AKP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Kadir Topbaş, katıldığı bir televizyon programında, Taksim'de 1 Mayıs kutlamalarının "günlük yaşamı olumsuz etkilediğini" öne sürerek, seçildiği takdirde meydanın yine emekçilere kapatılacağının sinyalini verdi.

Taksim Meydanı, yalnızca 1 Mayıs meydanı değildir; solcuların toplandığı, gösteri yaptığı yer değildir.

Müslümanların da meydanıdır, eşcinsellerin de. Herkesin meydanıdır.

Taksim Meydanı'nı bu 1 Mayıs'ta gerçek sol niteliğine kavuşturmak için çağrı yapıyoruz.

Muhalif grupların Kesab saldırısının arka planında Türkiye'nin sınırlarını açarak destek verdiği iddiaları karşısında doyurucu hiçbir kanıt yokken, Dışişleri Bakanlığı'nın Kesab'dan sürülen Ermeniler için mülteci kampı önerisini tam bir ikiyüzlülük olarak görüyoruz.

Kesab, Türkiye tarafından gelen silahlı grupların saldırısı altındayken, Türkiye'nin Kesab üzerindeki Suriye uçağını düşürmüş olması, saldırıya destek verilmesi dışında daha başka nasıl yorumlanabilir?

Ele geçirilmesiyle muhaliflerin denize erişim olanağı bulduğu Kesab, Suriye iç savaşı açısından taşıdığı stratejik önem bir tarafa, hatta belki bunun da ötesinde, bölgedeki tarihi Ermeni yerleşim yerlerinden birisi olması açısından da çok önemlidir.

CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Mustafa Sarıgül, 3. Havalimanı projesini desteklediklerini ancak "yerinin değiştirilebileceğini", 3. Köprü projesini ise "daha fazla ağaç kesilmeden" tamamlayacaklarını söylüyor.

Daha önce AKP ile CHP, Taksim'e ilişkin projeyi "plan tadilatı" adı altında Büyükşehir Meclisi'nde birlikte onaylamışlardı.

Egemen sınıfın iki partisi, doğanın talanı, şehrin halkın katılımı olmadan yönetilmesi ve rant konusunda birbirleriyle anlaşıyorlar. Yılda 1500 plan tadilatı kararını oybirliği ile alıyorlar. Kimi zaman milyarca lira gelir aktarımı yapılıyor. Devlet partileri bu yağmadan besleniyor.

AKP, 3. Köprü ve 3. Havalimanı projelerine kamuoyunun destek verdiğini iddia ediyor. Oysa bu doğru değil.

TSK, dün Baas rejimine ait bir savaş uçağını füzeyle vurarak düşürdü. Tayyip Erdoğan, Kocaeli mitinginde TSK'yı tebrik etti, "Bundan sonra bizim tokadımız ağır olacak" dedi. Savaş tamtamları çalarak Genelkurmay'ı alkışlattı.

Gezi direnişine polis terörüyle yanıt veren, Berkin Elvan'ı ve nicelerini öldüren katillere "emri kendisinin verdiğini" göğsünü gere gere söyleyen Başbakan, yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının "uluslararası bir komplo" ve "darbe girişimi" olduğunu belirterek herkesi kendisiyle birlikte "istiklal mücadelesi" vermeye çağırıyor.

Bundan tam 50 yıl önce, 16 Mart 1964'te, gizli bir kararname ile İstanbul'da yaşayan Yunan uyruklu Rumlar, evlerini, şehirlerini terk etmek zorunda kaldılar. Kimisine 2 gün, kimisine birkaç hafta süre verildi. Gidenlerin, yanlarına sadece 20 kiloluk eşya ve 200 TL para alma hakları tanındı. Sınırdışı edilecek olanlara, polisler tarafından "zararlı faaliyet" yaptığına dair bir yazı zorla imzalattırıldı.

13 bin Yunan uyruklu Rum'un sınırdışı edilmesiyle, Türkiye vatandaşı olan eşleri, anneleri, babaları, sevgilileri de İstanbul'u terk etmek zorunda kaldı. Zorunlu tehcir yaklaşık 45 bin insanın hayatını etkiledi.

Gezi direnişi sırasında 16 Haziran'da polis tarafından başından gaz kapsülü ile vurulan ve 269 gündür uyutulan Berkin Elvan hayatını kaybetti.

Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz ve diğerlerinde olduğu gibi, bu cinayet de polisin demokratik gösterilere gaz bombaları, TOMA'lar ve plastik mermilerle saldırmasının bir sonucu.

Gezi direnişinde halka saldıranlar, saldırma emrini verenler hâlâ görevlerini sürdürüyor, hiçbiri yargılanmıyor. "Destan yazanlar" korunuyor.

9 Mart 2014, Türkiye demokrasi tarihine kara bir gün olarak geçti.

Fethiye'de HDP seçim bürosunun açılışı, MHP, CHP ve ulusalcı örgüt ve partiler tarafından zorbalıkla engellendi.

Hükümete bağlı polisler, günlerdir sürdürülen tehdit kampanyasının üzerine gelen şiddet dalgasını önlemedikleri gibi, AKP'nin kaymakamı HDP tabelasını indirip Türk bayrağı astı.

AKP'nin, yolsuzlukların üzerini örtmek için ve kendisine karşı kurulmuş bir komplo olduğunu kabul ettirmek için darbe davalarının yolsuzluk dosyalarını ortaya saçan aynı paralel devlet tarafından "milli orduya kurulmuş bir kumpas" olduğu iddiası, ilk sonucunu verdi. Hrant Dink davası sanıklarından Erhan Tuncel, Ergenekon davasından suçlu bulunan ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan İlker Başbuğ ve Zirve Yayınevi'nde üç Hristiyanı saatlerce işkence yaparak öldüren katiller serbest bırakıldı.

Darbelere karşı "Bir daha asla!", "İlker Başbuğ çeneni kapa!" ve "Hrant'ın katili Ergenekon çetesi" sloganlarıyla yürüyen darbe karşıtları ve demokrasi yanlıları için bu, kabul edilemez bir karardır.

İlker Başbuğ suçludur ve darbecidir. Yeri tüm darbecilerin olması gerektiği yer olan cezaevidir. Ayrıca İlker Başbuğ, sadece tutukluluğunun gerekçesi yazılmadığı için serbest bırakıldı, darbecilikten aklanmadı, suçunda bir değişiklik olmadı.

DSİP'in de bir bileşeni olduğu Halkların Demokratik Partisi (HDP), Aksaray'da iki gündür saldırıya uğruyor. Önceki gün seçim aracını taşlayan faşistler, dün ise 5 bin kişiyle parti binasına yürümek istedi.

Aksaray Valisi, faşistlerin "protesto etme hakkı" olduğunu düşünüyor.

Irkçı gruplar, geçtiğimiz hafta Urla'da "protesto etme hakları" kapsamında HDP'lilere saldırmış, ilçedeki BDP binası taş yağmuruna tutulmuş, gün boyu süren saldırılarda yaralananlar olmuştu.

Vicdanî retçi Murat Kanatlı, militarist bir uygulama olan seferberliğe katılmayı reddettiği için, kesilen para cezasını ödemeyi reddettiği için 10 günlük bir ceza aldı. 2009 yılından beri her sene seferberliği reddediyor ve ilk davası dün sonuçlanmıştı. Verilen karar diğer seneler için de emsal tehlikesi taşıyor. Kuzey Kıbrıs'taki kukla rejim de Türkiye Cumhuriyeti gibi vicdanî ret hakkını tanımıyor. İnsan haklarını hiçe sayan, militarist ceza yöntemini kınıyoruz. Bu hukuksuzluğun derhal son bulmasını talep ediyoruz.

Vicdani ret haktır!

Murat Kanatlı'ya özgürlük!

Koku her yeri sardı. Haftalardır, kaset, paralel yapı, dinlemeler, dinleyenlerin dinlenmesi derken, 17 Aralık'ta başlayan yolsuzluk operasyonu gölgede kalmıştı. Dün internet sitelerine düşen bir ses kaydı, Başbakan'ın oğluyla yaptığı görüşme, yeniden derin yolsuzluk bataklığının derinliğini açığa çıkarttı. 17 Aralık'tan sonra unutturulan, yeniden gündeme geldi.

Şimdi Erdoğan, buna da darbe diyecektir.

Faiz lobisi diyecektir.

Dış güçler, Geziciler diyecektir.

İstanbul, rant savaşlarının merkezi hâline geldi. Yoksulları kent merkezlerinden çıkartıp, kentin çeperlerindeki TOKİ'lere mahkûm ettiler. Kendileri ise milyonlarca doları evlerindeki ayakkabı kutularına istiflediler. Asgari ücretle çalışan insanları yerinden edenlerin, salt rüşvet olarak akla hayale sığmayacak paralarla oynadıklarını öğrendik. Rüşvetin ve yolsuzluğun üzerini kapamak isteyen AKP hükümeti, çözümü komplo teorilerine sığınmakta buldu. Daha kısa bir süre önce darbe girişiminde bulunanları, Ergenekon'u, Balyoz'u aklama çabasına girişti. Tayyip Erdoğan'a göre her özgürlük isteğinin ardında bir paralel devlet, bir lobi yatıyor!