Askeri darbeler ve darbelere karşı mücadele

ENTERNASYONAL SOSYALİZM
Tipografi
  • En Küçük Küçük Orta Büyük En Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Çağla Oflas

Otoriter liderliklerin üzerinde oturdukları burjuva kurumları aşındırması, siyasal kutuplaşmaların yol açtığı istikrarsızlık, bölgesel emperyalist müdahaleler gibi çok yönlü krizler, darbe mekanizmasının çalışması için uygun ortam sağlıyor. 20. yüzyılda sermayenin krize girdiği, büyük işçi kitlelerinin ayaklandığı koşullarda, seçilmiş hükümetleri devirip toplumu yukarıdan aşağıya yeniden dizayn etmek üzere pek çok kez darbe yapıldı, darbe girişimi gerçekleşti. Darbeler çoğunlukla iktidardaki sağ partilere, zaman zaman da reformist partilere karşı yapıldı. Ancak hepsi işçi sınıfını hedefledi. Darbe sonrasında demokratik alan iyice sınırlarken, işçi sınıfının örgütlerine, demokratik, sosyal, ekonomik kazanımlarına saldırıldı. Darbecilerin hepsi, sınıflar üstü, “tarafsız” bir görüntü sergilemeye özen gösterdiler. Oysa işçi sınıfını demir yumrukla ezerken, krizi sermaye lehine çözümleyip, kriz içerisinde olan devlet mekanizmasını sağlamlaştırdılar. Bu makalede darbelerin sınıf mücadelesinde yarattığı tahribatları tarihsel deneyimler üzerinden aktarırken, darbelere karşı mücadelede işçi sınıfının merkezi rolünü tartışacağım.

Kornilov Darbesi

Rusya’da 1917 Şubat’ında savaşın yol açtığı ölümler, kıtlık ve cephelerdeki durumların iyice kötüleşmesi karşısında öfkeli işçi kitleleri, Çarlık rejimine karşı ayaklanarak demokratik yapılar olan Sovyetleri kurdular. Aynı günlerde dağılan eski hükümetin yerine “düzeni” sağlamak üzere Kerenski öncülüğünde Geçici Hükümet kuruldu. Rusya’da artık ikili bir iktidar vardı ve ikisi birden sonsuza dek varlıklarını sürdüremezlerdi.

Temmuz’da yaşanan ayaklanmalar ve ardından gelen darbe, darbeye karşı mücadele, devrimin kaderini değiştirdi. Bolşeviklerin rehberliğinde darbeyi püskürten işçi sınıfı, Ekim ayında iktidarı almayı başardı.

İşçi sınıfı Şubat ayında monarşiyi devirmiş, kendi hükümet organlarını, Sovyetleri kurmuştu, ancak eski devlet aygıtı, yasalar, mahkemeler ayaktaydı. Lenin Devlet ve Devrim adlı eserinde, eski çarlık düzeninde devlet aygıtını yürütenlerin yerini Kadetlerin, Menşeviklerin, sosyal devrimcilerin aldığına işaret etti. Lenin de, Marx gibi, hiçbir reform talebini yerine getirmeyen geçici hükümetin, valilik, bakanlık, bakan yardımcılığı ve benzeri makam ve mevkilerden oluşan “ganimetleri” hiç duraksamadan paylaştığının altını çizdi.[1] Öte yandan, sermaye üzerindeki kapitalist mülkiyet sona ermemişti. Topraklar büyük arazi sahiplerinin elindeydi. İşçi sınıfı ve yoksul kitleler barış, ekmek, toprak ve özgürlük için devrim yapmışlardı. Ancak, yaşam standardında bir değişiklik olmamıştı. Çalışma saatleri eskisi gibi günde 11-12 saatti. Cephelerdeki askerler savaştan bıkmıştı. Yiyecek, giyecek, teçhizat yoktu.

Geçici hükümet işçilerin taleplerini yerine getirmiyordu. Sovyetler içerisinde çoğunluk olan Menşevikler ve Sosyal Devrimciler, aynı zamanda geçici hükümetin içinde de yer alıyorlardı. İşçilerin taleplerini sırtlarını çevirmişlerdi.

Bıçak kemiğe dayandı

Temmuz günleri öncesinde kitlelerin tahammülü tükenmişti. Savaş, askerlerin yaşamını katlanılmaz duruma getirmişti. Bir Putilov işçisi, Menşevikler ve Sosyal Devrimcileri kastederek şöyle söylüyordu; “Yoldaşlar, biz işçiler ihanete daha ne kadar tahammül edeceğiz? Siz burjuvaziyle ve büyük toprak sahipleriyle pazarlık ediyorsunuz. Biz Putilov işçileri burada 30 bin kişiyiz…istediğimizi alacağız…”[2]

Tony Cliff Lenin II-Bütün İktidar Sovyetlere adlı muazzam eserinde, sözle eylem arasındaki tutarsızlıkların katlanılmaz hale gelerek Temmuz ayaklanmasına yol açtığının altını çizer: “Yüzyıllardan sonra nihayet uykusundan uyanmış insanlar, uzlaşmacı liderlerin, ekmeğe, toprağa, barışa, ulusal baskılardan kurtuluşa olan açlıklarını gidermeleri için sabırlı ve pasif bir şekilde beklemeyeceklerdi.”[3]

3-4 Temmuz günlerinde Putilov fabrikası ve Kronstand askerlerinin başını çektiği kitlelerin hükümeti düşürmek için başlattığı ayaklanma girişimi, baskı ve gericiliğin güçlenmesine yol açtı. Kerensky’nin başkanlığındaki Geçici Hükümet, Temmuz ayaklanmasında silahlanmış birliklerin ve işçilerin silahsızlanması için harekete geçti. Ayaklanmada yer alan askerlerin tutuklanması ve birliklerin tasfiyesine yönelik bir kararname yayınladı. Lenin’in Alman ajanı olduğunu, Bolşeviklerin askerlerin cepheye gitmesini engellediğini söyleyen bir karalama kampanyası başlattı. Lenin ve Zinovyev saklanmak zorunda kalırken, Troçki, Lunaçarski gibi önde gelen Bolşevik liderler “sosyalistlerin” içinde yer aldığı geçici hükümet tarafından tutuklandı.

Kerensky’nin suya düşen diktatörlük hayalleri

Temmuz günleri kapitalistlerin de tahammülsüzlüğünü ortaya çıkardı. Örgütlü işçi sınıfını ezecek, güçlü, demirden bir yumruk ihtiyacı burjuva safların Kerensky’nin etrafında toplanmasına yol açtı. Kerensky Hükümeti olağanüstü yetkilerle donatıldı. Kerensky, askeri bir darbeyle Sovyetleri dağıtacak, kendisi de açık bir diktatörlüğün başına geçecekti. Bunun için General Kornilov ile anlaştı. Oysa, Rusya’da devrim başlamış, savaş nedeniyle ekonomi çökmüş, devlet mekanizması iyice bozulmuştu. Sınıflar arasındaki yaşanan çatışmaların boyutu Kerensky’nin boyunu çoktan aşmıştı.

Nitekim, Sovyetleri etkisiz bırakmak için düzenlediği, Moskova Konferansı’nda egemen sınıfın tüm kesimleri Kerensky’nin değil, General Kornilov’un etrafında toplandı. Konferans, Kornilov’un Sovyetleri ve Bolşevikleri ezecek güç olarak ortaya çıktığı bir gösteriye dönüştü. Hükümet düzeni sağlayamadığı ve mülkiyeti güvence altına alacak önlemler almadığı için eleştirilerin odağı oldu. Kornilov sığınılacak tek limandı. Sağcıların “siz artık bizim birlik simgemizsiniz, biz birleştik, Rusya’yı kurtarın”[4] sözleri de karşı devrimin gelmekte olduğunu kanıtlıyordu.

Kornilov darbesi, Bolşeviklerin taktiği

Ağustos 1917’de Kornilov darbe yapmak üzere harekete geçti. Cephedeki bütün birlikleri toparlamaya başladı. Kendisini devirme planlarını son anda öğrenen Kerensky, Kornilov’u başkumandanlıktan aldı.

Petrograd’a doğru yürüyüşe geçen Kornilov’un hedefinde örgütlenmiş işçi sınıfı ve Bolşevikler vardı. Bolşevikler, kendileriyle ilgili karalama kampanyaları yapan, parti kadrolarını tutuklatan Kerensky ile fiili bir ittifak kurmakta bir an bile tereddüt etmedi. Bolşevikler darbeyi yenmek için Sosyal Devrimciler ve Menşeviklerle ortak eylem birliği çağrısı yaptılar. Parti liderliğine hala inanan işçiler devrimi savunmak istiyorlardı.

“Kornilov’a karşı savaşıyoruz, fakat Kerensky’i desteklemiyoruz. Aksine onun güçsüzlüğünü sergiliyoruz”[5] sözlerinden de anlaşılacağı üzere Lenin ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyordu. Troçki de Bolşeviklerin politikasını şöyle özetlemişti: “Tüfeği Kerensky’nin omzuna koyup Kornilov’a ateş edin. Kerenski’yle daha sonra hesaplaşılacak.”[6] Birleşen işçilerin darbeyi engellemesiyle Bolşevikler hemen, darbeci generallerin görevden alınması, işçilerin silahlandırılması ve tutuklu bulunan Bolşeviklerin salıverilmesi gibi önlemler alınmasını istediler. Sağ kanat Menşeviklerden Weinstein, bir askeri devrimci komite kurulmasını önerdi. Posta ve demiryolu işçileri harekete geçirildi. Trenler yanlış rayları izledi. Lokomotifler bozuldu. Telgraflar yerlerine ulaşmadı.

Birlikler, gerçek görevlerinin ne olduğunu anlatan ajitatörlerle karşılaştı. Dört gün içinde yenilmez gibi görünen darbeci güçler kumdan kaleler gibi dağıldı.

Her yer Bolşevizm

Kornilov darbesinin yenilgisi Kerensky’nin de sonunu getirdi. Binlerce Menşevik ve Sosyal Devrimci asker ve işçi Bolşeviklere katıldı. 1 Eylül’de Petrograd Sovyeti Bolşeviklerin “Bütün iktidar Sovyetlere” önerisini kabul etti. Ardından Finlandiya, Moskova ve diğer Sovyetler’de bu öneri kabul edildi. 9 Eylül’de Petrograd Sovyeti Merkez Yürütme Kurulu’nda Bolşevikler çoğunluğu kazandı. Troçki Sovyet başkanı seçildi. Sağcı bir Menşevik tarafından önerilen Askeri Devrimci Komite ise Ekim devrimini gerçekleştiren organ oldu. Darbenin yenilmesine yol açan mücadeleyi örgütleyen Bolşevikler, Ekim Devrimi’nde yönlendirici olmasına sağlayan güveni tüm işçi sınıfına verebilmiş oldu.

1920 Kapp Darbesi

Almanya’da 1918-23 yılları arasındaki devrimci süreçte, kuşkusuz en önemli olay 1920’de gerçekleşen Kapp Darbesi ve darbeye karşı işçilerin mücadelesidir. Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), Komünist Partisi (KPD) ve Bağımsız Sosyal Demokrat Parti (USDP) üyesi işçilerin aşağıdan mücadelesi sonucunda dağıtılan darbe girişimi, birleşen işçilerin gücünü gösterdi.

Kapp Darbesi, Sosyal Demokrat Partiye karşı yapıldı. SPD, monarşinin çöktüğü, devlet kurumlarının dağıldığı günlerde burjuvazinin imdadına yetişmiş, işçi hareketi üzerindeki hegemonyasını kullanarak, işçi konseylerini etkisizleştirmeye çalışmış, yapamadığında da karşı devrimci güçleri harekete geçirmişti. Ocak 1919’da Berlin’de bir ayaklanmaya kışkırtılan işçiler SPD tarafında çağrılan askerler ve Freikops birlikleri tarafından bastırılırken, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht katledilmişti. SPD, sosyalistlerin gücünü kırıp, devrimin ilerleyişini engelledikten sonra burjuvazi tarafından gözden çıkarılmıştı.

İşçilerin birliği darbeyi yendi

SPD’li yöneticiler başkenti darbecilere teslim etmişlerdi ama SPD üyeleri, sosyal demokrat işçiler, sendikacılar darbeye karşı harekete geçtiler. Genel grev çağrısı bütün ülkeye yayıldı. Trenler işlemedi, elektrik ve gaz şebekeleri çalışmadı. Dört gün sonunda darbeciler çekilmek zorunda kaldılar. Karşı devrimci güçlerin saldırısı işçilerin ayaklanmasına yol açmıştı. Takvimi Kasım 1918 öncesine döndürmek isteyen generaller, yeni bir devrimin başlamasına neden oldu. Kapp Darbesi’nin tüm işçi sınıfını tehdit ettiğini gören işçiler, darbeyi mümkün kılan iktidar yapısının yerine kendi iktidar yapılarını oluşturmaya başladılar.

Burjuvazinin imdadına SPD yetişti

SPD yöneticileri kendilerine silah çevirmiş darbecilerden çok ayaklanan işçi sınıfından korkmaktaydı. Darbeci generallerle uzlaştıktan sonra, grev ve işgallere karşı harekete geçtiler. Ayaklanan işçileri vahşi bir şekilde katlettiler. İşçi sınıfı darbeye karşı başarılı mücadelesiyle çok önemli fırsatlar yakaladı. Pek çok yerde iktidar organları olan konseyleri kurdu, yeni mevziler edindi. Eksik olan tek şey Rusya’daki gibi darbe karşıtı mücadelede kendisini kanıtlayan sağlam bir liderlikti. Komünist Partisi çok az bir güce sahipti. Ama sayısal nitelikten çok KPD’nin asıl sorunu politik tutumlarının yanlışlarla dolu olmasıydı. Darbe sosyal demokratlara karşı yapılmıştı. KPD durumu iki karşı devrimci güç arasındaki kavga olarak tanımladı. Bir bildiri yayımlayarak, işçilerin Rosa Luxemburg ve Karl Liebnecht’i öldüren hükümet için parmağını bile kıpırdatmayacağını söyledi. Oysa Bolşevikler Kornilov darbesine karşı mücadelenin önderliğini yapmış, mücadele içinde işçilerin Sosyal Devrimciler ve Menşeviklerden kopmasını sağlamışlardı. KPD darbeye karşı grev yapan işçilerin çok gerisinde kalarak, işçileri reformist liderliklerin insafına bıraktı. KDP’nin sekter tutumu darbecilerin de odağı haline gelen SPD hükümetinin yeniden güçlenip, hareketi ezmesine yol açtı.

1973 Şili Darbesi: Halk Cephesi, işçi sınıfının felaketine neden oldu

11 Eylül 1973 tarihinde Salvador Allende’nin liderliğini yaptığı Halk Cephesi hükümeti, General Pinochet’in başını çektiği bir darbe sonucunda devrildi. Darbenin sivri ucu Allende Hükümeti’ne yönelse de asıl hedefte işçi sınıfı vardı. Allende’yi iktidara getiren işçi hareketi, kazanımlarını korumak için ileri bir atılım yaparak, mücadele örgütlerini kurdu. Sınıf mücadelesinin geldiği boyut, burjuva toplumunun varlığını tehdit edecek düzeye gelmişti. Egemen sınıf, ABD’nin desteğiyle işçi hareketine karşı kanlı bir darbe gerçekleştirdi. Darbenin ardından tam bir devlet terörü uygulandı. Onu takip eden 12 ayda 30 bin insan öldürüldü. Etkileri nesiller boyu sürecek darbede İşçi sınıfının en bilinçli en cesur önderleri yok edildi.

Diktatör Pinochet, Türkiye’de 12 Eylül generallerinin yaptığı gibi bir anayasa yazdı. Ve bu sayede yaşam boyu senatör görevini üstlenerek eceliyle öldü. Bu darbeci yapı aynı zamanda kamu kaynaklarının yağmalanmasını, eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlerin özelleştirilmesini, yeni liberal politikaların hayata geçirilmesini garanti altına aldı.

Halk Cephesi ve devlet

1970 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde, Sosyalist Parti (SP) ve Komünist Parti (KP)’nin oluşturduğu Halk Cephesi adayı Salvador Allende oyların yüzde 36’sını aldı. Allende başkanlık koltuğuna oturmak için burjuvaziyle “Güvenceler Tüzüğü” imzaladı. Buna göre Allende Hükümeti, devlete ve devlet yapılanmasına saygı gösterecek; kiliseye, kitle iletişim araçlarına ve orduya dokunmayacaktı.[7]

Güvenceler tüzüğünün imzalanması Şili’de köklü bir değişimin olmayacağı anlamına gelmekteydi. Ancak Allende “halkın iktidarı”ndan bahsediyor, KP de “iktidar alanını” ele geçirdiğini iddia ediyordu. KP ve SP’nin dışında kalan sol kanat partiler de Allende’nin bahşettiği “güvenceler” kısmını sorgulamadılar. Devlet aygıtını “kitlesel tarzda kullandıklarını” iddia ettiler. Oysa, Marx, Paris Komünü deneyimlerini aktardığı Fransa’da İç Savaş adlı eserinde mevcut devlet aygıtının parçalanıp, yerine işçi devletini koymanın işçi sınıfı için bir zorunluluk olduğuna işaret etmişti. Allende ve KP ise parlamentoda çoğunluğu elde etmek suretiyle aşama aşama, başta ordu olmak üzere devlet üzerinde denetim kurabileceklerini düşündüler. Lenin Devlet ve Devrim’de sınıf çatışmasının ürünü olarak doğan devletin, kapitalist toplumda sömürücü azınlığın, çoğunluk olan işçi sınıfı üzerinde kurduğu baskı aygıtından başka bir şey olmadığını anlattı. Kuşkusuz bu baskı mekanizmasınınım omurgasını oluşturan ordu, sermeye birikim koşullarının devamının güvencesidir. Halk Cephesi hükümeti ordunun tarafsız kalabileceğini iddia etti. “Güvenceler”den çok daha fazlasını yaptı. Silahlı kuvvetlerin yetkilerini arttırdı. Komutanların maaşlarına zam yaptı. Generallere kabinesinde yer verdi. “Vatansever” ordunun kabinede yer almasını burjuvaziden kurtulmanın bir göstergesi olarak tanımladır. “Sınıflar üstü devlet” anlayışı işçi sınıfının felaketine yol açtı.

Dipten gelen dalga

Allende’nin verdiği “güvenceler” burjuvaziyi teskin edemedi. Daha önemlisi kentlerde işçilerin ve topraksız köylülerin yükselen mücadelesi yüreklerine korku saldı. Allende’nin seçilmesi işçi kitlelerine ileri atılmak için güç verdi. Allende başkanlık sarayına oturdu diye kimse kenara çekilip beklemek istemiyordu. Tarım reformu vaadinden cesaret alan topraksız köylüler, arazi işgallerini arttırdı.

Halk Cephesi hükümetinin birinci yılında mavi yakalı işçi ücretlerinde yüzde 38, beyaz yakalı işçi ücretlerinde yüzde 120 artış yaşandı. İşsizlik yüzde 10’un altına düştü. Öte yandan ücret artışları ekonomiye de canlanma olarak yansıdı.[8] Öğrencilere parasız süt dağıtımı, toprak reformu gibi bir dizi reform gerçekleşti. Bazı büyük sanayi kuruluşlarını ve bankaları tazminat ödeyerek devletleştirdi. 1971 yılında en temel gelir kaynağı bakır madenlerinin devletleştirilmesiyle iktidarın birinci yılındaki görece sükûnet ortamı sona erdi. Aslında “çatışmasız” geçen bu süreçte burjuvaların bir kısmı sermayelerini yurtdışına aktarmış ve hiçbir yatırım yapmamıştı. Pek çok yerde fabrikalara giren para kaynağı devlet destekleriydi. İşçilerin yükselen hayat standardı sonucunda tüketim talebindeki artış orta sınıfın yürüttüğü sistemli stokçuluk nedeniyle şiddetlenen arz darlığına yol açtı. Arz darlığı ve güvensizlik sermayenin hükümete saldırması için olanak sağladı. Nitekim sağcı partiler “Boş Tencerelerin Yürüyüşü” adlı verilen ellerinde boş tencereleri sallayan yüzlerce orta sınıf mensubunun katıldığı bir gösteri düzenledi. Gösterinin komik yanı çoğunun yanlarında hizmetçilerini de getirmiş olmalarıydı. Orta sınıfı hareket geçiren bu gösteri işçi sınıfını denetim altında tutma konusunda hükümete güvensizliği açığa çıkardı. Allende sınıf hareketini denetim altına alamıyordu. Sadece 1971 yılının Ocak ve Aralık ayları arasında 1.278 toprak işgali, 1758’e varan grev gerçekleşmişti.[9]

İşçiler öz örgütlerini kuruyor

1972 yılı Haziran’ında, 22 tutuklu önderin salıverilmesi ve sorumlu yargıcın görevden alınması talebiyle başkent Santiago’da gerçekleşen büyük yürüyüşü grev dalgası izledi. Grevler sonucunda “dişli kayışı-cordon” denilen yeni bir tip örgütlenme ortaya çıktı. Cerrillos’daki cordon Temmuz başında bir bildiri yayımladı ve işçilerin üretim üzerinde denetim kurmalarını ve parlamentonun yerine işçi meclisinin getirilmesini talep etti. Hareket, soldaki partilerin çok ilerisindeydi. İşçiler yeni bir toplumsal örgütlenmenin siyasi organlarını yaratmaya başladılar. Ama sol işçilerin yeni türden örgütlerinin yarattığı olanakları görme ufkuna sahip değildi. SP ve KP cordonlarla arasına mesafe koydu. Allende, “anayasal kurallara” saygılı davranılması gerektiğini düşünüyordu.

İşçiler birleşiyor

İşçilerin aşağıdan mücadelesini kontrol edemeyen Allende’ye karşı burjuvazi harekete geçti. Allende’ye karşı ekonomik sabotaj kampanyası başlattı. Hükümeti devirmek üzere kamyoncular grevi tertipledi. Amaç ekonomiyi felç etmek, kır ve kent arasındaki taşımacılığı durdurarak kentlerde gıda sıkıntısı yaratmaktı. İşçi sınıfının kitlesel mücadelesi karşı devrimci girişimi boşa çıkarttı. Fabrikalarda işçiler patronların sabotaj girişimlerine karşı koyarak, üretimi denetimleri altına aldılar. Öte yandan en varlıklı ailelerin oğullarından oluşan faşist çeteler, sosyalistlere, öncü işçilere saldırdılar. Terör yoluyla hareketin mücadele gücünü kırmaya çalıştılar.

Hükümet burjuvazinin kendisine yönelttiği silahları değil, aşağıdan yükselen kitlesel işçi mücadelesini tehlike olarak gördü. Önce olağan üstü hal ilan edildi. Ardından işçilerin hareket etme yeteneğini kısıtlamak üzere sokağa çıkma yasağı uygulamaya konuldu.

Darbe provası ve darbe

29 Haziran 1973’de Albay Roberto Souper komutasında bir tank alayı başkente girip, yönetime el koyduğunu ilan etti. Birkaç saat içerisinde binlerce işçi greve çıktı, fabrikalar işgal edildi. Sokaklarda ve fabrikalarda inisiyatifi ele alan işçilerin örgütlenme organları ortaya çıktı. Santiago-Centro adında yeni bir cordon örgütlenmesi tüm işçileri bir araya getirdi. Yeni bir devrimci durum ortaya çıkmıştı. Üretim, dağıtım, savunma ve toplumsal hizmetlerin tamamı işçi örgütlerinin eline geçti. Darbenin püskürtülmesinden sonra Allende tekrar olağan üstü hal ilan etti.

Ardından ulusal çapta operasyonlar düzenlendi. İşçi önderleri tutuklanıp, işkenceden geçirildi. İşgal edilen fabrikaları zorla geri alan Hükümet, generallerden oluşan yeni bir kabine açıkladı. Eylül 1973’de Başkanlık Sarayını bombalayan darbenin başındaki General Pinochet hükümetin kabinesinde yer alan generallerden biriydi.

Şili’de işçi sınıfı başka bir dünya için mücadeleye atıldı. İktidar organlarının nüvesi olan Cordon’ları inşa etti. Sermayenin saldırılarına karşı defalarca rüştünü ispatladı. Ama tüm sol yüzünü Halk Cephesi’ne çevirdi. Bu yenilgiyi CIA komplosuyla açıklamak Halk Cephesi politikasının sorumluluğunu gizlemeye yarar. Reformizm devrimci bir durumda burjuva devlet aygıtını savundu ve işçi hareketini ezmek için devletin silahlı güçlerini kullanmaktan çekinmedi.

Türkiye’de işçi sınıfına yapılan en kapsamlı saldırı: 12 Eylül 1980 darbesi

1980 Eylül ayına gelirken, ordunun ülke siyasetine tam anlamıyla el koymasını gerektirecek bütün koşullar neredeyse tamamıyla bir araya gelmişti. Egemen sınıf derin bir temsil kriziyle karşı karşıyaydı. İşçi sınıfı ekonomik krizin etkilerine karşı güçlü bir direniş içindeydi. Krizin çözümü için işçi sınıfının pazarlık gücünün ortadan kaldırılması, bunun için de sendikaların ve sol hareketin ezilmesi gerekirdi.

Sermaye ve ordu

Türkiye’de asker ve sivil bürokrasi yeni bir sermaye birikim rejimi inşasında etkili bir rol oynadı. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yapılması gereken dönüşümler ordunun devreye girdiği olağanüstü rejimler altında gerçekleştirildi. 1950’li yıllarda sanayi sermayesiyle, tüccar ve toprak sahiplerinden oluşan sermaye bloku arasındaki çatışma 1960 darbesine yol açtı. 1960’ların sonundan itibaren siyasal kutuplaşmanın yol açtığı temsil krizi ve işçi hareketinin yükselişe geçmesi, 1971 darbesine yol açtı.[10]

1971 darbesi, askeri vesayet altında sermayenin önündeki engellerin temizlenmesi açısından başarılı olamadı. 10 yıl sonra ordu yarım bıraktığı işi tamamladı. Emir komuta zinciri altında gerçekleşen darbe sonucunda, ordu siyasal ve sosyal yaşamın tamamında hâkim konuma yükseldi.

Tony Cliff kapitalist toplumda ordunun sermaye ile ilişkilerini şöyle özetliyor:

Silahlı kuvvetlerin kapitalizme hizmet ettiği doğrudur ancak, bu durum generallerin topluma dayatmaya çalıştığı kendilerine ait çıkarları olmadığı anlamına gelmez. Bir kapitalist kendi çıkarlarını savunmak için gangster çalıştırabilir. Ama bu durum gangsterin kendi çıkarları olmadığı anlamına gelmez. Ekonomi bir toplumun altyapısıdır, askeri kuvvetler ve politika üstyapının bir parçasıdır. Üstyapının altyapıya etkisi vardır. Türkiye’de generaller devasa büyüklükte bir ordu beslemek istiyor. Bu büyüklük, Türkiye’de birçok kapitalistin arzu ettiğinin çok daha üzerinde bir büyüklüktür.[11]

Gerçekten de her darbe sonrası ordunun ekonomik gücü arttı. 1980 darbesi sonrası OYAK, Türkiye’nin büyük sermaye kuruluşlarından biri durumuna yükseldi. Ordu iktidara gelir gelmez, meclisi feshetti ve hükümeti kapattı. Siyasal partilerin faaliyetlerini durdurdu. Yeni bir anayasa hazırlığına girişti. Günümüzde de varlığını sürdüren 1982 anayasası anti-demokratik baskı koşullarında gerçekleşti. Kenan Evren ve darbeci generaller 2010 yılında yapılan referandum sonucunda yargılandı.

Türkiye ekonomisinin yapısal döngüsü: Borç krizi

Türkiye 1977-79 yılları arasında derin bir borç kriziyle çalkalanıyordu. OECD 1979 yılında vermeyi taahhüt ettiği 989,3 milyon dolar kredinin yalnızca 253,7 milyon dolarını ödedi[12]. Enflasyon rakamları yüzde 79’lara ulaşmış, hazine boşalmıştı. Akar yakıt bulunamıyordu. Uzun tüp ve gaz kuyrukları ve elektrik kesintileri yaşanıyordu. Bu koşullarda Türkiye ekonomisinde köklü bir değişim anlamına gelen “24 Ocak Kararları” IMF tarafından dayatıldı. 24 Ocak Kararlarını dönemin azınlık hükümeti AP’nin başındaki Demirel imzaladı. Emekçiler için “acı reçete” anlamındaki kararlar doğrultusunda; yüzde 49’luk bir devalüasyona gidildi. Böylece IMF’den gelecek kredilerin yolu açılmış oldu[13]. Ancak, bu kararların uygulanması için siyasal alanda ve üretim süreçlerinde mutlak bir otoriteye ihtiyaç vardı. Marx’ın da yazdığı gibi burjuvazinin kendi varlığını sürdürmek için atacağı ilk eşya parlamento oluyor. “Parlamenter rejim her şeyi çoğunluğun kararına teslim eder, peki parlamento dışındaki büyük çoğunlukların kendileri de karar vermek istemezler miydi? Devletin tepesinde keman çalındığı zaman, aşağıdakilerin oynamaya koyulmamalarını nasıl bekleyebilirsiniz?”[14] Sermaye açısından ekonomik krizin geldiği aşama “aşağıdakilerin oynamasına” tahammül gösteremeyeceği boyutlardaydı.

Tek engel işçi sınıfı

24 Ocak Kararlarının uygulanmasını önleyecek tek güç işçi sınıfıydı. Bu dönem solun kitleselleşmesi açısından önemli atılım yıllarıydı. Aşağıdan gelen basınç öyle güçlüydü ki, CHP kendini “ortanın solunda” olarak tanımladı. DİSK’in üye sayısı 500 bine ulaşmıştı. 1976 yılında, 1 Mayıs’ta Taksim’de toplanan 200 bin DİSK üyesine Türk İş’ten kopup katılan 26 sendika üyesinin de katılmasıyla işçi sınıfı en büyük toplumsal güç olduğunu kanıtladı. Öyle ki, ordu tarafından gündeme getirilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri işçi sınıfının kitlesel gösterileri sayesinde kaldırıldı.

Faşist tırmanış ve işçi hareketi

1977 yılında işçi hareketinde gözle görülür bir yükselme yaşandı. Her yerde grevler, fabrikalarda ve okullarda işgaller yaşanıyor, mücadele sertleşiyordu. Sadece 1977 yılında grev sayısı 167, greve katılan işçi sayısı 60 bin, iş günü kaybı, 6 milyona ulaştı[15]. DİSK 1 Mayıs 1977’ye, Milliyetçi Cephe hükümetine karşı gövde gösterisine hazırlanıyordu. Tek hazırlık yapan DİSK değildi. 1 Mayıs 1977, kontrgerilla tarafından örgütlenen 39 işçinin yaşamını kaybettiği bir katliama dönüştürüldü.

Sonrasında da faşist saldırılar ve faili meçhul cinayetler tırmanışa geçti. MHP ve devlet tarafından organize edilen yapılar, grevlere, mitinglere, öğrencilere, gazetecilere, aydınlara saldırıyor, her yerde çatışmalar ve ölümler yaşanıyordu. Sokak terörünün net bir hedefi vardı: Geniş işçi kitlelerini yıldırmak. 1978 yılında DİSK’in çağrısıyla düzenlenen “Faşizme İhtar eylemi” iki saatlik iş bırakma olarak örgütlendi ve eyleme 1 milyon işçi katıldı. Aynı yıl yaşanan Maraş katliamı sonrasında DİSK önderliğinde yapılan protestoya 500 bin işçi katıldı. Maraş katliamı sonrasında ilan edilen sıkıyönetim altında da faşist saldırılar durmadı. Temmuz 1980’de Maden-İş Sendikası Başkanı Kemal Türkler’in katledilmesinin ardından 1 milyon işçi üretimi durdurdu. Faşist tırmanışı durdurabilecek tek güç birleşik işçi mücadelesiydi. Ne yazık ki, DİSK önderliği işçi hareketini mobilize etmekten imtina etti.

Geliyorum diyen darbe

Tariş İşletmelerinde çalışan işçileri işten atıp yerine faşist kadroları yerleştirmek istemesi üzerine, önce Tariş işletmelerinde yaşanan grev ve işgal dalgası ordunun da hareket geçmesi için bir işaret fişeği oldu. Saldırılar işçi hareketinin moralini bozmuştu ama gücünü kıramamıştı. Darbenin arifesi 11 Eylül akşamında bile 100 bin işçi grev çadırlarındaydı. “Geliyorum diyen” darbeyi durdurmak üzere işçi sınıfına güç ve moral verebilecek bir örgütlenmenin bulunmadığı koşullarda darbe gerçekleşti.

12 Eylül darbesi işçi sınıfına ve sola karşı yapıldı. Başta DİSK olmak üzere Türk-İş hariç tüm dernekler ve sendikalar kapatıldı. Grevler yasaklandı. Öncü ve sosyalist işçilerden oluşan binlerce sendika aktivisti tutuklandı, işkencelerden geçirildi. İşçi sınıfının kazanımları askeri diktatörlük altında bir gecede yok edildi. Ücretler Yüksek Hakem Kurul tarafından belirlendi. Sendikalar Kanunu ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu yeniden düzenlendi; sendikalaşmanın önüne iş kolu barajı getirildi. Kıdem ve ihbar tazminatları kırpıldı, yıllık izinler düşürüldü, ikramiyelere son verildi.

Mısır’da devrim –karşı devrim ve zorunlu dersler

Mısır’da 25 Ocak 2011’de başlayan devrim, Temmuz 2013’te gerçekleşen askeri darbeyle kesintiye uğratıldı. Yıllar sonra yapılan ilk özgür seçimlerde çoğunluk sağlayan Müslüman Kardeşler ve lideri Mohamed Mursi, darbeci general Abdüfettah El Sisi tarafından azledildi. Darbenin sivri ucundaki hedef bu kez Müslüman Kardeşlerdi. Önce Mursi kaçırıldı ve hapsedildi, protestolar sırasında 2000 destekçisi katledildi. İzleyen günlerde yüzlerce Müslüman Kardeşler üyesi ölüm cezasına çarptırıldı ve on binlercesi hapsedildi. Mübarek rejiminden daha beter bir rejim inşa edildi. Grevler, toplantılar ve gösteriler yasaklandı. Kitle hareketinde öncü rol oynayan gençlik ağları, sol aktivistler tutuklandı.

“Dünyayı sarsan 18 gün”

Mısır devrimini ateşleyen, Mübarek rejiminin son on yılında uyguladığı neoliberal politikalardı. 2008’de dünya ekonomisinin çökmesi, 2011 devriminin başlıca tetikleyicisi oldu. Mısır’da milyonların kapitalizme meydan okuması, dünya çapında egemenlerin yüreğine korku salarken, aktivistlere ilham kaynağı oldu. Tahrir Meydanı dünya tarihinin neredeyse en kalabalık kitle mobilizasyonuna tanıklık etti. Milyonlar, “dünyayı sarsan 18 günde” 40 yıllık Mübarek diktatörlüğünü yerle bir ettiler. Devlet aygıtına esaslı darbeler vuruldu. Göstericiler, Devlet Güvenlik İstihbaratı (SSI) ofislerini ve hapishaneleri işgal ettiler. 60 yıldır birbirini izleyen baskıcı rejimlerin uyguladığı basınç ve denetimden kurtulan işçi sınıfı ve yoksullar gerçekten demokratik bir toplum inşa etme fırsatı yakaladılar. İşçiler bağımsız sendikaları tanımaya başladı. Binlerce yöneticinin, devlet sendikaları yetkililerinin, iş yeri güvenlik görevlilerinin ve polislerin görevden alınması sağlandı. Her yerde kitleler “ekmek, özgürlük ve sosyal adalet” çağrısı yaptı.

Hareketin motor gücü, işçi sınıfı

Mısır devrimi 2011’de Tunus’ta başlayan ve tüm Arap coğrafyasını saran devrimin en önemli parçasıydı. Hareket kendiliğinden patladı. Ancak içinde pek çok mücadele ve örgütlenme barındırmaktaydı. İşçi sınıfı, Mübarek rejimini zayıflatan hareketin en önemli bileşeniydi. 2004’ten 2010’a kadar 2.716 grev gerçekleşti, grev ve gösterilere 2,2 milyon işçi katıldı. Bunların en etkilisi, Mahalla al Kubra’da bulunan Mısır İplik ve Dokuma Şirketi’ne ait dev işletmeleri saran grev dalgası ve bunu takip eden, vergi tahsildarları tarafından gerçekleştirilen, yüzde 325 zamla sonuçlanan 11 günlük oturma eylemidir.

Tahrir meydanını dolduranların büyük bir kısmı işçilerden oluşuyordu. Dahası İskenderiye’den Kahire’ye, Süveyş’e tüm ülke grevlerle ve işçi gösterileriyle sarsıldı. Sağlık çalışanları, Telecom, Petrol, gübre ve çimento kanal, temizlik, demiryolu, tekstil işçilerinin tamamı grev dalgasına katıldılar.

Genel grevler, ordunun direnme gücünü kırdı ve geri çekilmesini sağladı. Mübarek rejimini yıkan işçiler, devlet güdümünde yozlaşmış sendikaları da çözdüler. Sendika aktivistleri tarafından Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu (EFITU) kuruldu. Emlak vergisi tahsildarları, pek çok küçük bağımsız sağlık teknisyenleri, öğretmen sendikaları, 8,5 milyon üyeli emekliler derneği ve çeşitli sanayi sektörlerinden bağımsız işçi temsilcileri, bağımsız sendikalara katıldılar. [16]

Tehlikeli uzlaşma

Mübarek rejiminin düşmesini takip eden günlerde değişim talepleri artarak devam etti. Mübarek öncesi ve sonrası kurulan liberal, reformist partiler hemen hepsi devrimin dilini benimsedi. Kitle hareketinin etkisi, hepsinin politik beyanlarında ve manifestolarına yansıdı. Yapılan ilk özgür seçimlerde Müslüman Kardeşler (MK) parlamentoda çoğunluğu sağladı.[17]

Cumhurbaşkanı seçilen Mursi ordu ile uzlaştı. Ordunun başına Tantawi’nin yerine Abdüfettah El Sisi’yi getirdi.

Mursi devrimin taleplerini yerine getirmediği gibi, Mübarek döneminden kalan baskı aygıtını aynen devam ettirdi. Rüşvet, yolsuzluk ve adım kayırmaların devam etmesi kitlelerde hayal kırıklığı yarattı. Özellikle İslami gelenekten gelen Mursi’nin, yetkilerini sınırsız hale getirmeye çalışması, Müslüman Kardeşler’in belediyelerde ve devlet aygıtı içerisinde kadrolaşmaya gitmesi ve bu adımların İslamcı bir parti tarafında atılması, “teokratik bir düzene gidiliyor” korkusu yarattı.

Ekonomik kriz Mursi döneminde iyice derinleşti. Mısır’ın temel gelirini oluşturan turizm çöktü. Devletin döviz rezervleri tükenmeye başladı. Ocak 2013’de Mısır’ın para pirimi yüzde 10 değer kaybetti. Mübarek rejimine kıyasla işsizlik yüzde 14’e tırmanırken, istihdam yok denilecek kadar azaldı.

Devrimin taleplerinden uzaklaşan liderlikler

Mursi, kendisinin ve kurucu meclisin kararlarını yargı muafiyetine tabi tutan kararnameler yayınladı. Kararnamelerin ardından muhalefet yeni kurulan Ulusal Kurtuluş Cephesi (NSP)’ne katılmaya başladı. Mursi kararnameyi geri çekmesine rağmen, muhalefetle gerilim çözülmedi. Mübarek destekçileri, yeni liberal kapitalist partiler ve bazı solcu partiler ordu yanlısı gösteriler için seferber oldular, El-Sisi’ye darbe yapması için meşruiyet sağladılar. Nitekim 2013’de gerçekleşen darbenin ardından liderlerin aylardır orduyla görüştüğü ortaya çıktı.[18]

Mursi’ye karşı oluşturulan Tamarod (Asi) hareketi ve Ulusal Kurtuluş Cephesi, karşı devrimi başlatmaya yönelik stratejinin parçası oldu. 2013 yılında genç Nasırcı aktivistler tarafından kurulan Tamarod kampanyası geniş bireysel aktivistler ve siyasi partiler tarafından destek buldu, eski rejimin üyeleri ve güvenlik görevlileri buraya katıldı. Subaylar, işadamları, devlet bürokrasisinin önemli figürleri yargıçlar, Mübarek düzeninin Ahmet Şefik gibi kalıntıları desteklerini açıkladılar. 30 Haziran’da Tamarod aracılığıyla organize edilen “ulusal protesto günü” çok büyük bir kalabalıkla gerçekleşti. Ordu, Mursi’ye, “halkın taleplerini karşıla” ültimatomu verdi.

25 Ocak ayaklanmasının talepleri, 30 Haziran 2013’te yoktu. Ekmek, özgürlük ve sosyal adalet talepleri, yerini “düzen” ve “yargı savunmasına” bırakmıştı. Devrimci Sosyalistler ilk kez Tahrir Meydanı’nda, ordunun müdahalesine karşı halkı uyaran dergilerini satamadılar, taciz ve saldırı ile tehdit edildiler. Meydandaki kitle tarafından sürekli orduya müdahale çağrısı yapılıyordu.[19]

30 Haziran 2013’te devasa Mursi karşıtı seferberliği, 3 Temmuz’da ordu tarafından gerçekleştirilen darbe izledi. 30 Haziranda Tahrir Meydanı’nda toplanan milyonlar, gerçekten Müslüman Kardeşlerin ihanetine öfke duymaktaydılar. Ancak, öfkeli kitleler, devrimin çalınmasının zeminini oluşturdular. Sonrasında ordu sokaklara egemen oldu. Rabia’a al-Adawiya’da darbeyi protesto eden Müslüman Kardeşler’e yönelik katliamlar yapıldı.

Muhalefet ve ordu

Darbenin büyük bir kitle seferberliği üzerine gerçekleşmesi kafalarda karışıklık yarattı. Ama karışıklık yaratmasına asıl yol açan Mısır’daki Devrimci Sosyalistler hariç tüm muhalefetin darbeye destek vermesiydi. Bu partiler darbe sonrasında da Sisi’nin darbeye demokratik bir görünüm kazandırma hedefinin parçası oldular. Sisi’nin kabinesinde yer aldılar.[20] Mısır’ın önde gelen liberali ve Destour (Anayasa) Partisi kurucusu Muhammed El-Baradey cumhurbaşkanı yardımcısı oldu, daha sonra görevinden çekildi. Bir Nasırcı ve Destour’un kurucu üyesi olan Hüsam Eissa Yükseköğretim Bakanı oldu; reformist Sosyal Demokrat Parti’den Hazım El-Beblavi başbakan oldu. En çarpıcısı ise Halkçı Akım üyesi bağımsız sendika hareketinin kurucusu Kamal Abu Eita’nın Çalışma Bakanı olmasıydı.

Muhalefetin orduyu bir kurtarıcı olarak görmesinin özel bir nedeni de, Nasırcı fikirlerin orduya ilişkin nostaljik yanılsamalara yol açmış olmasıdır.[21] Oysa Mısır’da ekonominin yüzde 20’si Ordu’nun kontrolü altındadır. Özellikle Mübarek döneminde ordu inşaattan nakliyeye kadar çok çeşitli işletmeleri ve sermayeyi elinde tutmaktadır. Generallerin çıkarlarına dokunmadan sermayeye dokunulması düşünülemez bile. Solda da etkili Nasırcı nostalji, Mısır’da ordunun sermaye ile iç içe geçen ilişkisini örtmekten başka bir işe yaramadı.

Mursi de tıpkı 1973 Şili’de Halk Cephesi Lideri Salvador Allende gibi, orduyla anlaşma yaptı, Allende gibi kısa bir süre sonra kendi atadığı Sisi tarafından görevden uzaklaştırıldı, hapishanede hayatını kaybetti. Devlet aygıtının bir değişim aracı olarak kullanılmaya çalışılması felaketle sonuçlandı.

Öte yandan, Mısır solu, bir kitle hareketi olan MK’lerin çelişkili sınıf yapısını göremedi. Göremedi çünkü MK’lere baktıklarında “ortaçağ kalıntısı, gerici ve demokrasi karşıtı” bir hareket gördüler. Mısırlı Devrimci Sosyalist Sameh Naguib, örgütün belkemiğini oluşturan modern orta sınıfın, zengin kesimleri etkilediği kadar, muğlak sosyal adalet söylemlerinin yoksul kesimleri de etkisi altına aldığını söylüyor.[22] Nitekim 25 Ocak devriminin ilk saatlerinden itibaren Tahrir meydanını dolduranlar arasında MK üyeleri de vardı. MK liderliği tabanının baskısı sonucu protestolara katılmak zorunda kaldı. Mısır solunun MK’ya yönelik bakış açısının pratik sonucu, burjuvaziyle bir ittifak arayışına girme pahasına MK ile savaşmak ve onu iktidardan göndermekti. Bu yaklaşım, darbe karşısında işçi sınıfını böldü, hareketin felç olmasına yol açtı.

Zorunlu dersler

Kapitalizmin krizlerle boğuştuğu, devrimci durumların ortaya çıktığı günümüzde kapitalist devlet aygıtının doğasının anlaşılması son derece önemli. Marx ve Engels devletin kapitalist sınıfın çıkarlarını güvence altına alan özel bir aygıt olduğunu söyledi. Rusya’da Ekim devriminin en yoğun olduğu dönemlerde Lenin, sınıflar arası uzlaşma fikriyle, devletin çatışmalara aracılık edip olumlu bir şekilde çözeceğine ilişkin fikirlerle mücadele etti. İşçi sınıfının kurtuluşu için devlet aygıtını yıkmanın zorunluluk olduğunu anlattı. Mısır’da darbeye karşı işçi sınıfını seferber edecek, devrimci bir odağın küçük olması devrimin yarım kalmasına yol açtı.

Kaynakça

Akar, Rıdvan, Bila, Hikmet, Birand, Mehmet Ali, 2001, 12 Eylül Türkiye’nin Miladı, , Doğan Kitap, İstanbul.

Barker, Colin, 2008, Devrim Provaları, Çev. Umut Haskan, İrem Yılmaz, Yordam Kitap, İstanbul

Beinin, Joel, 2020, “Arab workers and the Struggle for democracy” https://jacobinmag.com/2020/05/arab-spring-workers-struggle-democracy-unions

Bouharoun, Jad, 2017, “Understanding the counter-revolution”, https://isj.org.uk/understanding-the-counter-revolution/

Cliff, Tony, 1994, Lenin 2, Bütün İktidar Sovyetlere, Çev. Tarık Kaya, Barnar Kutluğ, Z Yayıncılık, İstanbul.

Cliff, Tony, 2014, “Kapitalizm ve Silahlı Kuvvetler”, https://tonycliffarsivi.wordpress.com/tag/tony-clif-silahlanma/

İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ihvan-i-muslimin#1))

Kazgan, Gülten, 2005, Türkiye Ekonomisinde Krizler 1929-2009, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Lenin, V.I, 2016, Devlet ve Devrim, Çev. M. Halim Spatar, Celal Üster, Yordam Yayıncılık, İstanbul.

Marfleet, Phillif, 2017, “Neoliberalism, the State and Revolution”, https://isj.org.uk/neoliberalism-the-state-and-revolution-the-case-of-egypt/

Marx, Karl, 2002, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Çev. Sevim Belli, Sol yayınları, Ankara

Petrol iş 1988 yıllığı

Rabinowitch, Alexander, 2016, Bolşevikler İktidara Geliyor, Çev. Levent Konyar, Yordam Yayıncılık, İstanbul.

Troçki, Lev, 1998, Rus Devriminin Tarihi, Cilt 2, Çev. Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, İstanbul.

DİPNOTLAR

[1]     Lenin, 2016, s.46

[2]     Troçki, 1998, s.57

[3]     Cliff,1994, s.314

[4]     Rabunowitch, 2010, s.139

[5]     Cliff, 1994, s. 363

[6]     Troçki, 1998,s.240

[7]     Barker, 2008, s.83.

[8]     a.g.e, s. 83-84

[9]     a.g.e, 2008, s.85

[10]    1960’tan sonra Dünya’da esen 68 hareketi Türkiye’ye de yansıdı. İşçi hareketi sendikal ve siyasal örgütlülük düzeyi gelişerek toplumsal yaşamda belirleyici güç konumuna yükseldi. TİP’in kurularak parlamentoya girmesi, DİSK’in kurulması işçi hareketi açısından bir milat oldu. 15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfı için büyük bir kalkışmaydı. 1971 askeri cuntası işçi sınıfı hareketini parçalamaya, sendikaların etkisini daraltmaya çalıştı, TİP kapatıldı, solcular hapse atıldı, öğrenci liderleri idam edildi.

[11]    Cliff, 2014. https://tonycliffarsivi.wordpress.com/tag/tony-clif-
silahlanma/

[12]    a.g.e, 2005, s.169

[13]    Akar, Bila, Birand,2001, s.140

[14]    Marx, 2002, s.64

[15]    Petrol İş, 1988, s.274

[16]    Beinin, 2020.

[17]    İslam Ansiklopedisi. 1928 yılında kurulan Müslüman Kardeşler, muhalefet hareketinde köklü bir geleneğe sahip yapılanmalardan biridir. Çeşitli dönemlerde aylık, haftalık, on beş günlük sayısı 10’u bulan yayınlarıyla, 1954 yılında 254’ün üzerinde şubesiyle önemli bir kitleselliğe sahipti. MK, Sanayi ve ticari faaliyetler sürdüren şirketlerden elde ettiği gelirlerle yürüttüğü okul, sağlık ocağı gibi sosyal yardımlar sayesinde, kent yoksulları ve işçi sınıfı üzerinde etkiliydi. 1952 yılında Cemal Abdünnâsır’ın başını çektiği “ Hür Subaylar” darbesi, onu takip eden Enver Sedat ve Mübarek dönemlerinde, on binlerce üyesi tutuklandı, yayınları ve şubeleri kapatıldı. Baskıya maruz kalmasına rağmen, kitleselliğini koruyabildi, 1990’lı yıllardan itibaren de parlamentoda başarılar elde etti.

[18]    Marfleett, 2017, Egyphttps://isj.org.uk/neoliberalism-the-state-
and-revolution-the-case-of-egypt/

[19]    Bouharoun,2017.

[20]    2013, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/misir-da-gecici-hukumet-kuruldu-23748099

[21]    Mısırda iki etkili siyasal gücün mirasçıları Komünist Partisi ve Müslüman Kardeşler 1952’de Nasır darbesini destekledi. Stalinizmin etkisindeki Komünist Parti değişimin “ilerici” kapitalist sınıfla ittifakıyla gerçekleşebileceği fikrinden hareketle, MK ise sömürge karşıtı olduğu gerekçesiyle darbeyi desteklemiş ama her ikisi de Nasır’ın kovuşturmasına uğramıştır.

[22]    Bouharoun,2017.