Şenol Karakaş - Otoriterleşme gerçekten de bir dalga gibi, dünyayı sarıp sarmalıyor. ABD 329 milyon, Rusya 147 milyon, Macaristan 10 milyon, Hindistan 1 milyar 370 milyon, Brezilya 212 milyon ve Türkiye 83 milyonluk nüfuslarıyla, yaklaşık 7,5 milyar kişilik dünya nüfusunun yedide birini oluşturuyorlar. Bu ülkelerin her biri otoriter siyasetçiler tarafından yönetiliyor. Her bir otoriter liderin bir diğerinden farklı özellikleri var ve kuşkusuz her ülke bir diğerinden farklı bir dizi özelliğe sahip. 

Arife Köse - Son yıllarda sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada yaşanan siyasi gelişmeleri açıklarken yaygın bir otoriterleşme eğiliminden söz ediliyor. Dünyada bu eğilimin simge isimleri arasında Donald Trump, Victor Orban, Vladimir Putin ve Recep Tayyip Erdoğan gibi isimler sayılırken kısa süre önce Brezilya’nın başkanı olarak seçilen Jair Bolosonaro gibi yenileri de bu listeye ekleniyor. Bu eğilime eşlik eden bir diğer küresel olgu ise, zaman zaman ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına kadar varan bir milliyetçilik. Bu makale, otoriter yönetimlerin anti-demokratik uygulamalarını meşrulaştırmak için milliyetçilikten yararlandıklarını, bunu yaparken ‘güçlü devlet, güçlü millet’ ve yabancı ve göçmen düşmanlığı söylemlerine dayandıklarını anlatıyor. 

Şenol Karakaş - 2013 Newroz’unda Abdullah Öcalan’ın demokratik siyaset çağrısı okundu. Bu çağrı sosyal, ekonomik ve mekânsal anlamda büyük yıkımlara neden olan 30 yıllık bir çatışma döneminden sonra, devletin bilgisiyle, Diyarbakır gibi sembolik bir merkezde, sembolik bir günde ve bir milyona yakın insanın huzurunda yaptı. Tarihi nitelikteki bu çağrıyı ve sadece 5 sene önce yapılmış olduğunu hatırlayınca, toplumsal bir şans olarak çözüm sürecinin elimizden kaçmış olmasına hayıflanmamak mümkün değil.

Anne Alexander - Geçtiğimiz aylar, Alex Callinicos’un Ortadoğu jeopolitiğinin “çok katmanlı satranç oyunu” olarak adlandırdığı oyunun büyük aktörleri arasında giderek derinleşen çatışmanın kaygı verici işaretleri ile doluydu.Mart 2018’de, Türkiye ordusu Suriye’ye girdi ve çoğu Kürtlerden oluşan on binlerce kişi Afrin’den kaçmak zorunda kaldı. Birkaç hafta sonra İsrail, Suriye’de İran hedefleri olduklarını iddia ettiği yerleri füze yağmuruna tuttu.

Esme Choonara, Yuri Prasad - Baskılara maruz kalmayanlar kurtuluş mücadelesinin bir parçası olabilirler mi? Beyaz insanların tümü ırkçılık suçuna katılırlar mı yoksa siyahların özgürlük kavgasının bir parçası olabilirler mi? Eşcinseller ve heteroseksüeller ayrımcılığa karşı birleşebilirler mi? Erkekler kadın hakları mücadelesinin bir parçası olabilirler mi? Bunlar imtiyaz teorisi ve kitlesel baskılar üzerine olan tartışmalardaki sorulardan sadece birkaç tanesi.

Meltem Oral - Üzerinden geçen yarım asır sonrasında “1968”, genellikle Paris’te Mayıs ayında yaşanan şairane bir öğrenci isyanı olarak hatırlanıyor. Bu zamansal ve mekânsal sınırlandırma egemen sınıfların bilinçli bir çabası olarak değerlendirilebilir. Fransa sınırlarını aşarak Meksika’dan Almanya’ya, Japonya’dan Pakistan’a tüm dünyayı etkisi altına alan, 1950’li ve 60’lı yıllar boyunca yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların birikimiyle patlayan ve sonraki yıllarda birçok ülkenin siyasetinde kalıcı etkiler bırakan, sıradan insanların, öğrencilerin, işçilerin isyan dalgasının nasıl hatırlanacağı da bir politik mücadele konusu.

Yıldız Önen, Şenol Karakaş - Parti tartışmaları sınıf mücadelesinin her evresinde ateşli bir şekilde sürüyor. İşçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinde belirleyici bir rol oynayan Bolşevik Partisi’nin deneyleri, bu ateşli tartışmalarda genellikle merkezde oluyor. 1917 Ekim devrimi dışında başarılı başka bir deneyim yaşanmadı. Sayısız parti, sayısız ülkede, sayısız girişimde bulundu ama işçi sınıfının kendi demokratik özyönetim organları üzerinde yükselen bir iktidarın şekillenmesinde işçilere liderlik eden biricik parti deneyimi Bolşevik Partisi’nin mücadelesinde açığa çıktı.

Oğur Çalışkan - Ermeni Soykırımı, yani 1915 Olayları, yalnızca büyük bir insani trajedi yaratmakla kalmadı; hem uluslararası hukuku ve literatürü belirlemede hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olarak şekillenmesinde önemli rol oynadı. Bu coğrafyada modern kapitalist ilişkilerin gelişmesi ve burjuvazinin oluşumu, büyük ölçüde 24 Nisan 1915’te başlayan sürecin ürünüydü.

Sinan Özbek - Marx’ın 12 Kasım 1848’de günlük bir gazete için yazdığı makale, o günün Avrupası’ndaki siyasi saflaşmaları ve siyasi beklentileri gözler önüne son derece iyi bir şekilde seriyor. Marx, burada Avrupa devriminin bir döngü içine girdiğini söylüyor. Karşı devrim hamlesi İtalya’da başlayıp, Paris’te Avrupa’yı içine alan karakter kazanıyor. Şubat devriminin ilk karşı darbesi Viyana’da, Viyana devriminin karşı darbesi de Berlin’de geliyor. 

Joseph Choonara - Kapital hakkında yazan ve konuşan bizim gibilere göre, iddialarımıza yönelik en yaygın itiraz Karl Marx’ın bahsettiği dünyanın uzun zaman önce ortadan kalktığı şeklindeki eleştiri olmaya devam ediyor. Sonuçta bu yıl Marx’ın doğumunun ikiyüzüncü yılı ve Kapital ya da en azından birinci cildi 150 yıl önce geçen sene yayınlanmıştı. Marx’ın tamamlamadan bıraktığı daha sonraki ciltler ise izleyen yıllarda dostu ve çalışma arkadaşı Frederick Engels tarafından yayına hazırlandı.

Özdeş Özbay - Marksizmin dünyayı açıklamada kullandığı en önemli kategori sınıflardır. Sınıflı toplumlar içerisinde yaşadığımız gerçeği ve kapitalizm altında birbiriyle çelişen çıkarlara sahip sınıfların olduğu saptaması kapitalizmi aşma yönünde hangi toplumsal kesimi örgütlemek gerektiği konusunda da rehber olur. Ancak kapitalizm statik bir toplumsal örgütlenme değildir. Üretim araçlarındaki teknolojik gelişmeler zaman içerisinde sınıfların yapısında ve sınıf ilişkilerinde değişime neden olur. Bu değişimi anlamlandırma çabası da marksistler arasında ve hatta marksist olmayan düşünürler arasında sınıf teorilerinin yeniden tartışmaya açılmasına yol açar.