım. Herkes, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri dönemini hatırlatıyor. Gerçekten de düzenleyiciler, yaklaşık 21 milyon kişinin o etkinliklere katıldığını söylemişlerdi. Bugün, özgürlük alanları üzerindeki ağır baskı ve medyadaki çürük tekelleşme böyle bir hareketi inşa etmeye izin vermiyor belki. Üstelik, o eylemlerin bir aşamasında cuntacılar devreye girmiş ve hareketi kontrgerillaya karşı mücadele ekseninden laikliğe karşı mücadele eksenine kaydırmışlardı. 28 Şubat darbesi tüm o çalkantılı dönemin bir ürünüydü.

Bugünler o günlerden farklı elbette. Ama bu farkın en önemli yanını, çürümekte olan bir mecburlar iktidar ittifakına karşı, bu koalisyonun uygulamalarına, tüm kriz alanlarını, pandemiden ekonomiye (şimdi 128 milyar nerede sorusunun yanına 750 milyon dolar nerede sorusu eklendi), çevreden, ölmekte olan denizlerde kadın haklarının budanmasına kadar, aşırı yoksullaşma ve yanı sıra ilerleyen aşırı zamlara kadar her alanda yönetme becerisini gösterememelerinden kaynaklanan öfke birikimi eşlik ediyor.

Tam bu sırada bir mafya elemanının çıkıp rüyalarımızda görebileceğimiz paralardan bahsedip, çeşitli siyasileri derin ilişkilerini açığa sermesi, bu adamların hedeflediklerinden çok daha farklı bir toplumsal gelişmenin taşlarını döşüyor.

Bir tripod değil birkaç milyon insan

Bu yüzden bize gereken, gelişmelere işçi sınıfının dahil edilmesidir. Tek tek kahramanların sosyal medyada ne kadar beğenileceği değil mesele, mesele emek örgütlerini harekete geçmeye ikna edecek koalisyonları kurmak. Birleşik bir kitle mücadelesi için zemin yaratmak. Bin kişi, sendika, sendikal konfederasyon başkanlarının, çürümeden bezmiş sanatçıların, gazetecilerin aralarında olduğu, yıllardır en militan mücadeleleri veren kadın örgütlerinin, her türlü bölünmüşlüğü aşacak bir siyasi yelpazeden insanların çağrıcı olacağı, için OHAL koşullarına, bu koşullara direnerek haklarını savunanların, işten atılanların, tren kazalarında, maden kazalarında ölenlerin yakınlarının ve Boğaziçi’nde olduğu gibi en temel demokratik hakları için direnenlerin de olduğu, “Çürümeye karşı temiz bir nefes” için bir araya gelerek tüm kurumları gezecek ve asli amacı birleşik bir miting inşa etmek olan bir girişim lazım. Her bir adımı şeffaf örgütlenecek, amacı belli olan, adı geçen siyasilerin istifasını ve haklarında tahkikatın hemen başlamasını ve adı geçen mafyatik tiplerin, derin yapılanmaların şeflerinin ve “elemanlarının” hemen yargılanması ve siyaset-mafya-devlet mekanizmasının dağıtılmasını talep eden, temel derdi “Temiz bir toplum” olan bir miting.

Bize böyle bir miting lazım. Kimse bir tripod bir kamerayla hiçbir yere gitmeyecek. Kimse tek kişilik eylemlerle hiçbir yere gitmeyecek. Kimse, “aman şimdi bir şey yapmayalım, bunlar kendi kendilerine eriyecekler” diye düşünenlerin sandığı gibi buhar olup uçmayacak, beş sol örgüt bir araya geldi diye de kimse bir yere gitmeyecek.

Özgürlük, adalet, eşitlik ve temizlik, hakları için harekete geçen kadın erkek milyonların, milyonlarca işçinin eyleminde!

Şenol Karakaş

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

(Sosyalist İşçi)