Faruk Sevim - Sendikalar, ilk olarak Avrupa’da 19. yüzyılın başlarında kuruldu. Bu işçi birlikleri her zaman kapitalist sınıf ile mücadele içerisinde var olmaya çalışmışlardır. Türkiye’de 1940’ların ortalarında ortaya çıkan sendikalar, grev ve toplu sözleşme hakkına 1960’tan sonra kavuşmuştur. Sendikacılık toplumsal ve ekonomik yapılar ve üretim tekniklerindeki değişimlerle sürekli etkileşim içindedir. 80’li yılların başından itibaren uygulanmakta olan neoliberal ekonomik model, sendikal alanda önemli hak kayıplarına ve gerilemelere yol açmıştır, ancak 2008 krizi sonrası sendikal bilinç ve örgütlenme tekrar güçlenmeye başlamıştır.

Türkiye kapitalizmine düzülen övgüler yerini telaşa bıraktı. Anlaşıldı ki, yönetenlerin övgüyle bahsettiği ekonomik büyüme aslında devasa bir borç yığınından ibaretmiş. Türk lirası 2018’in ilk dokuz ayında hızla değer kaybederken, dolarla borçlanan şirketlerin ve bankaların borçları geri ödenemez halde. Tarihî müttefiki ABD’nin yaptırımlarıyla karşı karşıya kalan Türkiye yönetimi, borç bulmak için kapı kapı dolaşıyor. Erdoğan kabinesi, şirketlerin ve bankaların devlet teminatı altındaki borçlarını, Yeni Ekonomik Program adı verilen ekonomik saldırı paketi ile işçilere ödetmek istiyor.

Bunu yaparken “Kriz mriz yok”, “Bunlar psikolojik”, “Ekonomik krizden bahsetmek hainliktir” diyorlar. Ancak ekonomik gerçekler gibi hükümetin aldığı olağanüstü tedbirler de yaşanmakta olanın bir kriz olduğunu gösteriyor:

Çok şeyler söylendi “Yetmez ama evet”çilere dair. Bir çok “Yetmez ama evet”çi gibi ben de bu saldırılara artık daha fazla yanıt vermemek gerektiğini düşünüyorum. Ama özellikle geçtiğimiz aylarda Murat Belge hakkında üretilen spekülayonlar ve ardından Sezai Temelli’nin HDP Eş Genel Başkanı olmasının ardından “Yetmez ama evetçi”leri linç etme girişimi yeniden başladı.