Chris Harman: Kadınların Kurtuluşu ve Sosyalizm

BROŞÜRLER
Tipografi
  • Daha Küçük Küçük Orta Büyük Daha Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Devrimci Marksistler, kadınların özgürlüğünü savunan birçoklarından çok önemli bir noktada ayrılır. Bizler kadının ezilmesinin cinsler arasındaki biyolojik farklılıklardan veya erkek ruhunun doğasına özgü herhangi bir nedenden ötürü her zaman var olan bir olgu olduğuna inanmıyoruz. Kadının ezilmesinin tarihin belli bir anında, toplumun sınıflara bölünmeye başlamasıyla ortaya çıktığını savunuyoruz...

Çeviri: Meral Sayman  

Marksist teori kadının ezilmesini nasıl açıklar?

Devrimci Marksistler, kadınların özgürlüğünü savunan birçoklarından çok önemli bir noktada ayrılır. Bizler kadının ezilmesinin cinsler arasındaki biyolojik farklılıklardan veya erkek ruhunun doğasına özgü herhangi bir nedenden ötürü her zaman var olan bir olgu olduğuna inanmıyoruz. Kadının ezilmesinin tarihin belli bir anında, toplumun sınıflara bölünmeye başlamasıyla ortaya çıktığını savunuyoruz.

Sınıflı toplumların hepsinde kadınlar ezildiler. Ancak, sınıflı toplum öncesi en azından bazı toplumlarda böyle bir baskının olmadığına ilişkin kanıtlar var.

Neden kadınlar toplum sınıflara bölünürken ezilmeye başladı? Bu sorunun yanıtı oldukça basit.

Üretici güçlerin gelişmesi toplumun ancak geçinmesine yetecek miktarın üzerinde bir artık üretilmesini sağladığında toplumun sınıflara bölünmesi başlamış oldu. Ancak, bu artık ürün, herkesin geçinme düzeyinin üzerinde yaşamasına izin verecek kadar büyük değildi. Yalnızca bazı insanların bunu yapmasına yetecek büyüklükteydi. Bu durum, üretici güçlerin daha çok gelişmesini ve beraberinde uygarlığın, sanatın ve kültürün büyümesini mümkün kıldı.

Böylece, artık ürün miktarındaki büyüme, sömüren ve sömürülen sınıf arasında gittikçe artan bir bölünmeyle yan yana ilerledi.

Artık üründeki büyümeye işbölümünün artması eşlik etti. Bu işbölümünde belirli konumlara yerleşenler ve artık ürün üzerindeki denetimi ele geçirenler ilk sömürücü sınıfı oluşturuyordu.

Bu noktada, kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik farklılıklar o güne kadar hiç olmayan bir şekilde önem kazandı. Çocuk doğurma yükünün kadınların üzerinde olması, kadınların belirli üretici rollere doğru yönelmelerine ve artık ürüne ulaşmayı sağlayan rollerden uzaklaştırılmalarına yol açtı. Örneğin, toplum hamile kadınların da yapabildikleri çapa tarımından ağır sabanların kullanıldığı veya sığır yetiştiriciliğinin yapıldığı tarıma doğru ilerlerken kadınlar üretimdeki anahtar rollerini kaybetmeye başladılar ve artığın denetimi erkeklerin eline geçti. 

Egemen sınıf gelişmesini tamamladıkça egemen sınıfın kadınları ikincil bir rol oynamaya yöneliyordu. Bu kadınlara neredeyse erkek egemenlerin malı muamelesi yapılıyordu. Aynı durum bağımsız köylü ve zanaatkâr aileleri arasında da geçerliydi. Bir erkek (patriark) ev ile dış dünya arasındaki ilişkileri kontrol ediyordu. Çocuklar ve hizmetçiler erkeğe ne kadar bağımlıysa karısı da o kadar bağımlıydı. (Şu istisnalar kaideyi bozmuyor: Dul bir kadın ölen kocasının yerini aldığında evdeki tüm erkek ve kadınlara hükmediyordu. Kadının üretici rolü pazarlanabilir bir artık ürettiği durumlarda, kadınlar erkek egemen ailenin kimi yanlarına karşı çıkmaya yönelmişlerdi). 

Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda, tüm sınıflardan kadınlar, erkeklerin egemenliği altındadır. Ama bütün erkeklerin değil. Çünkü erkeklerin belirli bir kesimi de ezilmektedir. Antik çağın erkek köleleri ve erkek egemen hanenin erkek çalışanları, kadınların sahip olduğu özgürlüklerden daha fazlasına sahip değillerdi. (Her ne kadar patriarkal ailenin içindeki bazı erkeklerde, patriarkın yerini alarak bir gün bu köleliklerden kurtulacakları umudu olsa da).

Kadınların ezilmişliği, belirli üretim ilişkilerini zorunlu kılan üretici güçlerin gelişme biçiminden doğmaktadır. Toplumun maddi tarihine dayanmaktadır.

Elbette üretim ilişkileri kadının ezilmesine yol açtığında, bu ezilmişlik ideolojik olarak da ifadesini buluyor. Kadınların aşağılanması ve erkeklere tabi kılınması doğal yaşamlarının bir parçası olarak görülmeye başlanıyor. Bu görüş, incelikle işlenmiş inanç sistemleriyle, dini törenlerle, yasalarla, kadınların fiziksel zayıflıklarıyla ve diğer birçok şeyle destekleniyor. Fakat bunların kökenlerini ancak üretici güçler ve üretim ilişkilerinin gelişmesi bağlamında anlayabiliriz.

Kapitalizm, sınıflı toplum biçimlerinin en devrimci olanıdır. Kendisinden önce gelen sınıflı toplumların bütün kurumlarını ele geçirmiş ve kendine uygun biçimde yeniden şekillendirmiştir. Eskinin hiyerarşilerine ve önyargılarına boyun eğmemiş, hata eskisine karşı yeni hiyerarşiler yaratmış, tüm eski önyargıları yeniden biçimlendirmiştir. Böylece tüm bunları kendi birikim süreci içinde kullanabilmiştir.

  Kapitalizm doğarken bütün eski kurumlarla karşı kar şıya gelmiştir (büyük dinler, monarşiler, babadan oğla geçen kast sistemleri, inanç sistemleri vb. ) ve bunların hepsine yalın bir ikilem dayatmıştır: ya sermaye birikiminin çıkarlarına uygun olarak şekil değiştirmek ya da imha olmak.

Bu durum aile için de geçerlidir. Kapitalizm, kapitalizm öncesi ailenin belli özelliklerini devralmıştır. Ama bunu tamamıyla yeniden düzenlemek ve kendi çıkarlarına uyarlamak için yapmıştır. Kapitalizmin itici gücü ne aileyi (ve beraberinde kadının ezilmesini) sürdürmek, ne dini propaganda yapmak, ne monarşileri sürdürmek, ne de kafa karıştırıcı fikirleri yaymak isteğidir.

Kapitalizmin tek bir itici gücü vardır: Sermaye birikimi için işçilerin sömürüsü.

Din ve monarşi gibi aile de kapitalizmin bu amacı gerçekleştirmesine yardım ettiği sürece gereklidir. Bu nedenle kapitalist aile durağan, değişmeyen bir şey değildir. Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’da belirttiği gibi, birikim itkisi, kapitalizmin kendi yarattığı kurumları yeniden şekillendirmesi anlamına gelir:

 “Burjuvazi, üretim araçlarını ve böylelikle üretim ilişkilerini ve onlarla birlikte toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli devrime uğratmadan var olamaz. Daha önceki bütün sanayici sınıfların varlık koşulu bunun tersine, eski üretim biçimlerinin değişmeksizin korunmasıydı. Üretimde sürekli devrimsel değişikliklerin yapılması, bütün toplumsal koşullardaki düzenin kesintisiz bozuluşu, sonu gelmez belirsizlik ve hareketsizlik, burjuva çağını önceki çağların hepsinden ayırt eder. Bütün sabit, donmuş ilişkiler beraberlerinde getirdikleri eski ve saygıdeğer önyargılar ve görüşlerle birlikte tasfiye oluyorlar, yeni oluşmuş olanlar henüz kemikleşmeden eskiyorlar. Yerleşmiş olan ne varsa eriyip gidiyor, kutsal olan ne varsa lanetleniyor...”

Kapitalist aile

Sanayi kapitalizmi ilk dönemlerinde yalnızca kapitalizm öncesi patriarkal köylü ve zanaatkâr aileyi değil, yeni işçi sınıfı içindeki aile bağlarını da tamamen ortadan kaldırma eğilimindeydi. Bunun eski inançlar sistemiyle çelişki içinde olmasını çok az umursuyordu. Bu nedenle Marks ve Engels Komünist Manifesto’da “proleterler arasında ailenin fiilen yokluğundan” söz etmekteydi. 

Fakat bir bütün olarak kapitalist sınıf bu durumun, sermaye birikiminin sürekliliğinin temeli olan şeyi, yani işçi sınıfının yeniden üretilmesini baltalamakta olduğunu görmekte gecikmedi. İşçilerin daha sonraki iş günleri için kendilerini yeniden üretebilmesini ve ücretli işgücünden beklenen fiziksel ve zihinsel gereklilikleri karşılayabilecek yeni kuşak işçilerin yetiştirilmesini garanti altına almanın bir yolu olmalıydı.

Kapitalizm toplumsallaşmış yeniden üretimi (kreşler ve komünal yemekhaneler, vb.) karşılayacak kaynaklara ve teknolojiye sahip değildi. Bu nedenle kapitalist sınıfın temsilcilerinin en uzak görüşlü olanları, işçi sınıfı için yeni bir aile yapısı yaratmanın gerekli olduğunu görebiliyorlardı. Bu yapı hem var olan işçi kuşağının maddi ihtiyaçlarını karşılayacaktı, hem de gelecek kuşak işçilerin yetiştirilmesinin sorumluluğunu üstlenecekti.

Kapitalizm eski patriarkal aileyi parçaladıktan sonra ondan belirli unsurları devraldı, yeni işçi sınıfı ailesi haline getirdi ve tabii ki, işçilerin ve tek tek kapitalistlerin yeni aileyi kabul etmelerini sağlamak için de eski patriarkal aileyi tamamlayan ideolojinin birçok unsurunu (dini kitaplar ve merasimler vb.) kullandı. Ancak kapitalist sınıfın amacı bu patriarkal ideolojiyi sürdürmek değil, işgücü arzını garantilemekti.

Yeni işçi sınıfı ailesi aslen erkek, kadın ve çocuktan oluşan çekirdek aileydi. Erkekten tüm gün çalışması ve bütün aileye asgari bir yaşam düzeyi sağlayacak bir ücret kazanması bekleniyordu. Kadından ise çocuk doğurup onları yetiştirmesinin yanı sıra, erkeğin emek gücünün yeniden üretimini sağlaması bekleniyordu.

Elbette bu ideal aile pratikte nadiren gerçekleşti. Tek tek kapitalistler erkek işçilere bütün aileye yetecek bir ücret ödemeye nadiren razı oldular. İşçilerin eşleri ev işlerinin ve çocuk bakımının yükünü taşımanın yanı sıra ekonomik baskılar nedeniyle çalışabilecekleri ne iş olursa çalışmak zorunda bırakıldılar. Yine de bu ideal bir anlamda sermaye birikiminin uzun dönemli ihtiyaçlarıyla uyum içindeydi. İdeali belirleyen, erkek işçiler ve erkek işverenler arasındaki bir komplo değil, sermaye birikiminin sözü edilen ihtiyaçlarıydı.

Yeni işçi sınıfı ailesi sistem için yeni ideolojik avantajlar sağlıyordu. Her ne kadar erkek işçi artığı kontrol edemediği için patriarktan farklıysa da, kendisini eski patriark olarak düşleyebiliyordu: Tüm ailenin geçim parasını kontrol ediyordu. Ücretin kendisine ait olduğunu, onu istediği gibi harcayabileceğini hayal edebiliyordu.

Her ne kadar sistem açısından yalnızca kendinin ve çocuklarının ücretli köleler olmasını sağlayacak araçların efendisi ise de, kendi evinin efendisi olduğuna inanabilmekteydi. Yeni aile, erkek işçileri kendilerini sömürenlere ait değerlere inanmaya teşvik ettikçe, işçi sınıfı içinde bölünme yaratmaktaydı.

 Aynı zamanda, kadının ev içerisinde tecrit olmuşluğu onun toplumsal hareketlerle ilişkisini koparıyordu. Ezilmesi çoğu zaman kadının sisteme karşı mücadele etme yeteneğini azaltıyor ve kadınları toplumdaki tutucu düşüncelere açık hale getiriyordu. Kilise gibi kurumlar kadınların bu durumunu toplumsal değişikliklere karşı olmalarını sağlamak üzere sömürdüler.

Bu nedenledir ki Marks ve Engels kadınların kurtuluşunun önkoşulunun (kapitalizm en keskin sömürüyü gerçekleştirse de) onların toplumsal üretime katılması olduğunu savundular. 

Bütün bunlara rağmen, işçi kadınların ya da işçi erkeklerin yeni işçi ailesinin dayatılmasına karşı kitlesel bir mücadeleye giriştiğini sanmak yanlış olur. Görece daha iyi ücretli işlerden uzaklaştırılan kimi kadınların karşı koyuşları oldu. Ancak, genelde kadınların içinde yaşayıp çocuklarını yetiştirebilecekleri ideal ailenin alternatifi; tehlikeli kürtajlar, tekrarlanan düşükler, bir fabrikada günde 12 saat çalıştıktan sonra çocuk bakmak veya zorunlu bekarlık olduğundan kadınlar ideal aileyi tercih etmek zorunda kaldılar.

Sistem, işçi ailesi idealini yeni kuşak işçiler istediği için yarattı, ama bu durum en azından mevcut işçi sınıfı annelerinin sağlığı ile de ilgilenmeyi gerektiriyordu. Bu nedenle, kadınların karşı koyuşlarının idealin kendisine karşı değil de, ideal ile gerçekler arasındaki mesafeye yönelmiş olması şaşırtıcı olmasa gerek. 

Dış dünya ile bağlarının kopması ve kocalarına bağımlı olmaları, kadınların yeni aile yapısı içinde ezilmeleri demekti. Ancak art arda doğumların verdiği acı ve çocuk yetiştirme yükü biraz olsun azalmıştı. İşçi sınıfı erkekleri için de yeni aile avantajlıydı. Ailenin bakımından sorumlu olmaları gerekiyordu ve sık sık buna içerlemekteydiler. Fakat karşılığında sağlıklı ve zinde olmak için ihtiyaç duyulan yalın fiziksel gereksinimleri karşılanmaktaydı. İşçi sınıfı erkekleri ve kadınları için ailenin bir diğer avantajı daha vardı. Aile yalnızlık ve psikolojik yabancılaşma dünyasında bir sığınak gibi görünmekteydi. Kapitalizm işçileri şehirlere çektikçe onları eski dostları ve akrabalarından ayırmaktaydı. Aile, dostluğu ve sevgiyi garantilemenin bir yolu olarak görünmekteydi. İdealin gerçekte başarısız olması yine de insanların idealin özlemini çekmesini engellemedi. 

Yeni aile, bazı feministlerin iddia ettiği gibi kapitalist erkeklerle erkek işçiler arasındaki gizli bir anlaşmanın sonucu değildi. Yeni aile, sistemi devirme olasılığını göremeyen erkek ve kadın işçiler için de benimsenebilir olan, sistemin çıkarları doğrultusunda bir reformdu.

 Bu nedenledir ki “ailenin korunması” sloganı her zaman gerici güçlerin kadın işçiler de dahil olmak üzere işçi sınıfından destek almak için kullandıkları bir slogan haline gelmiştir.

Kapitalist toplumda kadınların ezilmesi 

Bugün kapitalizm altında kadınların ezilmesinin maddi kökeni, çekirdek ailenin işgücünün yeniden üretimine hizmet ediyor olmasıdır. Çocuk yetiştirme ve ev işi yükünden dolayı işçi kadınlarının evin dışındaki dünya ile ilişkileri sınırlıdır ve bu onları erkek işçilere bağımlı hale getirir.

Bu nedenle işçi sınıfı kadınlarının ezilmesi, ev işlerini ve çocuk yetiştirmeyi toplumsallaştırmak için gerekli büyük toplumsal değişiklikler olmadan son bulamaz. Elbette baskı yalnızca maddi değildir. Maddi baskı, tüm ideolojik unsurların bombardımanıyla desteklenmektedir. Kadınlar evden ayrılsalar da, çocuk sahibi olmamaya karar vermiş olsalar da, çocuklarını büyütmüş olsalar da ezilmeleri son bulmaz. Maddi ve ideolojik baskılar birleşir ve örneğin erkek işçilerin çalıştıklarından daha az ücretle çalışmaya kadınları ikna eder.

İdeolojik baskından söz ederken başka bir unsuru da göz önüne almalıyız. Bu ideoloji işçi sınıfı tarafından üretilmemiş, burjuvazinin temsilcileri tarafından yukarıdan dayatılması gerekmiştir. Marks’ın belirttiği gibi “egemen fikirler, egemen sınıfın fikirleridir”. İşçi kadın ve erkeklerin birbirlerini nasıl gördükleri ve aralarındaki ilişkiler yalnızca onların maddi koşulları tarafından belirlenmez. Aynı zamanda egemen sınıf ailesinin ürettiği ideoloji tarafından belirlenir.

Kapitalizm altında işçi kadınlara paralel olarak (her ne kadar köken ve içerik olarak farklı da olsa) burjuva kadınlar da ezilirler. Klasik burjuva ailesi içinde kadınlar, çocuk yetiştirme yükünden (ev içinde çalıştırılan birçok hizmetçi yardımıyla) büyük ölçüde kurtulmuşlardı, ama üretim içinde herhangi bir rol almaları söz konusu değildi. Kocaları artığın kontrolünü elinde tutar ve kadınlara çoğunlukla meta olarak davranılırdı. Evlilik, erkek egemen aileler arasında fiilen bir ticaret ilişkisiydi ve kadınlar kocalarının evlerinde birer süs eşyası gibi görülürdü. Egemen sınıf kadınları evlerine işçi kadınlar gibi öldürücü bir çalışma temposu içinde değil, rehavet içinde hapsedildiler. 

Yaşanan bu ilişkilere denk düşen ideoloji “çalışkan”, “kendine güvenli”, “atak” niteliklere sahip erkeklerden farklı olarak kadınları “pasif”, “nazik”, “sevecen”, “duygusal”, “gayrı ciddi”, “dişi” olarak tanımladı...

Böyle bir görünüm, evde veya fabrikada ölesiye çalışan kadın işçilerin gerçek durumuyla hiçbir şekilde örtüşmemektedir. 

Buna rağmen, sadece egemen sınıfın er kek ve kadınlarına değil, işçi sınıfı kadın ve erkeklerine de birbirlerinde bulmayı bekledikleri bir dizi imaj sunulmaktaydı. İşçiler, var olan dünyayı değişmez olarak kabul ettikleri sürece, onları sömürenlerin dünyayı tanımlayışlarını kabul etmeleri için üzerlerinde büyük bir basınç vardır. Erkek işçi, burjuva toplumunda başarılı olabilse neler yapabileceğini hayal eder. Bunlardan birisi kadınlara birer meta gibi sahip olabilmektir. İşçi sınıfı kadını başarılı olabilmek için üst sınıfa ait kadınların sahip olduğu söylenen kadınlık özelliklerine sahip olmayı ister. Bu hayaller kadınları konu alan magazin hikayeleri ve pembe dizilerle desteklenir.

Bütün bunlar işçi sınıfı ailesinin gerçek durumunu idealize ederek ve kutsallaştırarak kapitalizm için önemli bir işlev üstlenir. İşçi sınıfı ailesini bir arada tutan ve sistemin devamını sağlayan bir mekanizma olarak işler. Din, pornografi, pembe diziler, kadın magazinleri, yasalar, hepsi birlikte ailenin, değişen dünyanın değişmeyen bir kurumu olarak kaçınılmaz ve gerekli olduğunu göstermeye çalışırlar. Fakat kapitalizm altında hiçbir kurum üretim güçlerinin gelişmesi karşısında radikal bir şekilde değiştirilmeden kalacak kadar kutsal değildir. Tipik işçi sınıfı ailesinin kurulmasından bir süre sonra, kapitalist toplumun maddi koşullarının değişmesi ile birlikte aile kurumu sarsılmaya başladı. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında emek gücünün yeniden üretimi, işçi sınıfından bir kadının ortalama sekiz ya da on doğum yapması ile mümkündü (1859 yılında Londra’da yakla şık olarak çocukların %60’ı 5 yaşına gelmeden ölüyordu).

Bu nedenle, kadınlar evlendikten sonra neredeyse hayatlarının tamamını çocuk doğurarak ya da çocuk yetiştirerek geçirmek zorundaydı.

Ancak, üretici güçlerin gelişmesi bir yan ürün olarak, emek gücünün yeniden üretimine sarf edilen çabanın radikal olarak azalmasını sağlayacak yeni teknolojiler yaratıyordu. Sağlık alanındaki gelişmeler daha az çocuğun ölmesi anlamına geliyordu.

Kapitalizmin ilk dönemlerinde kullanılan zahmetli yöntemlerden çok daha ileri, yeni doğum kontrol yöntemleri kullanılmaya başlandı (önce prezervatif, 1960’ların ilk yıllarından sonra doğum kontrol hapı ve spiral). İşgücü ihtiyacı tehlikeye girmeden doğum oranı azaltılabiliyor ve kadın işçiler çocuk doğurmanın çeşitli sorunlarından kurtulabiliyorlardı.

Aynı zamanda, yeni teknoloji, çocukların büyütülmesinde ve erkek işçilerin bakımında kullanılmaya başlandı. Çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, buzdolabı, modern ısıtma sistemleri vs. evdeki ağır ve sıkıcı işlerin yükünü azaltmakta etkili oldu.

Birçok yazarın ev işlerine ilişkin olarak belirttiği gibi, bu gelişmeler sürekli olarak evin içine tıkılıp kalan kadınlar için (özellikle bir de bakmaları gereken çocuklar varsa) sıkıcılığın ve yabancılaşmanın aşılması anlamına gelmiyordu. Fakat anneleri için mümkün olmayan ev dışında çalışmayı düşünebilmelerini sağlıyordu. Özellikle çocukları 5-6 yaşına geldiğinde emeklerini satarak ev işlerinin yükünü azaltacak yöntemlere (çocuk bakıcıları, dondurulmuş yiyecekler, çamaşırhaneler, haftalık alışverişler vb.) yetecek kadar parayı kazanabilirlerdi.

Sermaye birikimi açısından değerlendirildiğinde tipik eski aile oldukça savurgandı. Kadınlar sistem için gerekli işgücünün yeniden üretimini sağlamak için gerekenden fazla emek harcıyorlardı. 

Ortalama bir ailede doğan çocuk sayısı sekiz veya daha çoksa çocuk yetiştirmenin evde gerçekleşmesi, sistem için daha ekonomik olacaktır. Ama aile başına çocuk sayısı ikiye düştüğünde işler tersine dönmeye başlar.

Ortalama bir kreşte bir bakıcı 6 çocuğa bakmaktadır. Yani her yeni alınan ücretli bakıcı, iki kadının sömürülmek için serbest kalmasını sağlayacaktır. Eğer kadın kendi kazancından çocuk bakımına para ödüyorsa sistem açısından bu daha da ekonomiktir. Böylece sistem, toplumsallaştırılan çocuk bakımının maliyeti konusunda hiç endişelenmeksizin, kadının ürettiği artığa el koyabilir! Yaşlanan kapitalizm açısından iki çocuk ve kocasıyla eve tıkılmış olan kadın potansiyel artık değerin israf edilmesi demektir. Kadının bütün gün evde çalışıyor olması sistemi teselli etmez, çünkü emeği daha verimli bir şekilde kullanıldığı takdirde ücretli köleliğe de zamanı kalacaktır. 

Bu nedenle, uzun dönemde kadınların işgücü içindeki sayısı artmıştır. Bugün İngiltere’de evli kadınların yarısından çoğu çalışmaktadır. 1950’de bu oran beşte bir idi. ABD’de 20-25 yaş arası kadınlar arasında çalışanların oranı 1957’de %31’den 1968’de %43’e çıkmıştır. Bu artış eğilimi 1920’lerden beri devam etmektedir. Ne 1930 krizi, ne de son on yılın (1974 sonrası) ekonomik küçülmeleri bu eğilimi değiştiremedi. Her iki dünya savaşı sırasında kadınların işgücüne kitlesel katılımlarının, savaş sonunda, erkeklerin kadınların yerlerini almasına dönük önlemlerle son bulduğu doğrudur. Ancak, bu durum, yarım yüzyılı aşkın bir süredir evli kadınların çalışma oranlarındaki uzun dönemli artışı değiştirmedi. Sermaye birikiminin ihtiyaçlarına uygun koşulların devamından sorumlu olan kapitalist devlet, bütün ülkelerde bu değişime tepki göstermek zorunda kaldı. İşgücünün yeniden üretiminde aileyi destekleyecek önlemler almak zorunda kaldı (işsizlik ödeneği, çocuk yardımı, okul öncesi eğitim vs.).

Değişiklikler birikerek büyümekteydi. İşgücüne katılan işçi sınıfı kadınlarının sayısı arttıkça, işe girme olanaklarının arttırılması yönündeki talepleri de arttı. Bağımsız gelir kaynakları edindikçe, kocalarına bağımlı olmaları gerektiği varsayımını sorgulamaya başladılar. Etkili doğum kontrol yöntemleri, tehlikesiz kürtaj, daha az çocuk yapmak, ev işlerinin bazılarının kocaları tarafından üstlenilmesini talep etmeye başladılar. Mutsuz evliliklere son verme konusunda giderek inisiyatiflerini geliştirdiler.

Sistemin bugün yaşadığı, Marks’ın 100 yıl önce öngördüğü ailenin zayıflaması eğilimidir. Ancak, bu eğilim karşı faktörlerin etkisi nedeniyle, hiçbir zaman aileyi yok edemez. Karşı faktörleri şöyle sıralayabiliriz.

  1. Çocuk bakımının tamamen toplumsallaştırılması, kapitalist sistemin genişleme döneminde bile harcamaya isteksiz olduğu bir yatırım düzeyi gerektirmektedir.
  2. Aile ideolojisi sistemin istikrarı için hala çok önemli olmaya devam ediyor. Kadınların kendi görevlerinin öncelikle çocuklarına bakmak olduğunu düşünmeleri onları erkeklerden daha az ücret alarak çalışmaya ikna ediyor. Kadının tecrit edilmişliğinden yararlanan ve ailenin savunulması sloganını kullanan dini kurumlar sistem için değerli bir ideolojik kaynak oluşturuyor. Bu nedenle hükümetler, kendi başlarına sistemin ekonomik ihtiyaçları açısından önemli sorunlar yaratmasa bile kürtaja karşı yasalar geçiriyor ve boşanmanın kolaylaştırılmasını engelliyor.
  3. 1970’lerin ortalarından bu yana süren yeni ekonomik krizler dönemi, daha çok kadını işgücüne çekerek, işgücü arzını arttırma yönündeki baskıyı hafifletti ve sistemin “ailenin korunması” sloganını kullanan gerici güçlere bağımlılığını arttırdı. Bu durum giderek daha fazla kadının iş aramasını engelleyemezken, sistemin iş bulmaları için gerekli yatırımları yapmasını gereksizleştirdi. Üretici güçlerin gelişmesi işçi sınıfı ailesinde, yaşanan eski toplumsal ilişkiler üzerinde basınç yaratmakta, ancak yok edilmesi için yeterli değil.

Kapitalizm sürdükçe kadınların ezilmesi sürecektir

Özelleştirilmiş yeniden üretim ortadan kalkmadıkça kadınların ezilmesi son bulamaz. Bu, ancak toplumsal ilişkilerin toptan bir devrime uğramasıyla mümkündür. Bunun gerçekleşebilmesi ise iki koşula bağlıdır:

  1. Eğer kapitalizm üretici güçlerin kesintisiz olarak geliştiği yeni bir genişleme dönemine girerse, özelleştirilmiş yeniden üretimi toplumsallaştırabilir, ev işlerini mekanize eder ve hatta bebek çiftlikleri bile kurabilir. Ancak, çözümü böyle koymak bile pratikte ne kadar olanaksız olduğunu göstermeye yetiyor. Sistem böylesi bir genişleme dönemine giremez. Yaşlanan kapitalizmin durgunluğu, kadınların kurtuluşunun sistem içi reformlar yoluyla gerçekleştirilmesinin önünü kapatıyor.
  2. Eğer sosyalist devrim gerçekleşirse, kapitalizm altında israf edilen muazzam kaynaklar çocuk bakımı ve ev işlerinin toplumsallaştırılması için kullanılabilir. Kadının özgürleşmesi yalnızca işçi sınıfı kadınları için değil, işçi sınıfı erkekleri için de bir nimet olduğundan devrimi yapan sınıf bu konuyu gündeminin başına koyacaktır. Elbette böyle bir devrimden sonra, cinsiyetçilik de dâhil olmak üzere, kapitalizmin ideolojik mirası hemen yok olmayacaktır. Ama maddi temeli yok edildiğinde, bu mirasla mücadele etmek çok daha kolay olacaktır.

Kadınların ezilmesine ilişkin yanlış teoriler

Kapitalist sistemde kadının ezilmesine neden olan toplumsal yapılarla, kapitalizmin gelişmesi süresince ortaya çıkmış diğer baskıcı yapılar arasında bir karşılaştırma yapmak mümkün. Örneğin, ABD’nin güney eyaletlerinde iç savaştan sonra da devam eden ve siyahları ezen yasal düzenlemeler veya Kuzey İrlanda’da Katolik azınlığı baskı altında tutan devlet örgütlenmesi gibi yapılar, nüfusun bir kısmına karşı ırk veya din temelinde ayrımcılık yapmaktaydı.

1950 ve 1960’larda yaşanan uzun ekonomik büyüme döneminde bu yapılar sistemin destekçilerinin çoğu tarafından “zamanını doldurmuş” olarak görülüyordu. Sermaye birikimi, ırk veya dinden bağımsız olarak emek gücüne ulaşmayı gerektiriyordu. Herkesin piyasaya girerken eşit koşullarda olması gerektiğini söyleyen eski liberal doktrin, tekrar kabul görmekteydi. Bu dönemde, burjuva sivil haklar için mücadele eden hareketler büyüdü. Sistem, en çok ezilen kesimlerin politik eylemleriyle baş edebiliyor gibi görünüyordu.

Fakat 1960’ların sonunda ekonomik krizin ilk işaretlerinin görülmesiyle beraber sistem ezilen kesimlerin küçük taleplerini bile karşılamaktan geri adım atmak zorunda kaldı.

Başlangıçta kadınların özgürlük hareketi, sistemin herkese biçimsel eşitlik vaadinin gerçekleştirilmesi doğrultusundaki mücadeleden doğmuştu. Hareketin talepleri, orta sınıf erkekler gibi yaşamak isteyen orta sınıf kadınlar tarafından belirleniyordu. Bu, aynı zamanda, kendisini ücretli emek gücünün yaşamsal bir parçası olarak görmeye başlayan işçi sınıfı kadınlarının önemli bir kesiminin değişen tavrına da uygun düşüyordu. Bu aşamada talepler, kadın emeğine ulaşabilmek için aileyi yeniden şekillendirme ihtiyacında olan sistem için karşılanabilir görünüyordu.

Ancak, işçi sınıfı kadınlarının gerçek eşitliğe ulaşabilmesi önündeki engeller, Amerika’daki siyahlardan veya Kuzey İrlanda Katoliklerinden daha büyüktü.

Sistem, 1970’lerin ortalarında başlayan kriz yılları bir yana, 1960’larda bile yeniden üretimin toplumsallaşması maliyetinin tümünü karşılayamamıştı. Kadının ücretli köle olabilmesi için sınırlı değişiklikler yapmak mümkün ve hatta zorunluydu, fakat kadınların ezilmesine son vermek, özelleştirilmiş yeniden üretim için çekirdek aileye bağımlılığı devam eden sistem açısından uygun değildi.

Kapitalizm ve kadın hareketinin krizi 

Kadının ezilmesinin kapitalist kriz koşullarında ortadan kaldırılamayacağı gerçeği, kadın hareketini üç seçenekle karşı karşıya bıraktı: 

  1. Kurtuluş hedefinin terk edilip, onun yerine yaşanılan sistem içinde mümkün olan çok sınırlı reformları gerçekleştirme mücadelesini koymak. Aslında bu, kadınların kitlesel olarak yaşam koşullarında bir değişiklik olmaksızın, az sayıda ayrıcalıklı kadının bireysel durumlarını düzeltmesi talebine denk düşüyordu. Orta sınıf feministlerin geneli ve harekete katılan burjuva kadınlar tarafından bu yol tercih edildi.
  2. Ayrılıkçı karşı-kurumlar yaratarak var olan toplumdan kendini izole etmeye çalışmak.
  3. Kadının ezilmesine neden olan yapıların yıkılmasının yolu olarak işçi sınıfının mevcut sisteme karşı mücadelesine katılmak.

Kadın hareketi içinde hangi seçeneğin egemen olduğu somut koşullara bağlıydı. 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında Fransa, İtalya, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde işçi mücadeleleri yükseldiğinde kadın hareketinin çoğunluğu kısmi olarak da olsa işçi hareketine yönelmişti. Talepler işçi sınıfı kadınlarının kitlesel olarak acil çıkarlarını temsil eden talepler halini almıştı (eşit ücret, 24 saat kreş, kürtaj hakkı, vs.). Fakat işçi sınıf hareketinin zayıf olduğu (ABD) veya 1970’lerin ortasından itibaren geriye çekildiği yerlerde (diğer ülkelerin çoğu) kadın hareketi bir yandan feministlerin, diğer yandan ayrılıkçıların hegemonyası altına girdi.

Pratikte reformizm ve ayrılıkçılık birbirini destekledi. Kadın hareketi içindeki işçi sınıfına karşı burjuva feminist önyargılar, kadınların kurtuluşunun işçi sınıfı devrimi ile gerçekleşebileceği şeklindeki bütün fikirlere “kaba işçici” ve “modası geçmiş Leninizm” muamelesi yapan bir “sağduyu ortamı” yaratılmasını destekliyordu. Erkeklerle işbirliği yapılmasına karşı olan ayrılıkçı tutum, Pratik te sınıf tabanındaki birleşik mücadeleden kendini tamamen ayırma anlamına geliyordu. Bu, sonuç olarak, sistemden önemsiz kazanımlar ötesinde ciddi kazanımlar koparabilecek olan tek gücün mücadelesine katılımın reddi anlamına geliyordu.

Ayrılıkçılık ve reformizm arasındaki işbölümü; burjuvazi veya reformist politikacılar, sendika bürokratları, ‘kadınlar’ ve ‘siyahlar’ arasında ittifak çağrıları ile nihai ifadesini buldu. (Avrupa-komünizminin “geniş demokratik ittifakı”, ABD’de “gökkuşağı koalisyonu”, İngiltere’de Tony Benn ve Ken Livingstone gibi sol sosyal demokrat milletvekillerinin seçimlere dayalı stratejileri).

Reformizme kayış bir rastlantı değildi. Kapitalizm içinde, gerçek bir değişim yapma yeteneğine sahip tek bir güç vardır: İşçi sınıfı. Kendini işçi sınıfı üzerinde temellendirmeye çalışmayan, sistem ile uzlaşma noktasına sürüklenir. Ayrılıkçılığın propagandasını yapanlar, işçi sınıfı mücadelesinin gücünü reddetmektedirler. Kadın işçilerle ilişkiye geçmeye çalışsalar da, işçi sınıfının bir parçasının sınıfın diğer parçasının (erkeklerin) desteği olmaksızın kazanabileceği düşüncesine sahipler. Zaferi garantileyecek tek yol olan işçi sınıfının tümünün harekete geçirilmesinden kaçınmaktadırlar.

1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında ABD ve Kuzey İrlanda sivil hak hareketlerinde olduğu gibi, kadın hareketi de ezilmeye karşı insanları harekete geçirmeye başladı. Bu anlamda, sisteme karşı bir mücadelenin başlamasını teşvik etti. Fakat diğer hareketlerde de olduğu gibi, mücadeleyi belli bir noktanın ötesine taşıyamadı. 

Bundan sonraki seçenek ya radikal olarak farklı bir hareketin yaratılması, ya da kitleler her zamanki gibi ezilmeye devam ederken birkaç şanslı bireyin kendi durumlarını iyileştirmesidir.

Bu nedenle, geçmişte yaşanmış kadın hareketine benzer bir hareketi tekrar yaratmaya çalışmak bizim açımızdan söz konusu değildir. O hareket geçmişte yaşanmış bir sürece aittir.

Tabi ki sistem krize girip kadın haklarına saldırmaya başladığında, kadınların protesto hareketlerinin tekrar yükselmesi mümkün. Son yıllarda İngiltere’de, hükümetin kürtaj hakkını sınırlama yönündeki her girişimine karşı böylesi yükselişler gördük. Bu tür mücadeleleri tüm gücümüzle desteklemeliyiz. Fakat mücadeleye katılanların hızla, bir yanda ayrılıkçıları ve reformistleri destekleyenler ile diğer yanda devrimci işçi sınıfı perspektifine kazanılanlar şeklinde ayrışacağını bilmemiz gerekir.

Kadınların ezilmesine ilişkin yanlış teoriler

1960 ve 1970’lerin kadın hareketi, kadınların ezilmesine ilişkin kendi teorilerini ortaya attı. Burada yapılan hatalara baktığımızda devrimci Marksist bakış açısını daha net görebiliriz.

İngiltere’de kadın hareketinin kalıntıları üzerinde egemen olan anlayış, patriarşi (erkek egemenliği) teorisidir.

Bu anlayış kadının ezilmesinin erkek egemenliğinden kaynaklandığını ve bunun toplumun sınıflara bölünmesinden ayrı bir olgu olduğunu savunmaktadır. Tüm toplumlarda ‘erkeklerin’ kadınların ezilmesinden çıkarları olduğu ve bu ezilmenin sosyalist devrim gerçekleşse de devam edeceğini iddia eder. Kadınların ezilmesini sınıflı toplumların dinamikleri temelinde açıklama çabalarını ‘indirgemeci’ olmakla suçlar. Buradan kalkarak varılan sonuç, kadınların kurtuluşu mücadelesinin işçi sınıfı devrimi ve sosyalizm mücadelesinden (paralel olsa bile) çok ayrı olduğudur.

Pek az sayıda feministin sorguladığı patriarşi teorisi, kadın hareketi dışında reformist solun da bazı kesimleri tarafından tümüyle kabul görmektedir. Öyle ki kadın hareketi içinde, tek tük birkaç kişi (örneği, Sheila Rowbotham) ‘patriarşi’ kavramına itiraz etmiş de olsa, kavram günümüzde genel olarak sorgulanmaksızın kabul edilmektedir. 

“Cinsiyet, Sınıf ve Sosyalizm” kitabının yazarı Lindsey German’ın da ifade ettiği gibi, “Patriarşi teorisinin cazibesi herkes için her anla gelebilmesidir. Maddi analizlerden ziyade belirsiz duyumlar temeline oturmakta, bu nedenle de kadın hareketinin belirli kesimleri tarafından çok sevilmektedir.”

Oysa teorik temelleri aslında alabildiğine zayıftır. Eğer kadınlar erkekler tarafından her zaman ezildiyse, “Neden?” sorusu ortaya çıkmaktadır. Erkek cinsi kadın cinsini nasıl bu şekilde kendisine bağımlılaştırmıştır?

Patriarşi teorisyenleri bu sorulara yanıt vermeden, kadınların ezilmesini, dolayısıyla da bunun nasıl ortadan kaldırılabileceğini açıklayamazlar. Sonunda vardıkları nokta, kadınların kurtuluşu teorisi değil, gerçek kurtuluşu yok sayan bir bakış açısıdır! 

Açıklama girişimlerinden bir tanesi kadınların ezilişini ideolojik nedenlere dayandırmaktadır. Kuşkusuz egemen ideolojinin kadınları ikincil konumda görmesi kadınların bu konumunu pekiştirmektedir. Erkekler üstün cins olmak üzere yetiştirilirken, kadınların çoğunluğu bu durumu kabul etmek üzere yetiştirilir. Fakat kadınların ikincil cins olduğu ideolojisinin kendisi nereden kaynaklanıyor?

Teorinin savunucuları bu durumu açıklayamamakta ve her şeyin materyalist yöntemle açıklanabileceği fikrini genellikle terk etmektedirler. Örneğin “tarihsel materyalizm yanlıştır, ideolojiler bağımsız olarak ‘farklı söylem tarzları’ olarak vardır” derler.

Başka patriarşi teorisyenleri, kadınların ezilmesini materyalist bir yöntemle açıklamaya girişirler. Fakat sınıflı toplumdan soyutlanmış bir materyalizme başvururlar. Böylece, kadının ezilmesinin temeli olarak sadece erkeklerle kadınlar arasındaki biyolojik farklılık kalır. Sanki bu sebeple erkekler, kadınları başarıyla egemenlikleri altına alabilmişlerdir. Bu teorisyenlerden Heidi Hartmann’a göre erkekler “kadınların emeğini kontrol eder ve cinselliğini sınırlar”. 

Hartmann, Engels’i de kendi saflarına katma çabası gösterir. Engels’in Ailenin Kökenleri kitabındaki ünlü sözlerinden alıntı yapar. Engels şöyle der: “tarihteki belirleyici faktör... günlük hayatın üretimi ve yeniden üretimidir... Bir tarafta yaşam için gerekli araçların üretimi; yiyecek, giyecek, barınak ve bunların üretimi için gerekli aletlerin üretimi; diğer tarafta insan varlığının kendisinin üretimi, türün devamı. Belli bir dönemde yaşayan insanların toplumsal örgütlenmesi bu iki üretim tarafından belirlenmektedir”.

Hartmann iki üretim ‘tarzını’ eşit önemde görmekte ve birindeki değişim ile diğerindeki değişim arasında zorunlu bir ilişki olmadığını savunmaktadır.

Engels ise açıkça tersini düşünmekteydi. Kitabının daha sonraki sayfalarında sınıflı toplum geliştikçe iki üretim tarzının birlikte var olması olgusunun giderek azaldığını ve aile ilişkilerinin tamamıyla “mülkiyet ilişkilerine bağımlı kılındığı” bir toplumun yükseldiğini ifade eder.

Aslında, ‘iki tarz’dan söz etmek konuyu iyice bulandırmaktadır. Her toplumda üretim tarzı, üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin bir bileşimidir. Bileşenin ilk parçası sürekli ikinci parçasının değişimi yönünde baskı yapar. İnsanlığın doğa üzerindeki kontrol yeteneğinin her artışı, insanlar arasında yeni ilişkiler üretir ve böylece daha önce var olan üretim ilişkilerini dönüştürmeye başlar. Ya toplum değişecek ya da doğa üzerindeki yeni kontrol yöntemleri terk edilecektir. Her zaman bir gerilim vardır ve üretim tarzının bu dinamiği insanlık tarihinin şeklini belirler.

“Yeniden üretim tarzı” içinde böylesi bir gerilim yoktur. İnsanlar kendilerini yeniden üretmek için sürekli yeni yollar bulmuyorlar (bir dönem laboratuvarda, başka bir dönem yumurtlayarak, üçüncü bir dönem ise doğurarak). Bu yeni bulunan yeniden üretim yolları insanlar arasında var olan ilişkiler tarafından sürekli engellenmiyor.

İnsanların kendilerini yeniden üretim yöntemi göreli olarak durağandır. Bu yöntem insanlık tarihini biçimlendiriyor olsaydı, gelişme ve değişim olmazdı. “Yeniden üretim güçleri” “yeniden üretim ilişkilerini” belirliyor olsaydı, o zaman gerçekten kadının ezilmesi her zaman var olan ve var olacak bir olgu olurdu.

Oysa “yeniden üretim ilişkileri” (aile yapıları) tabi ki değişmektedir. Ama insan ilişkilerinin diğer alanlarında olduğu gibi, maddi üretim alanında olup bitenlerin bir sonucu olarak değişmektedir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi, kapitalizm öncesi toplumlarda maddi üretimin en önemli yanları hamilelik ve çocuk bakımı yükünü taşıyan kadınlar tarafından gerçekleştiriliyordu. Böylesi dönemlerde kadınların itibarlı bir konumda oldukları, erkeklerle eşit ve hatta erkeklerden üstün olduklarını görüyoruz.

Yeniden üretim ilişkileri (aile) bir çeşit “yeniden üretim biçiminin” sonucu değil, üretimin maddi koşullarının sonucudur.

Bu bir kez kavrandığında kapitalizmin nasıl kadının ezilmesini yok edebilmenin temellerini hazırladığını görmek mümkün olur. Üretici güçlerde sağlanan yoğun gelişme üretimin çok temel biyolojik engeller dışında herkes tarafından gerçekleştirilebilmesini sağlarken, bir yandan da insan biyolojisini dönüştürebilecek teknolojiyi yaratmaktadır (üremenin kontrol altına alınması vs.). Ancak, kapitalizmin bizzat kendisi tüm bu potansiyellerin gerçekleştirilmesinin önünde engeldir. 

Patriarşi teorisi bunları görmeyi reddeder; yaşadığımız toplumun iki çok farklı unsur tarafından biçimlendiği şeklinde bir resim sunar. Bunlardan biri sermayenin sömürü yoluyla birikim sağlaması, diğeri bütün sınıflardan erkeklerin anlaşmış bir şekilde bütün sınıflardan kadınları baskı altında tutmaları.

Patriarşi teorisinin mantığına göre, sınıf mücadelesinin belirli bir rolü vardır, ama bunun kadının ezilmesi ile hiçbir ilişkisi yoktur. Bunun için bütün kadınların, bütün erkeklere karşı ikinci bir mücadelesi gerekmektedir. Böylece pratikte, kadının ezilmesine gerçekten son vermek istiyorsan sınıf mücadelesini sırtını dönmüş oluyorsun. Bu teori, kadın hareketi içindeki reformist ve ayrılıkçı unsurların her ikisinin de ihtiyaçlarına çok uygun düşmektedir. Ayrılıkçı eğilim kendini bu teorinin en tutarlı uygulayıcısı olarak görebilmektedir. Tarihin cinsiyetler arası bir iktidar mücadelesi olduğu fikrini ciddiye alanlar onlardır. Cinsel suçlardan tüm erkekleri sorumlu tutmakta, sendikalar gibi ‘erkeklere ait kurumları’ reddetmekte, özgürleştirilmiş kadın cinselliği alanları oluşturmaya çalışmakta, nükleer savaşlara neden olduğu söylenen maço saldırganlığa karşı ‘kadın değerlerini’ koymakta ve bazı erkeklerle işbirliği yapmanın önemli olduğunu savunan feministlere karşı saldırgan bir tutum alabilmekteler.

Ancak, reformist eğilim de bu teoriyi kullanabilmektedir. İki farklı savaş meydanı olduğuna göre, bir alanda mücadele ederken diğer alanda uzlaşılabilir. Sözgelimi İngiltere’de “erkek egemen değerlere karşı mücadele” söylemi gelecek İşçi Partisi hükümeti ve sendika liderlerinin “feminist ücret politikasıyla” ücretlerin düşük tutulması konusunda anlaşmalarını aklamak için kullanıldı.

Ya da sendika bürokrasisi içindeki kadınlar, kadınlara bürokrasi içinde yeterli kariyer yapma olanağının tanınmasına karşılık olarak sendika görevlilerinin yukarıdan atanmasını, ortalama ücretin çok daha üzerinde ücret almalarını ve geri çağrılma yolunun tıkanmasını kabul edebilmekteler. 

İki arada bir derede teoriler

Sosyalist feministlerden bazıları patriarşi teorisinin tutarsızlıklarını ve tehlikelerini görerek, bu teoriye karşı tartışmaya çalıştı. Fakat bu çabalar genellikle patriarşi teorisinin savlarının yarısının kabulüyle sonuçlandı. Örneğin, Sheila Rowbotham patriarşi teorisini reddeder.

Ama ailenin süreğenliğini “iki üretim tarzı” anlayışı ile açıklar. Kadın Bilinci, Erkek Dünyası adlı kitabında ailenin kapitalist sistem içerisinde var olan kapitalizm öncesi bir üretim biçimi olduğunu öne sürer. Oysa bu iddianın mantığı patriarşi teorisiyle aynıdır: İki farklı mücadele vardır, bunların şuanda birleşmesi zorunlu değildir. Orta sınıf kadın hareketinin görüşlerinin çoğuna itiraz etmeye çalışan devrimci sosyalistler bile sonunda onların teorik formülasyonlarının çoğunu kabul etme hatasına düştüler.

Bunun iyi bir örneği, birkaç yıl önce International Socialism (IS) dergisinin sayfalarında Joan Smith ve Irene Breughel arasında yaşanan tartışmadır.

Joan IS’de (eski dizi 100) o dönemde kadın hareketi içinde yaygınlaşan ‘yaşam tarzı’ politikalarına karşı önemli eleştiriler yaparak tartışmayı başlattı. Joan yaşam tarzcılığa karşı, kadının ezilmesinin devam etmesinin nedenini ailenin kapitalizm için devam eden ekonomik önemine bağlamakta ısrar etti. Fakat daha sonra kendi tartışmasını Sheila Rowbotham, Shulamith Firestone ve Heidi Hartmann tarafından ayrıntılandırılmış olan “iki üretim tarzı”na ve Engels’den aynı (kısaltılmış) alıntıya dayandırdı. Sonuçta ortaya tamamen kafa karıştırıcı bir tartışma çıktı.

Joan’a göre aile, işçinin üretim noktasındaki sömürüsü kadar kapitalizmi tanımlayıcı bir olguydu. Aile üstyapının değil altyapının bir parçasıydı. Bu iddiasını ‘kapitalizm ‘özgür emeğe’ bağlıdır ve emeğin ev içinde özelleştirilmiş yeniden üretimi olmadan ‘özgür emek’ olamaz’ diyerek savunuyordu.

Joan’ın yaklaşımı alabildiğine dolambaçlıydı. Marks’ın “özgür emek” derken kastettiği (1) işçilerin üretim araçları üzerinde kontrole sahip olmadığı, (2) işçilerin tek bir kapitaliste ait olmadığı ve bu nedenle de emeğine ihtiyaç kalmadığı anda kapitalistin defedebileceği emektir. Böylesi bir emeğin devlet kurumlarında yeniden üretilerek ya kendisini satmak ya da açlıktan ölmek seçenekleriyle dünyaya sürüldüğü bir toplum hayal etmek hiç de güç değil.

Şu anda böyle bir toplum yok, çünkü yukarıda açıkladığımız gibi, sermaye birikiminin ekonomik ihtiyaçlarına uygun düşmemekte ve dolayısıyla ekonomik “altyapı” kurumsal üstyapıda böylesi bir dönüşümü henüz gerektirmemektedir. 1974’te Kath Ennis’in IS dergisinde ifade ettiği gibi “Teorik olarak kapitalizm ailesiz yapabilir... Fakat pratikte toplumda çok kökten değişimler gerekeceğinden bunun gerçekleşeceğini hayal etmek zor”.

Irene Breugel, Joan’ın makalesine verdiği yanıtta (IS, yeni dizi, sayı:2) Kath Ennis’in ele aldığı noktaları ayrıntılandırdı. Ev işlerinin belirli yönlerini toplumsallaştırarak kadının emek pazarında sömürülmesine izin vermekte kapitalizmin nasıl bir ekonomik çıkarı olduğunu gösterdi. Ekonomik savları tartışma götürmez ölçüde doğruydu. Ailenin kapitalizm için sömürü ve birikim ile aynı ölçüde önemli olduğu iddialarını çürütüyordu.

Bu argüman bir kez kabul edildikten sonra mantıksal sonuç ailenin üstyapının bir parçası olduğudur. Kapitalist gelişmenin belli bir noktasında birikim ihtiyaç ları tarafından yaratılmış olan aile, şimdi kapitalizm tarafından zayıflatılmakta ama kapitalizmin krizlere gebe doğasından dolayı yok edilememektedir. 

Irene ise Anne Foreman’ın kadının ezilmesi hakkındaki analizine doğru kaydı. Bu analiz ezilmeyi kapitalist üretimin ekonomisinden değil, işçi sınıfı erkeklerinin psikolojik ihtiyaçlarından başlatır. Anne Foreman ailenin varlık nedenini şöyle açıklar: “erkekler kadınlarla olan ilişkileri yoluyla yabancılaşmadan bir kaçış yolu bulmakta; kadınlar için ise kaçış yoktur”.

Irene bu bakış açısını bütünüyle kabul etti. Sonuçta her ikisi de kaçınılmaz bir şekilde sisteme karşı devrimci sosyalist mücadeleden uzaklaşarak orta sınıf feministlerin yaşam tarzı politikalarına kayıyorlar. Joan çok haklı olarak böylesi bir sonucu eleştirdi:

“Anne Foreman’ın analizini takip edersek kadını ezenin ‘kadınsılığın cinsiyetten kaynaklanan özellikleri’, kadınsı/ erkeksi kutuplaşması olduğu sonucuna varırız oysa tam tersine bunlar kadının ezilmesinin ideolojik görünümleridir. Bu özünde, kadını ezen ideolojik formların birlikte yaşadıkları erkeklerle ilişkilerinden kaynaklandığı idealist bir analizdir.”

Ne var ki, Joan da ailenin kapitalizm için her zaman bir zorunluluk oldu görüşünün çökmesinin mantıksal sonuçlarını çıkarmakta Irene’den daha başarılı bir sonuca ulaşamadı. Pratikte “iki üretim tarzı” teorisini bıraktı (bunun yerine “işgücünün yeniden üretiminde aile sistemi” gibi ifadeler kullanıyor), fakat ailenin ve kadının ezilmesinin kapitalizm için sömürü ve birikim kadar önemli olduğu görüşünü bırakamadı. Dolayısıyla, sadece ailenin “özgür emek” üretebileceği görüşüne daha da sıkı tutundu. Hatta bunun bütün sınıflı toplumlar için geçerli olduğunu iddia edecek kadar ileri gitti:

 “Yeniden üretimin sınıflar arasındaki temel farklılıklarına izin vererek ve yeniden üretimin yükünü toplumdan alıp bireyler veya gruplara yükleyerek toplumun kendini yeniden üretmesinin tek yolu aile olduğundan, tüm sınıflı toplumlarda ailenin temel özelliği değişmemektedir” (IS, yeni dizi, sayı:3) 

Böylece Joan başlangıçta, ailenin değişmez bir unsur olarak görüldüğü patriarkal yorumlara ciddi eleştiriler yapmakta ancak sonunda patriarşi teorisine çok yakın bir görüş ortaya atmaktadır. Aslında şu iddiasıyla patriarşi teorisinin söylemlerini kullanmaya başlamaktadır:

“Patriarşinin ve kadının ezilmesinin tarihi özünde aile yoluyla yeniden üretim sisteminin tarihidir”. Joan aynı zamanda çıkış noktasının ötesinde bir adım daha attı ve kadının ezilmesinin nedenini devlete bağladı. Yine orta sınıf feminist analizlerin terminolojisini kullanarak şöyle yazıyor: “Kadın üzerindeki patriarşik kontrol ev içinden, kadına her zaman erkekten daha düşük ücret ödeyen emek pazarıyla ve kadını bastırmak için uyguladığı sayısız yasalarıyla patriarşik devlete kaymıştır.” Joan ‘erkek devleti’nden bahsedecek kadar ileri noktalara varmıştır! 

Aslında devletin rolünü vurgulamak istemesinin nedenlerinden bazıları oldukça anlamlı. Kadının ezilmesini kadın ile erkek arasındaki bireysel ilişkiye dayandıran görüşlere karşı tartışıyor. Ancak formülasyonu hem mistik hem de yanlış bir şekilde yönlendiriyor. Sistemin dinamiği devletten değil, birikim güdüsünden kaynaklanır.

Devlet, bu süreç içinde sistemin kullandığı mekanizmalardan yalnızca biri, üstyapının bir parçasıdır. Aile de böyle bir mekanizmadır ve o da üstyapının bir parçasıdır. Kadının ezilmesinin devletten kaynaklandığı ve devletin ailenin sürmesini sağlayarak kadını ezdiği iddiası doğru değil. Kadının ezilmesinin temeli, son tahlilde, birikim güdüsüdür. Devlet birikimin sürdürülmesine yardımcı olur, bu nedenle aileyi desteklemesi gerekmektedir.

Aynı zamanda, sistemin ihtiyaçları değiştikçe devlet ailenin işlevlerinin bazılarını üstlenmeye başlar: Kreş ve okullar açar (her ne kadar yeterli ölçekte olmasa da), sosyal yardım yapar, ücretsiz gebelikten korunma yolları sunar, (yasalarda büyük boşluklar bırakılmış olmasına rağmen) eşit ücret yasaları çıkarır vs. Kadını ezen sadece devlet değil, sistemdir. Ayrıca ezilme ilişkisi çoğu zaman çelişkili yollarla gerçekleşir. Bunlar önemli noktalar, çünkü Joan’ın kafası karışık. Bu kafa karışıklığı insanların, kadının ezilmesi hakkındaki devrimci Marksist fikirlerden uzaklaşarak Marksizmi reddeden görüşlere yönelmelerine hizmet etti. Joan kendi makalelerini şöyle yorumluyor:

“IS 100 ve 104’te yayımlanan makalelerim; patriarşinin doğası hakkındaki tartışma ile ev içi emek ekolü nün kadının ezilmesi ve kapitalizmin ilişkisi tartışmaları arasında bir köprü kurma çabasıydı. Erkek egemenliği (patriarşi) ile kapitalist üretim tarzı arasındaki ilişkinin tartışılması çabasıydı”.

Patriarşi teorisi daha önce bahsettiğim gibi, kadın hareketinin reformist ve ayrılıkçı kanatlarının teorik ifadesidir.

Joan’ın yapmaya çalıştığı şey onlarla Marksistler arasında “köprü kurmaya” çalışmaktır. Bunun ciddi kafa karışıklığına yol açacak bir girişim olması kaçınılmaz. Buna ek olarak pratik bir karışıklık da var. Joan tartışmasının her aşamasında, kadının ezilmesinin de aynen işçilerin sömürülmesi gibi, kendiliğinden kapitalizmin reddine yol açtığını kanıtlamaya çalışıyor.

Joan’a göre, bunun nedeni kapitalist sistemin eşit önemde iki temele dayalı olması: İşçilerin sömürülmesi ve kadınların ezilmesi. Kadınların ezilmesinin tüm sorumluluğunu doğrudan devlete yüklemeye çalıştığında da Joan aynı görüşü ileri sürüyor.

Her iki durumda da, bağımsız kadın mücadeleleri otomatik olarak sermaye ve devlet ile çatışma içine giriyor olarak görülmektedir. Dolayısıyla Joan’a göre erkek egemenliğine karşı mücadele kapitalizme karşı sınıf mücadelesinin müttefiki haline gelmekte. Böylece, iki “farklı ama ayrı olmayan” mücadelenin ittifakının temelleri oluşmaktadır. 

Joan’a göre, ittifakın kadın parçası, devrimcilerin önderliğinde olmasına rağmen, tüm kadınlardan oluşmaktadır.

IS 104’te ifade ettiği gibi: “Bizler kadınları sömürülmeleri kadar ezilmeleri temelinde de devrimci politikalara kazanabiliriz. Orta sınıf geçmişinden kopmuş çok sayıda kadın var, işçi sınıfı kökenli ve öğrenci kadınlar gibi, bu kadınları da devrimci parti etrafında örgütlemek mümkün. Ama bunu yapmak için devrimci partiden daha geniş, kadının ezilmesi ve kadının sömürüsü konularını ele alacak bir kadın örgütlenmesine ihtiyacımız var... kendilerine ait bir gazeteyle, tüm kadınları (kamu sektöründeki kadın, fabrikadaki kadın, evdeki kadın) birleştiren bir kadın hareketi inşa etmek zorunlu. Kapitalizm bütün kadınları ezdiği için böylesi bir örgütün maddi temelleri vardır”. Joan’ın böylesi bir hareketin temeli olarak işçi sınıfı kadınlarını değil, “bütün kadınları” gördüğüne dikkat edelim. Analizinin her üç aşamasında da “patriarşi” ya da “erkek devlete “ karşı mücadele etmek zorunda kalanlar “bütün kadınlar”. Sınıf konumlarından bağımsız olarak “bütün kadınların” örgütlenmesinden bahsedebilmesinin nedeni bu (onlar işçi sınıfı geçmişlerini olduğu kadar, orta sınıf geçmişlerini de terk etmişler!). Bu hareket her nasılsa kendisini “sosyalist platforma” ve “işçi sınıfının özgürlük mücadelesine” adayacak!

Joan, kadının ezilmesinin kökenleri hakkındaki birbiri ile çelişen iki anlayışı (orta sınıf feminizmi ve devrimci Marksizm) birleştirmeye çalışınca ortaya nasıl bir karmaşanın çıktığına iyi bir örnek oluşturuyor. Bu örnek, bir konum ile diğeri arasında gidip gelmenin, sonunda kadınların ezilmesine karşı sağlam bir temel üzerinden mücadele etme olanağını nasıl ortadan kaldırdığını gösteriyor.

Devrimci Marksist tutuma karşı savlar

Marksizmin kadının ezilmesine ilişkin teorisine hem açıkça karşı çıkanların hem de bu teoriyi başka teorilerle karıştırmak isteyenlerin kullandığı bir dizi sav var. Bunları tek tek inceleyelim.

“Marksist görüş her şeyi sınıf meselesine indirgeyerek kadınların ezildiği gerçeğini aslında reddetmektedir.” Elinizdeki broşürün ilk bölümü bunun doğru olmadığını göstermektedir. Bizler kadın sorununu bir sınıf olgusuna “indirgiyor” değiliz. Tüm sınıflardan kadınlar ezilmektedir, çeşitli toplumlarda tüm sınıflardan etnik azınlıkların ezildiği gibi. Biz sınıflı toplumdaki köklerine karşı mücadele etmeden bu ezilmenin ortadan kaldırılamayacağını söylüyoruz. Biri sınıflı topluma karşı, diğeri “patriarşiye” karşı olmak üzere iki ayrı mücadele yoktur. Sömürünün ve ezilmenin tüm biçimlerine karşı tek bir mücadele vardır.

Farklı sınıflardan kadınların karşılaştığı ezilme biçimleri birbirinden çok farklıdır. Köle sahibinin karısı eziliyordur, fakat onun ezilişi köleninkinden (hatta erkek köleninkinden) çok farklıdır. Egemen sınıftan kadınlar ezilmelerini protesto edebilirler, ama ezilme ilişkisini devam ettiren sisteme karşı ciddi bir devrimci mücadele yükseldiğinde, çoğunluğu sistemin yanında yer alacaklardır. O an geldiğinde, yalnızca sömürüyü değil, diğer kadınların ezilmesini de destekleyecekler ve yardımcı olacaklardır. Egemen sınıf kadınları, kadın hareketinin her zaman işçi sınıfı hareketinden ayrı ve ona karşı bir hareket olduğunda ısrar ederler.

İşçi sınıfı kadınlarının ise tüm bu ayrılık sorununu farklı bir şekilde değerlendirmesi gerekir. Çoğu zaman, erkek işçilerin önyargılı tavırları kadın işçilere (eğer örgütleneceklerse) ayrı örgütlenmekten başka çok az seçenek bırakmaktadır. Fakat işçi sınıfı mücadelesini bütünsel olarak zayıflattığı ve egemen sınıfın ezilmişlik ilişkisini sürdürmesini kolaylaştırdığı için, kadınlar bu zorunlu bırakıldıkları ayrılığa karşı mücadele etmek zorunda kalmışlardır.

Tarihsel olarak, ekonomik açıdan daha güçlü ve daha az ezilen işçi sınıfı gruplarının ayrı ve kısmi örgütlenmeyi savunduklarını görüyoruz. Kadınlar ve etnik olarak ezilen işçi grupları ayrılık duvarını yıkmak üzere güç toplamanın bir aracı olarak ayrı örgütlenmişlerdir (kadın sendikaları vs).

Bize karşı kullanılan diğer bir iddiayı ele alalım: “Marksist görüş kadının ikincil konumunun kabul edilmesi ve erkeklerin kadınlara önderlik etmesiyle devam ettirilmesi anlamına gelmektedir. Buna göre ezilmeye son verecek olan kadınların kendi eylemi değil, erkeklerin onlar için yaptığı bir şeydir”.

Ezilen insanlar, ezilmelerini reddetme ve buna karşı savaşma güvenini mücadele içinde bulurlar. Ama bu, sadece kendilerinin de dâhil olduğu ezilenler grubunun mücadelesiyle güven kazanabilirler anlamına gelmez. Sınıflı toplumun her türlü görüngüsüne karşı mücadele aynı etkiyi yapabilir. Örneğin, sendikal mücadele deneyimi birçok kadına aile içinde kendisinden beklenen geleneksel role karşı duracak güveni vermiştir.

Tabi ki işçi sınıfının farklı kesimleri arasındaki bölünmüşlük (erkek/kadın, siyah/beyaz, vasıflı/vasıfsız, ezilen/ az ezilen) bütün işçileri birleştiren deneyimlerin sık yaşanmasını engellemektedir. Bu nedenle çoğunluğu erkek işçilerden veya kadın işçilerden, çoğunluğu beyaz işçilerden veya siyah işçilerden, çoğunluğu vasıflı işçilerden veya vasıfsız işçilerden oluşan mücadeleler vardır. 

Bununla birlikte işçilerin bir grubunun mücadelesi her zaman diğer grupların mücadelesi üzerinde etkilidir. Ezilen grupların hiç biri kendi mücadelesini sınıfın geri kalanından ayıramaz. Bunu yapmaya çalıştığında sonuçları yıkıcı olur. 

Göreli olarak güçlü bir işçi grubu mücadelesinde başarılı olduğunda (İngiltere’de madenciler, ABD’de otomotiv işçileri) bu diğer işçi gruplarının tümünün mücadele isteğini yükseltir. Her ne kadar en güçlü işçi grupları genellikle erkeklerden, daha zayıf olanları kadınlardan oluşsa da. Başka bir durumda, işçilerin önceki, çoğunluğu kadınlardan oluşan zayıf kesimi patronların saldırısını püskürttüğünde, çoğunluğu erkeklerden oluşan güçlü grubun mücadelesine ilham kaynağı olabilir.

Kadının ezilmesine karşı en büyük mücadeleler aslında her seferinde daha geniş ve daha genelleşmiş mücadelelerin yaşandığı dönemlere denk düşmektedir.

1789-94 büyük Fransız Devrimi dönemi, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki ve sonrasındaki dönem, 1960’ların sonu ve 70’lerin başı. Bu mücadelelerin başarısı her zaman daha geniş mücadelelerin başarısına bağlı olmuştur. Yaygın olan mücadelelerin yenilgisi kadınların kurtuluşu mücadelesinin de yenilgisi anlamına gelmiştir.

1790’larda Thermidor, savaş yıllarında Stalinizm ve Nazizm, 1970’lerin sonunda yaşanan sağa kayış. Başka türlü olması mümkün değildir. Ezilmişlik sınıflı toplumun bir ürünüdür. Sınıflı topluma karşı çıkmanın tek etkili yolu ezilen çeşitli grupların ayrı ya da izole olmuş mücadeleleri değil, işçi sınıfının birleşik mücadelesidir. Bu hiç de “kadınlar erkekleri izler” anlamına gelmemektedir. Mücadelenin en önünde olan grup bazen çoğunluğu kadın, bazen çoğunluğu erkek, bazen de tamamen karışık bir grup olacaktır.

Her bir durumda da gerekli olan, liderliği yapan işçi grubunun kendi mücadelesini, egemen sınıfın her türlü karşı çabasına rağmen, bütün işçiler adına yapılan bir mücadele olduğunu anlamaları ve bütün işçilerle mücadeleyi desteklemeleri için tartışmalarıdır. Bu, daha az ezilen işçilerin, daha çok ezilen işçilere oranla sahip oldukları avantajları koruma eğilimine karşı tartışan sosyalistlerden bağımsız olarak gerçekleşmeyecektir. Ayrıca daha çok ezilen işçilere gerçek düşmanlarının daha az ezilen işçiler değil, bütün işçileri sömüren egemen sınıf olduğunu anlatmak gerekir.

Bu mücadelenin içindeki erkeklerden oluşan işçi gruplarına kadın işçilerin desteğine ihtiyaçları olduğunu, ama bunu kadınları bir cinsel nesne olarak gören ve gerçek yerlerinin evleri olduğunu söyleyen cinsiyetçi fikirleri terk etmeden yapamayacaklarını anlatmak gerekir. Pasifliğe zorlanmış, erkeğe bağımlı kadınların sisteme karşı kendi sınıf mücadelelerini verirken gerçek birer savaşçı olmalarının mümkün olmadığını belirtmek gerekir. Ezilme ilişkisi, egemen sınıfın işçi sınıfının tümünü, en çok ezileni olduğu kadar en az ezileni de, bölerek yönetmesini sağlamaktadır. Her bir mücadeleye katılım insanların ezilmeye karşı durmaya başlamasına yol açmakta ve ancak bu ezilmeye karşı mücadele sonucunda uzun dönemli bir başarı elde edilebilmektedir.

Bir başka deyişle, eğer kadınların ancak diğer kadınların liderliğini kabul edebileceği iddiasını ciddiye alırsak, bu onların birçok büyük sınıf mücadelesinde oynayacakları bir rol olmadığı anlamına gelmektedir. Aslında işçi sınıfı kadınlarının mücadelesindeki en önemli örneklerden bazıları erkek işçileri desteklemek üzere olanlardır. Örneğin 1937’de Flint’teki Acil Kadın Taburlarının oturma eylemi.

Bu durumu kavradıkları için en önemli kadın devrimci sosyalistlerden hiçbirisi kendi işlerini yalnızca kadınları örgütlemek olarak görmedi. Eleanor Marks, Rosa Luksemburg, Mother Jones ya da Elizabeth Gurley Flynn’den bahsederken tüm enerjilerini sürmekte olan her tür mücadeleye (kadın veya erkek) adamış olan savaşçılardan bahsediyoruz.

Clara Zetkin veya Aleksandra Kollantay gibi kadınların örgütlenmesinde yoğunlaşan devrimciler bile bunu hiçbir şekilde kendilerinin tek faaliyeti olarak görmediler. 

Aleksandra Kollantay Bolşevik ve Menşevik partilerinin her ikisinin de genel faaliyetinde aktifti. Clara Zetkin 1919-23 yılları arasında Alman Komünist Partisi’nin tüm tartışmalarında anahtar rolü oynadı. Birici Dünya Savaşı sırasında devrimci sosyalist pozisyona tamamıyla katılan Sylvia Pankhurst bile gerekli olanın bir kadın gazetesi, Women’s Dreadnought (Kadınların zırhlı savaş gemisi) ve bir kadın örgütlenmesi The East London Federation Suffragettes (Doğu Londra Oy Hakkını Savunanlar Federasyonu) değil; bir işçi gazetesi The Workers Dreadnought (İşçilerin Zırhlısı) ve bir karışık örgütlenme Worker’s Socialist Federation (Sosyalist İşçi Federasyonu) olduğu sonucunu çıkarmıştı. Tabi ki bu bazı kafası karışık feministlerin Kollantay, Zetkin ve Sylvia Pankhurst’un ayrı örgütlenmeden yana olduğunu iddia etmelerini engelleyemedi!

Devrimci kadın liderlerin bu tutumu savunmalarının nedeni kadınların kurtuluşuna devrimci Marksist yoldan başka, hangi isimle olursa olsun (sosyalist feminizm, devrimci feminizm vs) farklı bir yoldan ulaşmanın mümkün olmadığını anlamış olmalarıdır. Onlar için biri ezilmişliğe karşı diğeri işçilerin iktidarı için mücadele eden ve birleştirilmesi gereken iki ayrı gelenek yoktur; “tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin kürsüsü” olacak bir devrimci işçi sınıfı hareketi inşa etmeye çalışan tek bir gelenek vardır.

Böylesi birleşik bir hareket içinde, belirli bir anda sınıfın hangi parçasının mücadele içinde olduğuna bağlı olarak, devrimci kadınlar için erkeklere öderlik etmek; devrimci erkekler içinse kadınlara önderlik etmek büyük mutluluk olurdu.

Karşıtlarımız tarafından kullanılan üçüncü argüman ise:

“Kadınların ezilmesinin sürdürülmesine işçi sınıfı erkekleri katılmaktadır ve bundan çıkarları vardır. Bu nedenle sonlandırılması için mücadeleye katılamazlar.” Kadınların ezilmesinin gerçek nedeninin bireysel olarak erkekler olmadığını, sermaye birikiminin ihtiyaçları olduğunu daha önce tartışmıştık. Bununla birlikte bu ihtiyaçların ancak onları uygulayacak taraftarlar (diğerlerini ezecek insanlar) aracılığıyla karşılanabildiği doğrudur. Çok sayıda erkeğin kadınların ezilmesine katıldığı açıktır. Anna Paczuska ve Lynn James gibileri şu ısrarlarında haklı gibi görünüyorlar:

“Karılarını döven, kadının ırzına geçen, fahişe kiralayan, pornografide kadını aşağılayan kapitalizm değil erkeklerdir”. 

Ancak bunu söyleyenler sadece bir yere kadar haklılar. Birincisi, bütün erkekler sıraladıkları eylemleri yapmıyor; şayet “tüm erkeklerin tecavüz ettiğini” söyleyen radikal ayrılıkçı iddiayı kabul etmiyorsanız. İkincisi sunulan, ezilmeyi içeren şeylerin listesi son derece yetersiz. Eğer kadının ezilişinin diğer unsurlarını eklerseniz, eşitsiz ücret vs. bunları uygulayanın işçi sınıfı kadınının birlikte yaşadığı erkekler değil devlet ve patron olduğunu görürsünüz. Kız çocuklarının sosyalleşirken ikincil “kadınlık” rolünü kabul etmesini sağlayan genellikle baba değil annedir. Kürtaj hakkına karşı büyük kampanyaların bazıları kadınların liderliğinde gerçekleşmiştir. Gerçek patriarşik toplumlarda bile genç kadınlar sadece patriark tarafından değil daha yaşlı kadınlar tarafından da ezilmektedir!

İşçi sınıfı kadınları ezilmişliklerini reddetmeye başladığında karşılarında sadece birçok erkeği değil birçok kadını da bulmaktadır. Bunun nedeni kapitalizmin baskı ya da ideolojik ikna yoluyla birçok taraftar bulmuş olmasıdır (sadece karısını dövenler ve ırza geçenler değil).

Ancak erkeklerin kadınların ezilmesinden diğer kadınların sağlayamadığı biçimde bir fayda sağladığı söylenebilir.

Aslında işçi erkeklerin kadınların ezilmesinden elde ettiği fayda oldukça marjinaldir. Kadınların kazandığı düşük ücretten erkek işçinin bir çıkarı yoktur, bu ancak onların ücreti üzerinde aşağıya doğru bir basınç yaratmaktadır. Kadınların vücudunun bir meta olarak görülmesinin erkek işçilerin gerçekten çıkarına olduğunu söylemek mümkün mü? Bundan çıkarı olabilecekler sadece satın alma ve metaları satma zenginliğine sahip olan erkeklerdir.

Elde edilen faydanın aslında gelip dayandığı nokta ev işidir. Soru işçi erkeklerin kadınların ücretsiz emeğinden ne kadar fayda sağladıklarıdır. Ancak tipik aile de bunu ölçmek mümkün değildir. Lindsey German’ın da ortaya koyduğu gibi: “İşbölümü nihayetinde insanın fabrikada ve evde yaptığı farklı işlerdir. Ancak kaynakçılığın ev işinden daha iyi veya kötü olduğunu söylemek şeylere tamamen sübjektif ve ölçülemez kavramlarla bakmaktır. Aynı durum boş zaman için de tamamen doğrudur. Erkekler sınırları daha kesin bir şekilde belirlenmiş dinlenme-eğlence zamanına sahiptirler ve bu da genelde sosyal bir aktivitedir (futbol, birahane vb.), tıpkı sınırları daha kesin olarak belirlenmiş çalışma saatlerinin olması gibi. Daha fazla olduğunu söylemek mümkün değildir sadece birbirlerinden farklıdır.

Ev işi fabrikadaki veya bürodaki gibi kapitalist sömürü tarafından belirlenen bir tempoya tabi değildir. Belirlenmiş bir zaman dilimi içinde yapılan yoğun bir çalışmadan sonra belirli bir süre güç kazanılıp tekrar belirlenmiş bir süreç boyunca çalışmayı gerektirmez. Bu yüzden de ev işine giden emek miktarını fabrika işine giden emek miktarına göre ölçebilecek bir yol yoktur. Ev kadınlarının (işçi sınıfı) ıstırabını çektiği en büyük dezavantaj onların bir şekilde erkekler tarafından sömürülüyor olmaları değil, sisteme karşı mücadelede kendilerine güvenmelerini sağlayacak olan kolektif eylemden uzak ve atomize durumda olmalarıdır.

Aslında “çıkarlar” problemi ancak eski “erkek işçi” ve kadın “ev hanımı” iş bölümünden hareket edildiğinde ortaya çıkmakta. Evli kadınlar bir taraftan kendilerini artan ölçüde işgücü içerisinde bulurken, diğer taraftan kendilerinden halen ev işlerini yapmaları beklenmektedir. 

Bu durumda bile, erkeklerin bundan marjinalin ötesinde bir fayda elde ettiklerini söylemek şüphe götürür.”

İşçi sınıfı erkeğinin karısının emeğinden elde ettiği doğrudan kazanımın ne olduğu kabaca hesaplanabilir. Eğer kendisi için yemek pişirmek ve yıkamak zorunda kalsaydı harcaması gerekli olan emek miktarıdır. Bu, günde bir veya iki saatten fazla olamaz. Bu, kadın için bir günlük ücretli emeğin üstüne iki kişi için yapmak zorunda kaldığı bir iştir. Fakat erkek işçi için büyük bir kazanım değildir. 

Sadece gelecek nesil işçilerin yeniden üretimi (çocuk büyütme) sorunu ortaya çıktığında kadının yükü kaldırılmaz bir hal almakta ve kocasının kazanımı çok daha büyümekte.

Ancak çocuk büyütmeye tahsis edilen emek, kadının kocasına verdiği bir şeymiş gibi ele alınamaz. Aslında kadının sistemin işgücü yenileme ihtiyacını karşılamak için verdiği bir şeydir. Ann Rogers’ın ifade ettiği gibi, “işçi sınıfı kadınları erkeklere değil, çocuklara hizmet etmeye bağlı kılınmıştır”.

Kadınların kurtuluşunun asıl anahtarı ev işinin bu iki yanının da toplumsallaştırılmasıdır.

Toplumsallaştırma işçi sınıfı erkeği için bir kayıp değildir. Eğer kolektif olarak işletilen yemekhaneler erkek işçiye müthiş yemekler sunmaya başlarsa bir kaybı olmayacaktır. Eğer 24 saat işleyen kreş sistemi karısının üzerinden çocukları hakkında sürekli kaygılanma yükünü kaldırırsa, erkekler acı çekmeyecektir. Aslında bu değişiklikler kadının olduğu kadar erkeğin de hayatındaki sorunları bertaraf ettiği müddetçe her ikisinin de çıkarına olacaktır. Olgulara bu açıdan bakıldığı takdirde işçi sınıfı erkeklerinin kadınların ezilmesinde maddi bir çıkarı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Kaldı ki bugün karısına kıyasla ne kadar avantajı olursa bu, durum devrimcileştiği takdirde elde edeceği kazanımlarla kıyaslandığında hiçbir şeydir.

Peki, erkeklerin “ideolojik kazanımı” olarak ifade edilen, kendilerini aile üzerinde kontrol sahibi olarak görmeleri ve dış dünyada her ne kadar önemsiz olsalar da evlerinin efendisi olarak hissetmeleri hakkında ne düşünüyoruz? İşçilerin sistemi reddetmedikleri dönemlerde bu çok önemli bir faktördür. Böylesi dönemlerde kafalar her türlü ideolojik pislikle doludur. Ancak sisteme karşı mücadele etmeye başladıklarında yaşamları üzerinde gerçekten kontrol sahibi olabilecekleri ihtimalini görmeye başlarlar. Böylece aile içindeki hegemonyadan kaynaklanan uyduruk kontrol duygusuna ihtiyaçları kalmaz.

Patriarşi teorisyenleri ve onları izleyen sosyalist feministler, mücadele içinde fikirlerin nasıl değiştiğini kavrayamazlar. Mücadelenin düşük olduğu noktadan bir genelleme yaparak, şuanda var olan fikirlerin her zaman var olacağı sonucunu çıkartırlar. Bazılarının yaşadığımız dönemden işçi sınıfının bittiği sonucunu çıkarması gibi, patriarşi teorisyenleri ve sosyalist feminist teorisyenler de işçilerin, özel yeniden üretimi ve kadınların ezilmişliğini asla reddetmeyecekleri sonucunu çıkarmaktadırlar: “Deneyimler bir işçi devrimi olmasına rağmen kadınların ezilmeye devam ettiğini göstermektedir.” 

Bu, bütün patriarşi teorilerinin temel argümanıdır. 

Bu argüman Rusya, Küba, Vietnam, Çin gibi ülkelerin bir biçimde sosyalist olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu toplumlarda kadının ezilmişliği devam etmektedir ve sosyalizm kadının ezilmişliği ile birlikte yaşamaktadır.

Sheila Rowbotham gibi sosyalist feministler bu tutuma karşı tartışmamaktadırlar. Kendileri de sosyalist toplumların var olduğuna inanmaktadır. (Sheila’nın Uluslararası Sosyalistleri terk etmesinin bir nedeni de 13 yıl önce bizim kuzey Vietnam’ı sosyalist olarak görmememizdi.) Stalinizmin yükselişiyle birlikte Rusya’da devlet kapitalizminin inşa edildiğini gören bizlerin böylesi bir sonuca ulaşmamız gerekmiyor. 1917 Rus Devrimi aslında patriarşi teorisyenlerinin ve sosyalist feministlerin tartıştığı argümanların tersini kanıtlıyor.

Devrim en zor koşullarda gerçekleşmişti. Nüfusun küçük bir azınlığının işçi olduğu, insanların çoğunun halen köylü, ortaçağ dönemine yakın gerçek patriarşik temellerde organize olduğu, batıl inanç ve önyargıların çok yoğun yaşandığı bir ülkede devrim gerçekleşti. Şubat devrimi sırasında önemli bir rolü olan kadınlar, belirli endüstri ve fabrikalarda oldukça fazla sayıda olmalarına rağmen, erkek işçiler bilinçli devrimcilerin büyük çoğunluğunu oluşturuyordu. Bolşeviklerin sadece %10 kadarı kadındı.  Tüm bunlara rağmen devrim, daha önce hiçbir yerde görülmeyen kadınların kurtuluşu programını yaşama geçirdi. Kürtaj ve boşanma yasalarının özgürleştirilmesi, eşit ücret, kitlesel ölçekte komünal çocuk bakım hizmetleri, toplumsallaşmış yemekhaneler vb. 

Kadın işçiler kendi sınıflarının kurtuluş mücadelesi içinde erkeklere tabi olma geleneğini reddetmeye başladı ve en militan işçiler bu mücadelenin desteklenmesi ve cesaretlendirilmesi gerektiğini gördü.

 Bunun nedeni devrimin gerçek bir devrim olmasıydı. Toplumun en altındakilerin yükselerek kendi kaderlerini kontrol edebilmek için mücadeleye atıldığı müthiş bir ayaklanmaydı. Sınıflarını bölen, onları aşağıda tutmayı sağlayan her türlü hiyerarşiyi yıkmadan, her türlü ezilmişliği reddetmeden bunu başarmaları mümkün değildi. Tabi ki aile içindeki geleneksel egemen rollerini korumak isteyen erkekler bunu dirençle karşıladı. Ama asıl etkili olan Bolşevik Partisi’nde örgütlü ileri işçilerin böylesi bölücü, önyargılı tavırları terk etmek gerektiğini kavrayarak işçilerin çoğunluğunu kendi pozisyonlarına kazanmalarıdır.

Devlet iktidarı ele geçirildikten sonra parti bu nedenle, daha fazla işçi sınıfı kadınını devrimci sürece katabilmek için özel bir bakanlık kurdu. Bu işin başına İnessa Armand getirilmişti, onun ölümünden sonra da Aleksandra Kollantay devraldı. Ancak erkek devrimcilerin de bu işin bir parçası olmaları, konferanslara vs. katılmaları bekleniyordu. 

Rus devriminin deneyimleri Stalinizmin yükselişinden sonra olanlardan çok farklıdır (eski ailenin yeniden zorunlu kabul ettirilmesi, kürtaj karşıtı yasalar, boşanmaya karşı getirilen sınırlamalar vs). Başka yerlerde Rus ordusu veya gerilla orduları aracılığıyla gerçekleştirilen devlet kapitalizmlerinde yaşananlar da 1917 işçi devrimin ardından yaşananlardan tamamen farklıdır.

Parti, işçi sınıfı ve kadınların kurtuluşu

Devrimci sosyalistler işçi sınıfı mücadelesi tarihinin yüksek noktalarından öğrenir. İşçilerin daha az ezilen kesimleri, daha çok ezilen kesimleriyle her tür ezilmişliğe ve sömürüye karşı birleşik bir mücadele verebilir. Beyaz işçiler siyah işçilerin mücadelesini desteklemek üzere kazanılabilir, erkek işçiler kadın işçilerin mücadelesini desteklemek üzere kazanılabilir, vasıflı işçiler vasıfsız işçileri mücadelesini desteklemek üzere kazanılabilirler. İşçi sınıfının ancak tüm toplumu özgürleştirirken kendisini de özgürleştirebileceği inancımız, mücadelenin düşük, ideolojik olarak her türlü pisliğin popüler olduğu dönemlere değil mücadelenin yükseldiği dönemlere dayanmaktadır.

Bu bizim işleri oluruna bıraktığımız anlamına gelmemektedir. Mücadelenin düşük olduğu, en karanlık dönemlerde, yükseldiği dönemin ilkeleri için (dayanışma, beyaz işçilerle siyah işçilerin, erkek işçilerle kadın işçilerin birliği) mücadele etmek gerekir. Ancak bu yolla sınıfın küçük bir azınlığını bir bütün olarak sınıfın karşısına çıkacak görevlere hazırlayabiliriz. Ancak o zaman hareket yükseldiğinde sınıfın içinde mücadeleyi zafere taşıyacak olan bir liderliğin olmasını sağlayabiliriz. 

Kısacası bizler hareketin düşük olduğu dönemde devrimci partinin çekirdeğini inşa etmeyi amaçlıyoruz. Irkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı mücadeleyi ezilenlerin örgütlerine bırakmak gibi kolaycı bir yaklaşımın doğru olduğuna inanırsak bunu başaramayız. Partinin ırk, cinsiyet, din veya etnik köken temelindeki her türlü ezilmişliğe karşı mücadele etmesi gerekir. Bu onun mücadele içinde sınıfın bütününü birleştirme görevinin bir parçasıdır.

Parti üyeleri beyaz işçiler ve erkek işçiler arasında, siyah işçiler ve kadın işçileri desteklemek için tartışan insanlar olarak görülmelidir. Hareketin düşük olduğu dönemde genellikle küçük bir grup olarak kalacaklarını bilmek gerekir. Ancak bu durumun gerçek mücadelenin başladığı anda değişeceğini de kavramaları gerekmektedir.

İşçi mücadelelerine büyük bir şevkle katılırken, en fazla ezilen kesimlerin çıkarlarını açıkça savunan bir azınlık olarak çalışmayı öğrenmeleri gerekir. Sınıfın birliği için yapılan tartışma yalnızca beyaz işçilere ve kadın işçilere dönük değildir. Aynı zamanda sınıfın en çok ezilen kesimleriyle de yapılması gerekir. Örneğin beyaz işçi kadınlarla, siyah erkek işçilerin çıkarlarını desteklemek için; siyah erkek işçilerle kadın işçilerin çıkarlarını desteklemek için tartışmalıdır. Bütün bunların ötesinde her ezilen işçi grubu içinde, onları beyaz ve erkek işçilerle birlikte olamayacaklarına ikna eden, burjuva ve küçük burjuva görüşlere karşı mücadele vermek gerekir. 

Devrimci örgütün her bir üyesinin sınıf mücadelesinin yüksek olduğu dönemlerde beyaz ve erkek işçilerin nasıl siyah ve kadın işçilerin çıkarlarını desteklemek üzere mücadele ettiğini anlaması gerekir. Hedef bu deneyimleri taşıyan bir partinin inşasıdır. 

Böyle bir partinin inşasına işçi sınıfının ezilen kesimleri daha çok ihtiyaç duymaktadır. Böyle bir parti olmaksızın kapitalizm yıkılamaz ve kapitalizm yıkılmadan ezilmişliğe son veremezsiniz. 

Devrimci partinin inşası perspektifine “kadınların liderliğini erkekler yapmakta” veya “siyahların liderliğini beyazlar yapmakta” ya da “ezilmişliğe karşı mücadele sömürüye karşı mücadeleye bağımlı kılınıyor” temelinde karşı çıkanlar aslında ezilmişliği kökünden yok edecek her türlü perspektifi reddetmektedirler. Ezilmişliğe karşı, onu asla sonlandıramayacak olan protesto hareketinden bahsetmektedirler. 

Reformizm, stalinizm ve parti 

Her parti tartışmasında aynı sorunla karşılaşıyoruz. Deneyleri devrimci olmayan partilerle sınırlı olan insanlar kolayca bütün partilerin yanlış olduğu sonucuna ulaşmaktalar. Yirminci yüzyılın ilk yirmi yılında sosyal demokrasinin bürokratik aşamacılığından dolayı anarşizm yükseldi; 1940 ve 50’lerde Stalinist politikalar tarafından manipüle edilen insanların tepkisi sonucunda 1970’lerde Maoist Stalinizm deneyiminden etkilenen birçok “otonomcu” ve ayrılıkçı eğilim gelişti.

Ancak bizlerin bu tür deneyimlere karşı yanıtı kendi partimizi inşa etme hedefini terk etmek olamaz, olmamalıdır. Bizim yanıtımız, bu deneyimlerin nasıl sosyal demokrasi ve Stalinizme karşı mücadele eden gerçek devrimci bir parti olmadığı için yaşandığını anlatmak olmalıdır. Devrimci sosyalist bir partinin gerekliliği her tartışıldığında karşıtlarımız “kendiliğinden eylemin sosyalizmin önkoşulu olduğunu unutuyorsunuz” argümanını kullanır. 80 yıl önce bu argüman sendika aktivistleri (ekonomistler) tarafından merkezileşmiş bir partinin inşa edilmesine karşı kullanılıyordu. Bugün ise siyah aktivistler ve feministler tarafından birleşik devrimci örgütün inşa edilmesine karşı sık sık kullanılmaktadır. Lenin’in ekonomistlere yanıtı şuydu:

“İşçilerin bağımsız eyleminin gelişimi hakkında daha az jargon kullanın. İşçiler sizin fark etmediğiniz kadar çok sayıda bağımsız eylem gerçekleştirmektedir. Bunun yerine kendi kuyrukçuluğunuzdan dolayı daha az gelişkin işçileri demoralize etmemeye çalışın.”

Bugün bizim tavrımız da bu olmalıdır. Sorun kendiliğinden eylemin olup olmaması değildir. Aksine sorun bizim bunu bilinçli bir kendiliğinden eyleme dönüştürmeye çalışıp çalışmayacağımızdır, yani kazanabilmeleri için mücadelelerini genelleştirmeleri gerektiğinin farkına vardırmak. Bunun anlamı mücadele içindeki kadın ve siyah işçilere kendi ezilmişliklerine karşı mücadelenin gerekliliğini anlatmanın yanı sıra (mücadele içinde bunu genellikle bilirler) nasıl mücadele edeceklerini ve nasıl kazanacaklarını anlatmaktır. Bunu erkek işçilerle veya beyaz işçilerle birlik tartışmasını yapmaksızın başaramazsınız. Her çeşit mücadele, devrimci örgütten “bağımsız” olarak ortaya çıkar. Ancak devrimcilerin “bu mücadeleler bizden bağımsızdır, bu nedenle kazanmaları için ne yapmaları gerektiğini onlarla tartışmamamız gerekir” demeleri mücadeleye hiçbir şekilde yardımcı olmayacaktır. Böylesi tartışmaları yapmak bizim görevimizdir.

Eğer böylesi mücadeleler bizim fikirlerimizle etkilenmezlerse, o toplumda egemen olan yönetici sınıfın fikirleri tarafından etkileneceklerdir. “Bağımsız mücadeleler” sürekli ortaya çıkıyor. Ancak “bağımsız” fikirler diye bir şey yoktur. Verili toplumu desteklemek üzere ya da devrimci bir şekilde yok etmek üzere fikirler vardır. Bu iki uç arasında yer alan fikirler ise basitçe kafa karışıklığıdır.

İşçi sınıfı hareketinin düşük olduğu dönem ve ‘hareketçilik’ tehlikesi

1970’lerin ortasından bu yana yaşanan işçi sınıfı hareketindeki geriye çekiliş, kadın hareketi içindeki çoğu aktivistin işçi sınıfından ziyade reformizm ve ayrılıkçılığa yönelmesine yol açtı. Aynı zamanda bu dönem çeşitli ülkelerde devrimci örgütler içinde yer alan aktivistlerin tavırlarını da etkiledi. İşçi kitlelerinin kapitalist saldırı karşısın da geriye çekilişinin devam ettiği bir dönemde tek bir sorun etrafında örgütlenen hareketlerin hızla yükselebildiklerini gördüler. 1977’de İtalya’da Marginali ayaklanmaları, 1970’lerin sonunda Fransa ve Almanya’da nükleer güç karşıtı hareketlerin yükselişi, 1977 ve 78’de Britanya’da ırkçılık karşıtı mücadeleler, 1980’lerin başındaki barış hareketi böyleydi. Bu dönemde işçi sınıfını unutarak yalnızca bu hareketlere konsantre olunması gerektiği sonucunu çıkarmak kolaydı. Bu tür hareketler politik faaliyete birçok yeni insanı çekti. Ancak işçi sınıfı bir bütün olarak mücadele etmediği ve kazanmadığı için bu insanları devrimci Marksist perspektife kazanmak oldukça güçtü.

Genellikle olan, devrimci solun bu hareketlerden yeni insan kazanması değil, bu hareketlerin, içinde işçi sınıfı olmayan perspektiflerine, devrimci soldan insan kazanmalarıydı. Devrimciler, işçi sınıfının eylemi olmadan hareketin hedefleri gerçekleşebilir fikriyle uzlaşmaya başladılar.

Bu durum hareketlerin kendisine özgü kaçınılmaz özellikleriyle daha da kötüleşiyordu. Katılanlar üretim noktasına dayanmadıkları için hareket çok hızla yükselebiliyordu. Ancak bu durum onların güçsüz olması anlamına da geliyordu. Böylece hareket en yüksek noktasına ulaştığı andan itibaren kaçınılmaz bir şekilde düşmeye başlıyordu. Roket gibi yükseliyor, sopa gibi düşüyordu. Hareket sonrasında, hareketin aktivistleri üzerindeki bütün baskı sağa doğrudur. Aktivistler sisteme karşı mücadele ederek hedeflerini gerçekleştiremediklerini gördükleri için var olan toplumla uzlaşırlar.

Hareketin argümanlarıyla uzlaşan devrimciler sağa kayışın içine doğru çekilir. Devrimci politikaların dinamik, heyecanlı ve büyüyen bir hareket içinde feshedilmesi yeterince kötüyken; bunu yorgun, demoralize olmuş ve giderek daha fazla içe dönen bir hareket içinde yapmak durumu çok daha kötüleştirmektedir.

Bu durum “hareketçilikle” “bataklık” (kendilerini reformizme, sendikal bürokrasiye, ayrılıkçı feminist mistifikasyonlara adapte ederken sağa kayan eski solcuların çevrelendiği ortam) arasındaki ilişkiyi açıklamaktadır.

Aktivistlerin sağa kaymasına neden olan basınca karşı mücadele edebilmek için, ne kadar önemli olursa olsun tek bir sorun etrafında örgütlenen hareketlerin sınırlılıklarını çok iyi kavramak gerekir.

Taleplerini işçi kitleleriyle ilişkilendirmedikçe kazanamayacaklarını ısrarla anlatmak gerekir. Bunun anlamı yüksek sesle ve net bir şekilde, teorisinde ve pratiğinde sürekli bu ilişkiyi kuran devrimci sosyalist bir partiye olan ihtiyacı tartışmaktır. 

Barış hareketi, kadın hareketi veya ırkçılığa karşı hareketler kendi mücadelelerini daha geniş işçi sınıfı mücadelelerinden ayıran teorilere sahip olduğu için bu ilişkinin kurulmasına engeldir. 

Bu nedenle E. P. Thompson gibi insanların fikirleri nükleer savaşa karşı mücadeleyi zorlaştırmaktadır. Bu nedenle patriarşi ve sosyalist feminist teorilerin argümanları kadının kurtuluşu mücadelesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle siyahların ulusalcı ve ayrılıkçı fikirleri siyahların kurtuluş mücadelesini zorlaştırmaktadır. 

Bu tür fikirlerin propagandasını yapanlar insanları sistemin çeşitli yanlarına karşı mücadeleye teşvik ederek bir dönem için önemli bir rol oynayabilirler. Ancak sahip oldukları fikirlere karşı çıkılmazsa hareketi nihai olarak çıkmaz bir yola sokacaklardır.

Devrimci sosyalistler aktivistlerin gözü kapalı olarak bataklığa doğru gitmelerine karşı çok sıkı tartışmak zorundalar. Tabi ki askeri kurumlara karşı barış hareketinin yanında yer almaktayız, ancak bu, bizim E. P. Thompson’ın görüşlerine karşı ciddi eleştirilerimizi bir tarafa bırakmamız anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde bizler ezilmişliğini reddeden kadınların yanındayız, ancak bu orta sınıf feministlerin sahip olduğu yanlış fikirlere karşı sürdürdüğümüz amansız mücadeleyi ertelememiz anlamına gelmemektedir. Devrimci Marksistler ve bu tür insanlar arasındaki farklılıkları gizlemeye yarayan sözel formülasyonlar ortaya atmak çok tehlikelidir. Uluslararası sosyalistler, birleştirilemeyecek olanı birleştirmeye çalışan (bir tarafta devrimci parti görüşü diğer tarafta kadın hareketinde egemen olan ayrılıkçı fikirler) örgütsel formülasyonlar öneren devrimcilerle kesinlikle anlaşmamaktadır. Onlar “bütünsel olarak işçi sınıfı hareketinin parçası”, devrimci partiden “farklı fakat ayrı olmayan”, “bağımsız örgütlenen ancak daha geniş sosyalist hareketin bir parçası olan” bağımsız bir kadın hareketinden bahsediyorlar.

Bunlar üst düzeyde anlaşılmaz formülasyonlardır. Nereden bağımsızlık? Kapitalist toplumdan mı, reformizmden mi, devrimci Marksizmden mi bağımsızlık? 

Eğer bahsedilen Marksist fikirlerden bağımsızlık değilse, devrimci partinin “bağımsız olan harekete” müdahale etmesine izin verilecek midir? Eğer izin verilmeyecekse, kadınların mücadelesi içindeki burjuva ve reformist görüşlerin etkisine karşı nasıl mücadele edecekler? Bu formülasyon devrimci sosyalistlerin işçi sınıfı kadınlarını işçi sınıfı erkeklerinden bağımsız olarak örgütleyeceği anlamına mı gelmektedir? Eğer öyleyse bu çok tehlikelidir. Çünkü bu, kadınları işçi sınıfı mücadelelerinden ayrı örgütlemek anlamına gelmektedir. Farklı endüstrilerde farklı oranlarda olmalarına rağmen kadın ve erkek işçiler mücadelelere birlikte katılmaktadır. Bu tür görüşlerle kendinizi, işçi sınıfı kadınlarının kolektif eylem deneyimlerinin en az olduğu, ezilmeye ve erkeklere tabi olmaya karşı durabilecekleri güveni kendilerinde hissetmedikleri yerlerde örgütlenirken bulursunuz.

Bir kolektif olarak sınıfın gücünü keşfetmeye başladıkları fabrika veya bürolarda değil; kadınların en fazla atomize ve izole olma eğilimi taşıdıkları ev ve toplulukları faaliyetin merkezine alırsınız.

En iyi koşullarda yükselmekte olan bir harekete katılırsınız, ancak daha sonra hareket düşerken kendinizi bu hareketin içinde başka bir mücadele alanı olmaksızın kıstırılmış bulursunuz. Harekete katılan insanların sayısından bağımsız bir prensip sorunu olarak bağımsız kadın hareketi görüşünü savunma pozisyonuna sürüklenirsiniz. 

Bu süreç içinde hem kendinizi hem de kadın ilişkilerinizi demoralize edersiniz. 

Bu perspektifle çalışan devrimciler kadın hareketinin kalıntıları üzerinde egemen olan tavırların kendilerine de bulaşmasına engel olamazlar. Fikirlerin mücadele içinde değil bilincin yükseltilmesiyle değişebileceği, bireysel politikaların sisteme karşı mücadelenin yerine konulması gibi tavırlar pasifizmin giderek artmasına neden olmaktadır. 

Sosyal var oluş biçimi bilinci belirler. “Ayrı” kadın örgütlenmesinde ısrar ederek kendini sınıf mücadelesinin temel alanlarından çekersen, kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesi içinden yükselen fikirlerden uzaklara çekilirsin. İsteminin dışında kendini bataklıkta bulursun. Ayrı örgütlenmeler, devrimci sosyalist kadınlara liderlik güveni sağlamaktan çok, tersi bir etki yapmaktadır. Aslında kadınları çoğunluğun mücadelesindeki (erkek ve kadınları içeren) liderlik rolünden izole etmektedir.

Kendi deneylerimiz 

Bizler Sosyalist İşçi Partisi içinde bu sonuçlara yalnızca teorik tartışmalar temelinde ulaşmadık. (bunun da çok önemli bir rolü olmuştur.) Teorik tartışmaların sonucunda ulaştığımız sonuçlar örgüt olarak kendi deneyimlerimizle de örtüşmektedir. Bizler 10 yıldan daha uzun bir süre ayrı bir kadın gazetesi çıkarmaya (Kadının Sesi), bir süre de ayrı bir kadın örgütü inşa etmeye çalıştık (Kadının Sesi Örgütü). Tüm bu deneyimlerin sonunda girişimin parçası olan kadınların çoğunluğu bu yöntemin başarılı olamayacağına karar verdiler. 

Kendilerini, kadınların sınıf mücadelesi içinde keşfetmeye başladığı güçlü yanından ziyade zayıf yanlarına vurgu yapan bir durumda bulmaktaydılar. İşçi sınıfı kadınları sınıfın bir parçası olarak hareketlenmeye başladığında yalnızca kadınlardan oluşan bir örgütün müdahale etmeye hiç de uygun olmadığını gördük. Her grev için dayanışmayı sağlamak gerekiyordu ve grevlere tek başına bir kadın meselesi olarak yaklaşılamazdı. Bu nedenle Kadınların Sesi örgütü ancak hastanelerin kapatılmasına karşı, kürtaj vs gibi kısmi sorunlar etrafında örgütlenebiliyordu. Tabi ki bunlar örgütlü işçilerin mücadelesiyle ilişkilendirildiği müddetçe devrimci örgütün inşası için önemli olabilir. Aslında ayrı bir örgüt bu ilişkiyi imkansızlaştırmaktaydı. Kadın yoldaşlarımız Kadının Sesi deneyiminin kendilerine liderliği öğretmektense sınıf mücadelesinin gerisine düşürdüğüne karar verdiler. En iyi kadın üyelerimiz yalnızca kadınlara ilişkin toplumsal politika yapmanın kendilerini gettolaştırdığını ve bunun partimiz üzerinde çok ciddi sonuçlar yarattığını gördü. Bu durum kadının kurtuluşu mücadelesini temel politik işlerimizden ayırmıştı.

Bir bütün olarak parti, kadınları harekete geçiren sorunlar etrafında çok seyrek tartışıyor ve az faaliyet yapıyordu. Bu iş Kadınların Sesi grubuna bırakılmıştı. Kadın yoldaşlarımız parti içinde liderlik yapmak üzere eğitilip desteklenmemekteydi. Bunun yerine Kadının Sesi’ni inşa etmeye gönderiliyorlardı. Bu dönemde sosyalist politikaları bütünsel olarak tartışamayan, birimlerde, grevlerde liderlik yapmak üzere eğitilmeyen bir kadın kuşağı yarattık. Kadınların Sesi erkeklerin egemenliğinde olan bir Sosyalist İşçi Partisi yaratma eğilimi üretiyordu. 

İşçi hareketinin geriye çekildiği dönemde partinin inşası 

Her tür hareketçilik başka tehlikeleri de içinde barındırmaktadır. Tek bir sorun etrafında örgütlenen hareketleri daha geniş sınıf mücadelesine katkıda bulunabilecekleri bir mücadele olarak görmeyi reddedip kendisi için hareketler olarak görmeye başlarsınız. Bağımsız kadın veya siyah hareketine duyulan ihtiyaca yapılan vurgu çok kolayca bir çeşit “aşamalar” teorisine yol açabilir. 

Bu teori işçi sınıfı mücadelesi argümanını başka tür mücadeleler inşa edilirken belirsiz bir zamana erteleyebileceğini düşünür. Örneğin Amerika’da bu görüş, işçi sınıfı içindeki insanların çoğu siyah, Latin asıllı veya kadın olduğuna işçi hareketinin genel bir canlanışından önce bu ezilen grupların hareketlerinin yükselmesi gerekir şeklinde ortaya konulmaktadır. Ancak bu, geri çekiliş dönemini sona erdirebilecek olası bir senaryoyu bir gerekliliğe dönüştürmektir. 

Belki de Amerika’da mücadelenin yükselişi 1960’lardaki gibi işçi sınıfının merkezi noktası olan fabrika ve bürolardan başlayacak. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş yıllarında görüldüğü gibi beyaz ve siyah işçilerin, erkek ve kadın işçilerin birlikte katıldığı mücadeleler şeklinde yükselmesi de mümkün. 

Tüm bunların ötesinde, nerede başlarsa başlasın, çekirdek halinde bile olsa, eğer beyaz, siyah, kadın, erkek sınıfın bütününün mücadeleye katılması gerektiğini öne çıkaran bir devrimci örgüt yoksa mücadele belirli bir noktayı aşamayacaktır.

Mücadele henüz zayıfken, bu çekirdeği şimdiden yaratmamız gerekiyor. Sanki mücadele halihazırda yükselmeye başlamış ve özellikle şu değil de bu yoldan yükselmeye başlamış gibi davranarak bunu başaramayız.

Şu anda devrimci fikirlere açık küçük bir azınlık var. Dünya ölçeğinde yaşanan krizin yarattığı dehşet tablosuna karşı her bölgede, işyerinde, her okulda bizim ne söylediğimizi merak eden birkaç insan var.  Devrimci örgütün çekirdeğini inşa etmenin yolu bu bir iki kişiyi bulmak, onlarla genel siyaset tartışmaktır. Bu insanların bir kısmına örgütün genel propaganda faaliyeti yoluyla ulaşırsınız (gazete satarak, açık toplantılar örgütleyerek vs). Bir kısmını, yeni insanları hayatlarında ilk defa politik faaliyete çeken gerçek hareketler yükseldiğinde bulursunuz (ancak 1960’lar kuşağının yorgun kalıntısı “yaşayan ölüler”den oluşan hareketlerle bu tür hareketleri ayırt etmek gerekir).

Onları bazen mücadele geri çekiliyor olmasına rağmen gerçekleşen grevlerde bulabilirsiniz. Bu grevlerde siyah, beyaz, kadın, erkek işçiler yan yana grev gözcülüğü yapar, sınıf mücadelesinin ve dayanışmanın yükseldiği dönemde gerçekleşebilecek olanı zayıf da olsa hissetmeye başlarlar.

Hareketçilik, devrimcilerin bu yollarla devrimci partiyi inşa etmesine engel olur. İlişkide olduğu insanlara, geleceğin işçi sınıfı mücadelesiyle ilgilenen bir örgütün inşasında değil, “hareketlerde” olduğu izlenimini verir. Bunun anlamı içinde bulunduğumuz dönemde tartışılması gereken konulardan kaçmaktır.

Hareketçiliğin en kötü tarafı insanları kaçınılmaz olarak demoralize etmesidir. Tüm enerjilerini ortaya koyarak dönemin ihtiyaçlarına hiçbir şekilde uymayan muhteşem programlar gerçekleştirmeye çalışırlar, sonra da kendilerini karamsarlığın derinliklerinde debelenirken bulurlar. Ezilmişliğe karşı mücadele ile sömürüye karşı mücadele arasındaki ilişki, hareketlerin inşa edilmesi ile partinin inşa edilmesi arasındaki ilişki kavranmadığında, ortaya ödenmesi gereken çok ağır bir bedel çıkmaktadır. Devrimci örgütün inşa edilmesini mümkün kılan fırsatlar heba edilmektedir. 

Bizler böylesi bir örgütü inşa etme hedefine her kasabadan, her şehirden veya okuldan birkaç kişi kazanabiliriz. 

Ancak bunu işçi sınıfı iktidarının mümkün olduğu konusunda kendi kafamız netse ve buna inancını yitirmiş olan insanlarla hiçbir şekilde uzlaşmazsak başarabiliriz.

 

Bu makale ilk olarak International Socialism (2:23) dergisinin 1984 Bahar sayısında yayınlanmıştır.  

SON SAYI