Roni Margulies - Birkaç yıl önce, yaşça benden büyük, 12 Eylül döneminde uzunca hapis yatmış bir sosyalistle tartışıyordum. Konu dönüp dolaşıp kemalizme geliyordu. Duyduğu derin Mustafa Kemal sevgisini paylaşmadığımı fark ettiğinde, konuştuğum arkadaş “Ne yani?” dedi, “Padişahlık daha mı iyiydi? Cumhuriyet kurulmasa mıydı? Şeriat’tan laikliğe geçilmese miydi? Kadınlara oy hakkı verilmese miydi? Ben kemalistim kardeşim, sen ne dersen de.”

Özdeş Özbay - Kapitalizmin tarihi her zaman kentleşmenin de tarihi olagelmiştir. Dünyanın en erken kapitalistleşen ülkesi olan Britanya aynı zamanda dünyanın en erken kentleşen ülkesidir. İlk kez 1851 yılında Britanya’da kent nüfusu kır nüfusunu geçmişti. 1800’lerin sonundan itibaren kapitalizmin tekelci kapitalizm ve emperyalizm aşamalarına gelmesi kentleşmeyi hızlandırdı. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Almanya’da kent nüfusu kır nüfusunu geçti. Kentleşme olgusu kapitalizmin dünyanın her köşesine yayılması ile paralellik gösterdi.

Nurdan Düvenci - Elsa Morante, İtalya’nın Nazi Almanya’sının kesin denetimi altına girdiği 1941’den 1947’de yenilgiye uğradığı zamana kadar geçen ve bugün tarih sayfalarında kalan dünyayı anlatıyor. Elsa Morante hem o döneme hem de insanın insana yapabildiklerine ışık tutan, etkileyici bir edebi üslupla, İkinci Dünya Savaşı’nda İtalya’yı okuru cepheye götürmeden, top gümbürtülerine, kanlı siperlere taşımadan, mermi sesleriyle kulakları sağırlaştırmadan yapıyor bunu. Elsa Morante İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru faşistler tarafından arandıkları için eşi yazar Alnerto Moravia ile Roma yakınlarındaki Ciociara bölgesine kaçar ve bu kaçış sürecinde yaşadığı tanık olduğu olaylar romanının esin kaynağı olur. Romanda yer alan değişik ve çok sayıda kişilerle savaşta İtalya’daki toplumsal altüst oluşu ve yıkımı anlamamızı sağlar.

Adrian Budd - Stalinist devletlerin yıkılması üzerinden neredeyse 30 yıl geçti. Bu dönemde Tony Cliff ’in klasik çalışması, yeni bir kuşak aktiviste Marksist metodun güçlü bir uygulama örneğini sunuyor. Kitabın yazıldığı dönem Stalinizmin tepede olduğu, Sovyet iktidarının Doğu Avrupa’ya doğru genişlediği bir dönemdi. Stalinist rejim; Cliff ’in bu rejimi anlamakta anahtar görevi göreceğini ifade edip önceden tahmin ettiği, kapitalizmin genel kriz eğiliminin devlet kapitalizmi özelinde bir gösterimi olacak olan uzun durgunluk evresine daha girmemişti.

Ozan TEKİN - Sosyalistler için enternasyonalizm, yalnızca siyasi stratejilerini ve gelişmeler karşısındaki tutumlarını belirlerken çerçeve sunacak bir prensip değildir. Hayata bakışımız, ulusal devletlerin sınırlarını tanımadan, dünyanın her yerinde işçilerle patronlar arasında süren mücadele üzerinden şekillenir. Dolayısıyla, en uzak ülkedeki en küçük fabrikada gerçekleşen grevin zaferini kendi zaferimiz sayarız.

Sinan Özbek - Marx, üzerindeki Feuerbach etkisini atmakla Feuerbach’ın insanın temel bir özelliği olarak düşündüğü dolayısıyla insanın özü olarak ilan ettiği din tanımlamasından tamamen uzaklaşıyor, kopuyor. Daha 1843’te Yahudi Sorunu’unda şöyle diyor: “Bize göre din bir temel değil, aksine sadece dünyevi sınırlılığın bir olgusudur. Bu nedenle biz özgür vatandaşın dini saplantılarını, önyargılarını  onların dünyevi saplantılarından geldiğiyle açıklıyoruz. Biz insanların dünyevi sınırlılığını yok etmek için onların dini kalıplarını yok etmeyi savunmuyoruz. Biz insanların dünyevi sınırlılıklarının ortadan kaldırılmasıyla dini önyargıların da ortadan kalkacağını savunuyoruz. Biz, insanların dünyevi sorunlarını teolojik soruna çevirmiyoruz. Teolojik sorunlarını dünyevi sorunlar olarak görüyoruz. Tarihin yeterince uzun süre batıl itikatlarla yorumlanmasından sonra, biz batıl itikatları tarihle yorumluyoruz.”

Çağla Oflas - Devlet, günümüzde yaygın burjuva anlayışına göre, meşru rollerin belirlendiği politik bir aygıttır. Ve bu anlamıyla toplumdaki bütün sınıfların üzerinde, hepsine eşit mesafede yer alan bir iktidarı temsil eder. Eşitlik, adalet ve refah için devletin olmadığı bir toplumsal tasavvur ne yazık ki günümüzde yok. Aksine, özgür ve eşit bir topluma ilişkin yapılan tüm tartışmalar, devletin iyileştirilmesi üzerinden yürütülmektedir. Marksist devlet teorisi ise bu görüşlerden tam bir kopuşu ifade eder...

Meltem Oral - On yılı geride bırakan finansal kriz depreminin neoliberal düzende yarattığı çatlaklar günümüzde, jeostratejik gerilimler ve küresel ölçekte farklı siyasi krizlerle bütünleşerek derinleşiyor. Özellikle son iki yıldır otoriter sağ siyasetlerin birçok ülkede siyasi yelpazenin merkezine doğru ilerleyişi, söz konusu krizin yarattığı güncel sonuçlardan biri. Son olarak Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi, ekonomik-siyasi krize eşlik eden otoriterizm ve karşısındaki sol alternatifler tartışmalarını küresel çapta alevlendirdi. Bu dönemde ayrıca otoriter, sağ, muhafazakâr söylem ve seçeneklerin karşısında kadın hareketinin adeta bir dip akıntısı olarak kendisini örgütlediğine tanık oluyoruz.

DSİP’in İngiltere’deki kardeş örgütü Socialist Workers Party (Sosyalist İşçi Partisi) Merkez Komite üyesi ve King’s College Öğretim Üyesi Alex Callinicos, Enternasyonal Sosyalizm’den Can Irmak Özinanır ve Almanya’daki Marx21 dergisinden Jules El-Khatib ile Marksizmin güncelliği üzerine konuştu. Söyleşiyi Melih Mol deşifre etti ve Türkçeye çevirdi. 

Faruk Sevim - Sendikalar, ilk olarak Avrupa’da 19. yüzyılın başlarında kuruldu. Bu işçi birlikleri her zaman kapitalist sınıf ile mücadele içerisinde var olmaya çalışmışlardır. Türkiye’de 1940’ların ortalarında ortaya çıkan sendikalar, grev ve toplu sözleşme hakkına 1960’tan sonra kavuşmuştur. Sendikacılık toplumsal ve ekonomik yapılar ve üretim tekniklerindeki değişimlerle sürekli etkileşim içindedir. 80’li yılların başından itibaren uygulanmakta olan neoliberal ekonomik model, sendikal alanda önemli hak kayıplarına ve gerilemelere yol açmıştır, ancak 2008 krizi sonrası sendikal bilinç ve örgütlenme tekrar güçlenmeye başlamıştır.

Türkiye kapitalizmine düzülen övgüler yerini telaşa bıraktı. Anlaşıldı ki, yönetenlerin övgüyle bahsettiği ekonomik büyüme aslında devasa bir borç yığınından ibaretmiş. Türk lirası 2018’in ilk dokuz ayında hızla değer kaybederken, dolarla borçlanan şirketlerin ve bankaların borçları geri ödenemez halde. Tarihî müttefiki ABD’nin yaptırımlarıyla karşı karşıya kalan Türkiye yönetimi, borç bulmak için kapı kapı dolaşıyor. Erdoğan kabinesi, şirketlerin ve bankaların devlet teminatı altındaki borçlarını, Yeni Ekonomik Program adı verilen ekonomik saldırı paketi ile işçilere ödetmek istiyor.

Bunu yaparken “Kriz mriz yok”, “Bunlar psikolojik”, “Ekonomik krizden bahsetmek hainliktir” diyorlar. Ancak ekonomik gerçekler gibi hükümetin aldığı olağanüstü tedbirler de yaşanmakta olanın bir kriz olduğunu gösteriyor:

Çok şeyler söylendi “Yetmez ama evet”çilere dair. Bir çok “Yetmez ama evet”çi gibi ben de bu saldırılara artık daha fazla yanıt vermemek gerektiğini düşünüyorum. Ama özellikle geçtiğimiz aylarda Murat Belge hakkında üretilen spekülayonlar ve ardından Sezai Temelli’nin HDP Eş Genel Başkanı olmasının ardından “Yetmez ama evetçi”leri linç etme girişimi yeniden başladı.