Engels’in “tarihsiz halklar” kavramı üzerine

ENTERNASYONAL SOSYALİZM
Tipografi
  • En Küçük Küçük Orta Büyük En Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Sinan Özbek

Marx’ın 12 Kasım 1848’de günlük bir gazete için yazdığı makale, o günün Avrupası’ndaki siyasi saflaşmaları ve siyasi beklentileri gözler önüne son derece iyi bir şekilde seriyor. Marx, burada Avrupa devriminin bir döngü içine girdiğini söylüyor. Karşı devrim hamlesi İtalya’da başlayıp, Paris’te Avrupa’yı içine alan karakter kazanıyor. Şubat devriminin ilk karşı darbesi Viyana’da, Viyana devriminin karşı darbesi de Berlin’de geliyor. Marx’ın Avrupa’yı saran bu karşı devrim hamlesini değerlendirişi iki açıdan ilgi çekiyor: Öncelikle burada Marx’ın devrim anlayışının bir ulusal sınırın içinde kalmadığını görüyoruz. İkinci olarak Marx’ın, karşı devrim hareketinin sınıf bileşenlerini nasıl çözümlediğine tanık oluyoruz. Napoli’de Lazzaronitum (geçici işçiler, aylak takımı vb.) krallık güçleriyle burjuvaziye karşı devrim hareketi içine giriyor. Paris’te ise şimdiye kadar görülmüş olan en büyük mücadelede burjuvazi, işçi sınıfına karşı lazzaroniturn’la işbirliğine gidiyor. Görüldüğü gibi Marx, tarihsel olarak yeni olan karşısında duran eski toplumsal formasyona ait güçlerin girişimini, karşı devrimci olarak değerlendiriyor. Ancak Viyana’da olup biteni değerlendirirken ortaya koyduğu görüş, tartışmaya bir başka boyut katıyor. Viyana’da yaşananlar da aynı karşı devrimci sürecin içinde ele alınıyor. 1848 yılının kasım ayında yazdığı “Berlin’de Karşı Devrim” (Die Kontrerrevulution in Berlin) başlıklı makalede şöyle diyor Marx, “Viyana’da karşı devrimden eşitlik beklentisi içinde olan milliyetlerin arı sürüsü.” (MEW. 6, 10). Burada henüz bağımsız bir ulus olarak örgütlenmemiş halkların eşitlik taleplerini, karşı devrim süreci içinde aramaları eleştiriliyor. Marx’ın anlattığı Avrupa, devrimlerin beklendiği bir Avrupa. İşçi sınıfının Avrupa düzeyindeki mücadelesi karşısında, “gerici güçler’in de bir mücadelesi söz konusu. Bu “gerici güçler”le aynı saflarda yer almak, işçi devrimlerini zaafa uğratmak karşı devrim saflarında bulunmak olarak değerlendiriliyor. Marx’ın çizdiği Avrupa tablosu; işçi sınıfı ve karşıtları, devrim ve karşı devrimlerden oluşuyor ve her an devrimlerin beklendiği bir durumu gösteriyor.

İlk bakışta Engels de benzer yaklaşımı paylaşıyor gibi görünüyor. Ancak konuya ilişkin Engels’in yazdıklarına baktığımızda bunu aşarak, teorik bir zemin oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Engels’in ulusal soruna ilişkin düşüncelerinin izlenebileceği beş makalesini burada kullanmak üzere tespit ediyorum. Bunlardan son derece çarpıcı bulduğum bir kısmı Neue Rheinische Zeitung’ta yayımlanmış makaleler. Engels’in ulusal sorun hakkındaki görüşleri belki de en net şeklini panslavizm akımıyla girdiği tartışmada alıyor. Engels’in 1849’da Macarların mücadelesi üzerine yazdığı makale, ifadelerinin netliği ve keskinliğiyle dikkat çekiyor. Söz konusu mücadelede 4 milyon Macar’ın 16 milyon Slav’a karşı duruşu söz konusudur. Engels, bu mücadelede çarpışan güçleri tek tek çözümlüyor. Bunları bütün ayrıntılarıyla aktarmayacağım. Engels’in ulusal soruna ilişkin düşüncelerini anlamamıza yaradığı, kolaylaştırdığı oranda buraya alacağım. Engels, mücadele eden güçlerden Macarlar ve Avusturya Almanlarının birliğini bir zorunluluk olarak görüyor. Ancak bu birliğin çözülemez bir nitelik kazanması için son ve güçlü bir saldırının eksik olduğunu söylüyor. Bu birlik zorunludur çünkü Bizans’ı yıkan Türkler, önce Macaristan’ı sonra da Viyana’yı tehdit etmektedir. Dolayısıyla ortak düşman karşısında güç birliği zorunludur. Ancak zamanla ortak düşman olan Türkler güçlerini kaybediyor. Türk imparatorluğunun bu iktidar kaybına Slavların, Almanlara ve Macarlara karşı baş kaldırmayı sağlayacak güç kaybı da ekleniyor. Bu arada birtakım Slav ülkelerinin bazı bölgelerinde egemenlik süren Alman ve Macar soyluları, Slav milliyetine geçiyor. Böylece Slav ulusunun, monarşinin devamında fayda görmesi söz konusu oluyor. Ulusal karşıtlıkların sonlanmasıyla Habsburg Hanedanlığı da başka bir politik tutum geliştiriyor. Sırtını Alman dar kafalılığına ve sarayına yaslayan Habsburg Hanedanlığı, feodal soyluluğun burjuvaziye karşı savunucusu oluyor. Bu koşullarda Avusturya, Polonya’nın bölünmesine iştirak ediyor. Bu arada da burjuvazi daha fazla zenginleşiyor ve etkinliği artıyor. İlerlemiş endüstriyle yapılan tarım sayesinde köylüler, büyük toprak sahipleri karşısında başka bir yer ediniyorlar. Burjuvaların ve köylülerin soylulara karşı mücadelesi daha tehditkâr bir nitelik kazanıyor. Engels bu noktada köylü hareketinin her zaman ulusal ve bölgesel dar kafalılığın taşıyıcısı olduğunu tespit ediyor. Köylülük zorunlulukla bölgesel ve ulusal olduğundan da eski ulusal mücadeleler yeniden hortluyor.

Engels, bu gelişmelerle birlikte 1848’de Avusturya’da korkunç bir karışıklığın ortaya çıktığını söylüyor. Bu karışıklık neredeyse bütün Avrupa’ya yayılıyor: Almanlar, Macarlar, Çekler, Polonyalılar, Morovyalılar, İleryalılar1, Slovaklar, Hırvatlar, Rutenler (Ukrayna), Romanyalılar, Sırplar birbirine giriyor. Bu halklar kendi aralarında kapışırken, bu halkların içindeki farklı sınıflar da birbirleriyle mücadeleye başlıyor. Bir müddet sonra mücadele bir düzene giriyor: “Kapışan güçler iki büyük kampta toplanır, bir tarafta Almanların, Polonyalıların ve Macarların devrimi diğer tarafta Polonyalılar, Rumenler ve Transilvanya Saksonları ayrıksı olmakla birlikte geride kalan bütün Slavların karşı devrimi.” (MEW. 6. 168). Burada Engels’in devrimci ve karşı devrimci halklar ayrımı yapmakta olduğunun  dikkatten  kaçması  mümkün  değil.  Engels  1852’de  yazdığı  “Almanya’da  Devrim  ve  Karşıdevrim” (Revolution und Konterrevolution in Deutschland) adlı makalesinde de bu kez “devrimci milletler” kavramını kullanıyor. Engels’in halkları “devrimci” ve “karşı devrimci” şeklinde sınıflaması, 1849’da yazdığı “Demokratik Panslavizim” (Der demokratische Panslawismus) başlıklı makalede de karşımıza çıkıyor. Engels burada Bakunin’in bütün Slav halkalarına hitap eden manifesto niteliğindeki broşürünü eleştiriyor. Bakunin bu broşürde “devrimci mücadelenin sonunda bütün halkların özgürlüğünü getireceğini” söylüyor ve son amaç olarak Avrupa cumhuriyetlerinin ortak bir federasyonunu inşa etmeyi tespit ediyor. Engels daha başlarken Bakunin’in yanılsamasından söz açıyor. Panslavis manifestoda dile getirilen “adalet, insanlık, özgürlük, kardeşlik, bağımsızlık” kavramlarını Engels’in eleştirirken kullandığı dil de çok çarpıcı: Engels’e göre kulağa çok hoş gelen bu talepler, şu ya da oranda ahlaki kategorilerdir tarihsel ve politik sorunların işlenişinde bir anlam ifade etmezler. Hiç şüphe yok Engels tamamen haklıdır. Ahlaksal kategoriler tarihsel ve politik olayların çözümlenmesinde bir anlam taşımaz. Bu kategorilerin bir anlam ifade ettiğini söylemek mümkündür ama bu diyalektik materyalist bir yaklaşım olmaz.

İmdi bu aşamada Engels’in “devrimci” ve “karşı devrimci” halklar ayrımını neye dayanarak yaptığı sorulmalıdır. Engels’in kendisi bunun cevabını veriyor: Bu ayrım söz konusu halkaların bu güne kadar gelen tarihinin sonucudur. Aynı zamanda bu ayrım, adı geçen irili ufaklı ulusların yaşam ve ölümlerinin başlangıç kararıdır. Avusturya’nın bütün tarihi bunun kanıtıdır ve 1848 de bunun bir kez daha onaylanmasıdır. “Avusturya’nın milletleriyle ve milliyetçikleri arasında sadece üçü ilerlemenin (abç) taşıyıcısıdır ki bunlar etkin olarak tarihe müdahale etmişlerdir ve bunlar hâlâ yaşama yeteneğine (abç) sahiptir. Bunlar Almanlar, Polonyalılar ve Macarlardır. Bu nedenle de bunlar devrimcidir. Bunun dışındaki diğer irili ufaklı kabileler ve halkların misyonu en yakın zamanda devrimin dünya fırtınasında batmaktır. İşte bu yüzden onlar şimdi karşı devrimcidir.” (MEW. 6, 168). Engels “yaşama yeteneği” (Lebensfähigkeit) kategorisi üzerinden görüş üretmeye daha sonraki yazılarına da devam ediyor. Yukarıda anılan 1849’da kaleme aldığı makalede de tekrar ediyor: Polonyalılar, Ruslar ve belki de bir ihtimal Türkiye’deki Slavların dışında hiçbir Slav halkının varlığını devam ettirme şansı olmadığını yazıyor. Engels ekliyor; çünkü geride kalan bütün diğer Slav halklarının öncelikle tarihsel, coğrafi, politik ve endüstriyel özerklik koşulları yoktur ve yaşama yetenekleri noksandır. İlerleyen satırlarda Engels “yaşama yeteneği olmayan halklar” düşüncesine kısmen açıklık getiriyor. Hiçbir zaman kendi tarihi olmayan, uygarlığın ilk ham aşamasına gelebilen, başka halkların tahakkümünde olan ya da uygarlık basamağına diğer halkların sürüklemesiyle gelen halkların yaşama yeteneği yoktur ve bunlar hiçbir zaman bağımsızlık kazanamayacaktır. Engels, Slovakların ve Hırvatların da içinde olduğu birçok Slav halkının tarihlerinin nerede olduğunu sorarak devam ediyor. Engels ilerleyen sayfalarda marksist düşünceye taban tabana zıt bir yaklaşım sergiliyor ve Hırvat halkının “doğası gereği karşı devrimci olduğunu” ilan ediyor. Marx’ın özel olarak Hegel -Feuerebach ve genel olarak da idealizm eleştirisinin temel düşünce yönelimlerinden biri, insanın olduğu gibi tarihin de önceden belirlenmiş birkaç kavramdan hareket ederek açıklanmaya kalkışılmasıdır. Hatırlanacağı gibi Marx idealist felsefelerin insanı açıklarken kullandığı “doğalık” kategorisine karşı düşünceler geliştiriyor. İnsanı açıklarken kullanılan “doğası gereği” gibi ifadeler bir kenara bırakıp maddi yaşam koşullarından kalkılarak yapılacak çözümlemelere yöneliyor. Hiç kuşku yok aynı yöntem bir ulus hakkında konuşurken de iş başında olmalıdır. Bir halkın “doğası”nın ne olduğunu bulup ona dayanarak çözümlemeler yapmak, o halkın ne olduğunu söylemek, materyalist bir düşünce biçimi değil son derece vulger idealist bir yaklaşımdır.

Bu aşamada Engels’i takip etmeyi bir müddet durdurup bu söylenenlerin materyalist tarih anlayışıyla nasıl yorumlanabileceğini biraz daha ayrıntılı düşünmenin yararlı olacağı kanısındayım. Bu düşünme çabasına, benim Engels’in ulusal sorun hakkındaki görüşlerine dikkatimi çeken Roman Rosdolsky de yer yer eşlik edecek. Yukarıda Engels’in ahlak kategorilerinin politik olaylarda nasıl bir anlam taşıdığına nasıl yorumlandığına değinildi. Kuşkusuz ahlak kategorilerinin, politik ve tarihsel olayların işleyişinde bir anlam ifade etmediğini söylemek, materyalist bir yaklaşımdır. Ama bunu söyleyen Engels’in tarih anlayışında önemli bir taşıyıcılığa sahip olan “yaşama yeteneği, tarihsiz halklar” kavramları nasıl değerlendirilebilir? Rosdolsky, Engels’in bu yaklaşımını yerinde bir tespitle “idealist tarih anlayışının marksizm içindeki mirası” olarak niteliyor. Dolayısıyla bu tarih yorumu marksist öğreti içinde bir yabancı unsur durumundadır. İdealist tarih anlayışı, tarihin şekillenişini açıklarken kullanılan kavramsal örgüde kendini gösteriyor. Engels, marksist tarih anlayışına göre, tarihin itici gücünün maddi üretici güçlerin gelişimi olduğunu tamamen bir kenara koyarak düşünce üretiyor. Engels burada anılan makalelerinde “sınıf” kavramına merkezi bir önem vererek görüş üretmiyor. Kuşkusuz sınıf kavramına merkezi bir yer tanınarak görüş üretilirse, düşünülecek ittifakların şekli de değişecektir. Rosdolsky haklı olarak; Engels’in ulusal mücadeleleri ve ulusal hareketleri sürekli değişim içerisinde olan maddi yaşama koşulları ve sınıf ilişkilerinden hareket ederek üretilmesi gerekirken, bunu yapmadığının altını çiziyor. Bunun yerine Engels, idealist bir kavram olan “yaşama yeteneği” düşüncesiyle halkların geçmişini açıklıyor ve geleceğinin nasıl olacağını kurguluyor. Marksizmin tarihi ve toplumu açıklarken kullandığı yöntem, son derece özsel bir önemle karşımıza çıkar. Bu yöntem insanlık tarihinin itici gücü olarak, somut üretici güçlerin gelişimini ve buna bağlı olarak sınıf mücadelelerini görür. Öyle ki bu yöntem, marksizmi diğer akım ve görüşlerden ayıran bir ölçü olarak da ele alınabilir. Peki, burada marksist felsefenin kurucularından biri olan Engels’in içine düştüğü durum nasıl açıklanabilir? Bu soru hiç kuşku yok ki Engels’in “tarihsiz halk”larından Ukraynalı marksist Roman Rosdolsky’in de cevap aradığı bir soru. Rosdolsky, Engels’in düşünmesini belirleyen felsefi arka planın bütün netliğiyle ismini veriyor. Bu idealist felsefi arka plan hiç kuşku yok ki Hegelci idealist tarih anlayışıdır.

Rosdolsky, Hegel’in tarih görüşünün konuyla ilgili noktasını hatırlatıyor: Hegel’in tarih anlayışında; dünya tarihi özel halk tininin diyalektiğinin (Diaiektik besonderer Volksgeisler) her birinin sadece bir aşamayı kat ettiğini ve böylece eylemin sadece bir işini -yani aklın gerçekleşmesi- (Realisierung der Vernunft) tamamlayışı olarak görünür. Bunun ardı sıra da bir başka dünya tarihsel halk tini (weltgeschichtlichen Volksgeist) devreye girer ve kendi yerini açar. Ancak her halk bu görevi yerine getiremez. Sadece doğal ve tinsel yetenekleri güçlü bir devlet yapısı yaratabilecek halklar bunu başarabilir. İşte Hegel açısından sadece ve sadece bu yeteneğe sahip halklar tarihsel ilerlemenin taşıyıcısıdır. Öte yandan bir devlet kuramayan ya da devletlerini şansızlık eseri de olsa uzun süre yaşatamayan halklar tarihsizdir. Bu halkları bekleyen, başka halkların egemenliği altına girmek ve zamanla onların içinde eriyip kaybolmaktır. Bu anlamda Hegel açısından kendi ayrı devletinin olup olmamasını umursamayan bir halk, bir halk olmaktan vaz geçmek zorundadır. Hegel buna örnek olarak da artık bir bağımsız halk olma gücünü kaybetmiş, çökmeye başlamış halklar olarak Almanya’nın, Avusturya’nın ve Türkiye’nin Slav unsurlarını örnek gösteriyor. Bu tarih yorumu son derece metafizik bir keyfilikle ortaya konulmuş bir yaklaşımdır ama tarihsel olgulardaki kaosu kavranılabilir hale getirmektedir. Yine bu metafizik tarih anlayışı insanlık tarihini, anlamlı ve belirli kurallara göre işleyen bir gelişim süreci olarak görmektir. Böyle olduğu için de hiç kuşkusuz teleolojiktir.

Engels’in tarih anlayışını takip etmeyi sürdürüyorum: Engels halkları devrimci ve karşı devrimci şeklinde sınıflayan Hegelci anlayışını devam ettirerek Polonya’yı değerlendiriyor. Polonya, Almanlar ve Macarlarla birlikte panslavist karşı devrime direniyor olmakla ve özgürlüğü Slav hükümranlığına yeğlemekle yaşama yetenekliliğini kanıtlamıştır. Bunun ardı sıra Engels Slavların hangi coğrafyada yaşadıklarını, tarihsel olarak hangi etkilere açık olduğunu anlatıyor. Slavların son tarihe müdahale anlamına gelecek isyanları, bir Çek ulusal-köylü savaşıdır. Bu da Alman soylularına ve Alman imparatorluğuna karşı verilmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu tarihten itibaren de Çekler Alman imparatorluğunun kontrolü altındadır. Engels’in Çekler hakkındaki bu anlattığı, Hegel’in Slavların çöken bir halk olduğunu söylemesine tarihsel bir kanıt gösterme girişimidir. Bu noktada da Engels ilginç bir tespit daha yapıyor: Engels, Almanlar ve Macarlar olmasaydı güney Slavların Türkleşeceğini söylüyor. Bu görüşünü bir Slav halk olan Boşnakların Müslüman olmasını hatırlatarak güçlendirmeyi deniyor. Avusturyalı güney Slavların, Alman ya da Macar olmakla Türkleşmekten kurtulduğunu dile getiriyor. Engels bu olgudan Almanlara ve Macarlara bir övgü payı da çıkarıyor. Engels’in Türkleşmeden kurtulmak için bir halkın başka bir halk içinde erimesini olumlaması da son derece çarpıcı bir yaklaşımdır. Bu noktada da yeni bir soru kendini dayatıyor: Güney Slavların Türkleşmesi değil ama Almanlaşması ya da Macarlaşması neden daha istenilir olsun? Türkleşme karşısında savunulması gereken neden bu halkın kendi aidiyetini koruması olmuyor? Engels’e dayanarak buna cevap vermek oldukça kolay. Çünkü “İtici sınıf, hareketin taşıyıcısı burjuvalar, her yerde ya Alman’dır ya da Macar’dır.” Dikkat edilirse Engels’in bu düşüncesini belirleyen bir halkın diğer halk karşısında yeğleniyor olmasından çok, hangi halkın tarihsel “ilerlemenin” taşıyıcısı olduğudur. Soruna böyle bakılınca “ilerleme”nin çökmekte olan Osmanlıların eliyle olmayacağı açıktır. Ama bu düşünce tarzının kendisi Hegelci tarih anlayışının bir tezahürü olduğu için kaldırılıp bir kenara koyulmalıdır.

Engels, Marx’la beraber, “Demokratik Panslavizim” (Der demokratische Panslawismus) adlı makalesinde Bakunin’i eleştirirken de aynı düşünce tarzının daha uç bir örneğini veriyor. Bakunin’in halkların eşitliğini ve kardeşliğini talep etmesi karşısında Amerika’yı hatırlatıyor. Engels’e göre halkların eşitliğini ve kardeşliğini talep eden Bakunin, Amerika’daki fetih savaşlarını da eleştirmek zorundadır. Oysa Engels’e göre bu savaşlar, Bakunin’in “adalet ve insanlık” kavramları üzerine oturan teorisine ciddi bir darbe oluşturuyor. Çünkü bu savaşlar ona göre sadece ve sadece uygarlık adına yapılmıştır. “‘Bağımsızlık’ bazı İspanyol Kaliforniyalıları ve Teksaslılar bu konuda acı çekmiş olabilirler, ‘adalet’ ve başka ahlak ilkeleri şurada burada yaralanmış olabilir ama böylesine dünya tarihsel bir olgu karşısında ne sayılabilirler?” (MEW, 6, 274). Amerikanın işgalini uygarlık adına yapılmakla açıklayan Engels, aynı yaklaşımını Almanların Slav topraklarını işgalini açıklarken de sergiliyor. Almanların Elbe boylarındaki Slav topraklarını işgal etmesi “coğrafik ve stratejik zorunluluktan” dolayıdır ve bu işgalin uygarlık ilgisiyle yapıldığına kimse itiraz edememiştir. Tarih boyunca her hangi bir savaşın “uygarlık adına” yapıldığını savunmak son derece tartışmaya açıktır. Kuşku yok ki savaşlar kimi güçlerinin çıkarlarını silaha dayanarak savunmasının ifadesidir. Ancak Engels’in bunu ihmal ederek düşünmesini sağlayan, yukarıda altı çizilen Hegelci mirastır. Engels’in yaklaşımını tayin eden düşünce tarzının burada da “ilerleme” kategorisiyle belirlendiği bütün açıklığıyla bir kez daha ortada.

Öte yandan Engels panslavizmi; Slav millet ve milletçiklerinin öncelikle Avusturya Almanlarına ve sonra da Türklere karşı bir birliği olarak değerlendiriyor. Ama “Türkler tesadüfen işin içine girmişlerdir bunun gibi çökmüş bir ulus olarak, tamamen sorunun dışındadırlar” (MEW, 6, 171). Panslavizm temel yönelim olarak, Avusturya’nın devrimci unsurlarına karşıdır ve bu nedenle de gericidir. Panslavizm gerici karakterini bir ihanetle hemen ortaya koymuştur: Tek devrimci Slav halkı olan Polonya’yı Rus çarına satmıştır. Engels, 1855’te yazdığı “Almanya ve Panslavizm” (Deutschland und der Panslawismus) adlı makalede de daha soğukkanlı bir dil kullanmakla birlikte, temel yönelim olarak aynı düşünme tarzını sürdürüyor. Burada şöyle diyor Engels: “Pansalavizm sadece ulusal olmayan bir harekettir. O aynı zamanda, bin yıllık bir tarihin yarattığını, olmamış yapmayı talep eden bir harekettir. Bu talep Türkiye’yi, Macaristan’ı ve Almanya’nın yarısını Avrupa haritasından silmedikçe gerçekleştirilemez.” (MEW, 11, 193). İlerleyen sayfalarda bu ifade daha felsefi bir anlatımla yineleniyor. Engels, pansalavizmin Avrupa uygarlığının akışına karşı bir akım olduğunu ve “dünya tarihini” geri çevirmek istediğini ekliyor.

Engels’in Hegelci bir yaklaşımla tarihte bir “ilerleme” gören yaklaşımını tartışmayı küçük bir parantezle kesiyorum. Engels’in ulusal soruna ilişkin görüşlerini takip ederken dikkat çekici olgu da onun halklar hakkında konuşurken bilinen yakıştırma ve genellemeleri kullanmaktaki rahatlığıdır. Türklerin barbarlığı defalarca anılıyor. Bunun gibi Bulgarların da uysal ve yüreksizliğinden söz açmakta beis görmüyor. Engels’in aynı yaklaşımı 1855’te kaleme aldığı ve yukarıda adı anılan makalede de karşımıza çıkıyor. Burada Engels panslavizmin Polonya’da ya da Rusya’da değil Avusturya’da ortaya çıktığını söylüyor ve şöyle diyor: “Sırplar ve Türkiye’nin Bulgarları böyle bir fikir üretmek için oldukça barbardılar. Bulgarlar sessizce Türklerin tahakkümü altına girmişlerdi, Sırplar da kendi bağımsızlık mücadelelerinden dolayı yeterince meşguldüler.” (MEW, 11, sayfa 195.) Engels’in Sırpların ya da Bulgarların panslavist fikir üretememesini “barbarlık” kavramıyla açıklaması kuşkusuz pek fazla bir şey ifade etmez. Panslavist düşüncenin bu halklardan çıkmamış olmasını, onların ekonomik sosyal ilişkilerini çözümleyerek ortaya koyması beklenirdi. Engels’in kimi halklar hakkında neredeyse gelişigüzel konuşmasını sağlayan şey bir üslup sorunu olarak görülmemelidir. Bu gelişigüzel ifadeleri bir Avrupa merkezci düşüncenin sonucu olarak görmek de çok açıklayıcı olmaz. Çünkü benzer dikkatsiz ifadelerin bir başka yazıda bir Almana ya da Fransıza yöneldiğini bulmak hiç de zor değildir. Bunun gibi barbar denilen Türklerden, Bulgarlardan ve diğer halklardan övgüyle söz edildiğini de görebiliriz. Avrupa merkezci bir yaklaşım, böylesine bir çelişkinin ortaya çıkmasını engellerdi. Özellikle Engels’in kimi halklardan söz ederken yargılar vermekteki rahatlığını sağlayan belli bir düşünme biçimidir: Engels’in bu üslubunu yaratan, onun Hegelci kavram dağarcığıyla düşünmekte olmasıdır.

Engels’in ulusal sorunu ele alışındaki temel düşünce doğrultusunu ortaya çıkarmak için olağan üstü bir düşünce yoğunluğuna girmeye hiç gerek yok. Çünkü bu düşünce doğrultusunu bizzat Engels dile getiriyor. Engels şöyle diyor: Tarihin akışından arta kalan bu gaddar, ayaklar altında ezilmiş uluslar Hegel’in deyişiyle halk atıkları (Völkerabfalle) karşı devrimin fanatik yandaşlarıydı ve itlaf olana kadar da öyle kalacaklar. İşte panslavizm de binlerce yıllık karmaşık gelişimin halk atığıdır. Güney Slavlar, bin yıldır Macarların ve Almanları kontrolü altında yaşamıştır. Alman-Macar devrimini bastırmak için 1884’te ulusal bağımsızlık talebiyle harekete geçmişlerdir. Bu halk karşı devrimi temsil ediyor. Engels’in ses tonundaki sertlik giderek artıyor. Fransız proletaryasının ilk başarılı ayaklanmasıyla birlikte Avusturya Almanları ve Macarlar özgür olacaklar ve Slav barbarlığından kanlı intikamlarını alacaklar. Bu özel Slav birliği paramparça olacak ve bu dik kafalı küçük ulusları isimlerine kadar yok edecekler. “Bir dahaki dünya savaşı sadece gerici sınıfları ve hanedanlıkları değil bütün gerici halkları yeryüzünden silip süpürecek. Ve bu bir ilerlemedir de.” (MEW. 6, 176).

Engels’in tarih anlayışının geçen yıllar içinde önemli oranda değişime uğramadığı dikkat çekiyor. 1859’da ulusal sorun konusunda yazarken de aynı yaklaşımla düşünmeye devam ediyor. Engels, Avrupa haritasının son halini aldığını kimsenin ileri süremeyeceğini söylüyor. Ona göre Avrupa’nın “büyük ve yaşama yeteneği” olan halkları gerçek ve doğal sınırları belirlemeye devam edecektir ve bu sınırların belirlenmesi dil ve “duygudaşlıkla” olacaktır. Bu arada da sağda solda hâlâ kendi ulusal varoluşları konusunda yeteneksiz uluslar söz konusudur. Engels’e göre bunlar büyük uluslarca ilhak edilmiş durumdaki “halklar enkazı”dır (Völkertrümler) ve bu halklar ya bu büyük uluslar içinde eriyecekler ya da politik bir anlamı olmayan etnografik abideler olarak varlıklarını sürdürecekler. (MEW, 13, 267). Bu noktada sadece küçük bir not düşmek gerekiyor. Tarih Engels’in öngördüğü gibi cereyan etmedi. Engels’in eriyip gideceğini söylediği halklar, bu tahminden çok kısa süre sonra bağımsız devletlerini kurdular.

Sonuç Yerine

Kuşkusuz ulusal sorun tartışması marksist felsefenin tartışmalı başlıklarından biridir. Ulusal sorun karşısında alınan tavır çoğu zaman bir dünya görüşünün ne kadar özgürlükçü olduğunun göstergesidir. Engels’in ulusal sorun konusundaki görüşleri önemli oranda Hegel felsefesinin etkisiyle şekillenmiştir ve dolayısıyla materyalist değildir. Ulusal sorun tartışması Engels’ten sonra da marksist gelenek içinde sürmüştür. Sorunu çetrefil kılan bir gerilim noktası vardır: Marksizmin enternasyonal görüşleri eşitlik, özgürlük, sömürüsüz bir dünyayı bütün halklar için talep ediliyor. Bu talep, işçi sınıfının devrimiyle koşullanmış bir talep olarak ortaya çıkıyor. İşçi sınıfı enternasyonal bir sınıf olarak, ulusal sınırları aşan politikalar üretiyor. Ama öte yandan kimi uluslar, bir ulus olarak kendilerini ifade edebilecek haklardan yoksun durumda olabiliyor ve bu haklarını istiyorlar. Bu durumda markizm ezilen ulusların taleplerini görmezlikten gelemez.

Engels’te talihsiz bir örneğini gördüğümüz ve tamamen Hegelci bir yaklaşımla belirlenmiş her koşul altında sadece “ilerleme” olanı dikkate alan ve onun yanında yer alan tutumu bir kenara bırakırsak, temel olarak iki eğilim ortaya çıkar. Bunlardan biri Bakunin’de örneğini gördüğümüz her koşul altında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının savunulmasıdır. Bu yaklaşımın bir handikapı vardır; ulusal talepler, özellikle kalkışma halindeki proletaryanın taleplerini ve mücadelesini sekteye uğratır bir boyut kazanırsa ne yapılacaktır? Uluslararası proletaryanın mücadelesinin önüne, ulusal mücadelenin taleplerinin bir engel oluşturmasına seyirci mi kalınacaktır?

Ulusal sorun konusundaki ikinci eğilim bu soruları da dikkate alan Bolşevik Devrimi’nin önderlerinden biri olan Lenin’in tutumudur. Lenin hiçbir Hegelci kavramın etkisinde kalmadan, Engels ve Bakunin’in düşünceleri arasında bir köprü gibi duran tezini geliştirir. Rosdolsky’nin de işaret ettiği gibi Lenin, işçi sınıfı partisinin içindeki ezen ulusa ait insanların, sadece ezilen ulusun üyelerinin ulusal taleplerini ortak sosyalist mücadele altında toplamak girişimiyle kalmaması gerektiğine işaret ediyor. Onlar özellikle ve özellikle (ulusal gururu umursamayarak ve işçilerin kimi kesimlerinin faydalar elde edebileceği ulusal olarak avantajlı bir durumda olmayı da bir kenara bırakarak) kendi uluslarının egemen sınıfının her türlü ulusal baskı politikasından uzak durmalıdır. Ve ekliyor hiçbir ön koşul ileri sürmeksizin açık bir şekilde ezilen ulusun tam bağımsızlığını da içeren kendi kaderini tayin hakkı için tutum almaları gerekir. Tartışmaya eklenecek bir başka boyut da Stalin’in tek ülkede sosyalizm teziyle görünüşe çıkan milliyetçi yaklaşımdır. Bu ise Rusya örneğinde büyük ulus şovenizmini yaratmıştır. Etkisini gösterdiği yerlerde de büyük ulus şovenizminin küçük örneklerini oluşturmuştur.

Günümüzden bakılınca sorun bir başka boyutuyla özel bir önem kazanıyor. Ulusal sorun tartışmasının klasik seyri yukarıda da görülen, kendini hâlâ bağımsız bir devlet olarak örgütleyememiş halkların durumu ve bağımsızlık talepleridir. Sorun bu haliyle uzun uzadıya tartışılmış ve önemli oranda cevaplanmıştır. Günümüzde ise tartışma yeni bir boyut kazanıyor. Bu boyut göç hareketinin hızlanmasıyla birlikte gündeme geliyor. Şimdi daha önemle öne çıkan soru, göçmenlerin ulusal aidiyetleri ekseninde odaklaşıyor. Bu soruna cevap üretmeye çalışılırken klasik ulusal sorun tartışmalarından faydalanılabilir. Ama o bağlamda üretilmiş düşüncelerin, göçmenlik olgusuna bir transferiyle cevap üretilemez. Marksist felsefenin bugün cevap üretmesi gereken soru da burasıdır.

Enternasyonal Sosyalizm, Sayı 1 - Ekim 2017

Kaynakça

Karl Marx-Fridrich Engels, Die Kontrervoltion in Berlin, MEW, 6.

Karl Marx, Wahlen-Trübe Finanzlage- Die Herzogin von Sutherland und die Sklaverei, MEW, 8.

Karl Marx-Friedrich Engels, Der magyarische Kampf, MEW, 6.

Karl Marx-Friedrich Engels, Der demokratische Panslavismus, MEW, 6. 

Friedrich Engels, Revolution und Konterrevulotion in Deutschland, MEW, 8. 

Friedrich Engels. Deutschland und der Panslawismus, MEW, 11.

Friedrich Engels, Po und Rhein, MEVV, 13.

Roman Rosdolsky, Zur nationalen Frage. Verlag Olle&Wolter, Berlin 1997.

Dipnotlar:

  1. Roman Rosdolsky, Engels’in konu hakkındaki dikkatsizliğine işaret ediyor. Hırvatlar, Sırplar ve Slovaklar’dan bağımsız bir İlliyer ulusunun olmadığını dip not olarak veriyor.