Judith Orr: Günümüzde Marksizm ve Feminizm

BROŞÜRLER
Tipografi
  • Daha Küçük Küçük Orta Büyük Daha Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Çeviri: Canan Şahin, Sibel Erduman

Süfrajetler ve Rus Devrimi - İkinci dalga feminizm - Üçüncü dalga feminizm - Nedir bu yeni cinsiyetçilik? - Kampüs Kültürü - Kozmetik değişimler - Feminist tepkiler -  Sınıfı bir kenara koymak - Mitler - Marksizm ve feminizm - İdealizm, materyalizm ve Engels - Günümüzde aile 

Marks and Spencer’in içi dışı bir, sempatik yönetim kurulu başkanı Sör Stuart Rose’a göre kadınlar (ya da onun dediği şekliyle ‘kızlar’) “hiç olmadıkları kadar iyi durumdalar.” Başa çıkabileceğinizden daha fazla eşitliğe ve gerçek bir demokrasiye sahipsiniz, önünüzde yükselmeniz için hiçbir engel yok ama siz hala sızlanıyorsunuz… Kadın astronotlar, dişçiler, doktorlar, yöneticiler var. Neyiniz eksik?(1) Pekala Stuart; eşit ücret, gerçek politik temsiliyet, tecavüze uğrayanlara adalet ve cinsiyetçi sterotipleştirmeye son… Liste böyle uzayıp gidiyor.

Evet, kadınlar 1970’deki Britanya Ruskin College’daki ilk kadın kurtuluşu konferansından beri birçok mücadeleyi kazandılar. Daha önce yasal veya geleneksel olarak yapmaları yasak olan işler artık yasak değil. Bugün Britanya’daki yetişkin kadınların çoğunluğu (%71) evin dışında çalışıyor; hatta çocuk sahibi olduktan sonra da çalışmaya devam ediyorlar (%68); bu oran çocuklar büyüdükçe artıyor.(2) Kadınlar Britanya’daki iş gücünün hemen hemen %50’sini oluşturuyorlar. ABD’de çalışan kadın sayısı da %50’yi aşmak üzere. Economist dergisi bu durumu Aralık 2009’da manşete taşıdı: Meşhur Rosie the Riveter (ABD’ nin meşhur yumruğunu sıkmış kolunu kaldıran başında kırmızı bandana olan bir kadın imgesi ç.n) fotoğrafının yanında “Başardık!” yazısıyla birlikte.

Doğum kontrol hapı, kürtaj ve boşanma gibi haklar ve cinselliğe, evlilik dışı hamileliğe karşı alınan tutumlardaki dönüşümler sayesinde kadınların hayatında birçok değişiklikler oldu. “2008 yılı kayıtlarına göre İngiltere ve Galler’de 232,990 kişi evlenmiş. Bu, İngiltere ve Galler’de 1895 yılındaki 228, 204 evlilikten bu yana en düşük sayı.”(3) 1990’ların başlarından itibaren evlilikler dörtte bir oranında düşmüş. Kadınlara yönelik sistematik ayrımcılık modern kapitalizmin hâlâ en temel özelliklerinden biri. Belki çalışanların %50’sini kadınlar oluşturuyor ama tüm kademeler arasında kadın erkek sayısı eşit dağılmıyor. “Fortune 500 (Fortune dergisinin yılın en başarılı 500 şirketi listesi ç.n) şirketlerinin sadece %2’sinin ve FTSE 100 (İngiltere’nin borsa endeksine giren 100 şirket çn) şirketlerinden sadece beşinin patronu kadın. Kadınlar Amerika’da yönetim kurulu üyelerinin %13’ünden azını oluşturuyor.”(4)

Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu’nun (EHRC) daha önceki hesaplamalarına göre şimdiki gelişmeler göz önüne alındığında Britanya’daki FTSE 100’ün yönetiminde cinsiyet eşitliğine ancak 73 yıl sonra ulaşılabilecektir.(5)

Kadınlar politik olarak her zamankinden daha fazla temsil edilmelerine rağmen parlamentoda kadın parlamenterler hâlâ azınlıkta. Mayıs ayındaki genel seçimlerde parlamentodaki kadın sayısı 126’dan 142’ye yükseldi; böylece kadın milletvekili oranı %18’den %22’ye çıktı. Medya ise seçimlerdeki kadın vekil adaylarından ziyade erkek milletvekillerinin eşlerinin terzi seçimleriyle ilgilendi. Şimdiki oranlar göz önüne alındığında EHRC’a göre “Kadınların parlamentodaki temsilinin erkeklerle eşit düzeye gelmesi için 200 yıl geçmesi gerekiyor, yani salyangozun Büyük Çin Seddini 212 yılda sürünerek geçmesinden biraz daha kısa bir süre.”(6)

Kadınların büyük çoğunluğu bırakın engelleri aşmayı ekonomik bakımdan “bellerini doğrultamıyorlar”. En düşük ücretle çalışanların 2/3’ü kadınlardan oluşuyor; toplumun genelinde cinsiyetler arasındaki ortalama ücret farkı tam zamanlı çalışanlarda %18; çoğunlukla kadınların çalıştığı yarı-zamanlı işler arasında şaşırtıcı bir şekilde % 36,6.

Kadınlara yönelik şiddet ve tecavüz sorununa gelecek olursak bu konuda bazı iyi gelişmeler oldu; evlilik içi tecavüz nihayet 1991’de suç olarak kabul edildi. (Yasa ancak 1994’de resmileşti.) Ama bildirilen tecavüz olayları artarken, suçlu bulunanların oranı %6,1’e düştü. BBC geçen sene bildirilen tecavüz olaylarının %40’ını polisin kayda geçirmediğini tespit etti. Tecavüz suçunun hangi ölçekte olduğunu bilmek bu kayıtsızlıkla imkânsız hale geliyor.

Çok şey kazanıldı ama kazanılacak daha çok şey var. Bu yazının amacı kadınların toplumdaki genel pozisyonunu değerlendirmekten ziyade kadın sorununun özellikle bir boyutunu ele almaktır: Ortaya çıkan “yeni cinsiyetçiliğin” yükselişi ve buna yönelik siyasi yanıt. Bu o kadar yeni bir yanıt olmayacak. Ben 2003 yılının Temmuz ayında, “yeni cinsiyetçiliğin küçük düşürücü ve aşağılayıcı değil de ‘ironik’ ve esprili bulunması kadınların eşitlik taleplerinin kazanılmış olduğu düşüncesinden kaynaklanıyor” diye şikâyet ederek yazmıştım.(7)

Cinsiyetçi imgeler, pornografinin etkileri, kadınların bedenlerinin metalaştırılması gibi konular yeni değil. Yıllardır kadın hakları için mücadele etmiş pek çok kadın geçmişteki çoğu kazanımımızın değişen popüler kültür karşısında tuzla buz oluşuna hayret edeceklerdir. Bu yeni popüler kültürde kadın bedeninin nesneleştirilmesi kadınlar yeni sınırları aşıyormuşçasına olumlanmaktadır.

Yeni cinsiyetçilik herkes tarafından eşit biçimde deneyimlenmiyor olsa da özellikle genç kadınlar üzerindeki etkisi büyük oluyor. Bu sorun bize aşina gelse de 1970 ve 80’lerdeki tartışmalardan farklı bir bağlamda gerçekleşiyor ve dolayısıyla farklı bir siyasi tepkiyi gerektiriyor.

Gazeteci Natasha Walter onu yeni kitabı Living Dolls’u yazmaya iten şeyin kadınların şu an içinde bulundukları durumun 1998’de yazdıklarının yanlışlığını kabul etmek zorunda bırakması olduğunu yazıyor. Walter 1998’de kadınların istedikleri gibi yaşama, giyinme ve davranma özgürlüğüne sahip olduğunu anlatıyordu: “ABD çoğu zaman Britanya’da sönümlenen eski moda cinsiyetçiliğe batmış gibi gözüküyor.”(8)

Walter çok yanılıyor. “Eski moda” cinsiyetçilik sapasağlam yerinde durduğu gibi bazı durumlarda, “müstehcen kültür”, “hiper seksüelleştirme” veya kültürün “pornolaştırılması” olarak adlandırılan daha kaba ve belirgin bir cinsiyetçiliğe dönüştü.

Yükselen bu yeni cinsiyetçilik beraberinde bir karşı koyuşu getirdi elbette ve bu durum kadın kurtuluşu fikrinin yeniden canlanmasına neden oldu. Ülkenin her bir yanındaki üniversite kampüslerinde baskı ve sömürü arasındaki ilişki, cinsellik, kadına karşı şiddet ve feminist fikirlerle ilgili tartışmalar yapılıyor.

Geçen sene London Feminist Network’un Londra’da iki konferansı oldu; Conway Hall’a 200’den fazla kadın katıldı. Geceler Bizim yürüyüşleri çoğu genç binlerce kadının katılımıyla her sene yeniden yapılıyor. Yeni kadın örgütleri ve feminist gruplar ortaya çıkıyor; tüm ülke çapında tartışmalar, aktiviteler düzenleniyor.

Örneğin, Bristol Üniversitesi Feminist Topluluğu’nun yemekli toplantısında ben de konuştum. Yaklaşık 100 öğrenci, kadınlar ve erkekler üniversitenin konferans salonunu doldurmuştu. Toplantıda kadınların neden mühendislik yapmadığını; erkeklerin rolünü, metalaştırmayı ve kadının üzerindeki baskıyı kaldırmak için sosyalizme ihtiyaç olup olmadığını tartıştık.

Sosyalist İşçi Öğrenci Derneği cinsel tacize karşı kampanya düzenledi; toplantı ve forumları kadın grupları ve feminist topluluklarla ortak yaptı. Sosyalistler, cinsiyetçiliğe karşı nasıl mücadele edilebilir tartışmasının merkezindeydi.

Mart ayında BBC 4 adlı televizyon kanalı üç bölümden oluşan Kadınlar belgeselini yayınladı. Belgeselde 1960’lardan itibaren başlıca kadın yazarlar ve aktivistler ele alındı; kadın hakları ile ilgili tartışmaların yeniden yükselişte olduğunu konuştular.

Yeni feminist bir dalga mı geliyor? Bugün feminizm fikrinin temelini oluşturan şey nedir? Kendilerini önceki kadın hareketiyle nasıl ilişkilendiriyorlar? Tarihçiler sanki farklı dönemler arasında bir bağlantı yokmuş gibi bundan önceki kadın hareketlerini birinci ve ikinci dalga olarak sınıflandırdılar. Bu fazla basitleştirici bir ayrım ama yine de işe yarayan bir çerçeve.

Süfrajetler ve Rus Devrimi

20.yüzyılın başlarında kadınlar oy kullanma hakkı da dâhil olmak üzere en temel haklardan yoksundular; Britanya’da sadece bir grup zengin erkek azınlık oy kullanma hakkına sahipti. İlk feminist mücadele Birinci Dünya Savaşı’na kadar geçen süre boyunca kadınların oy hakkını kazanmasıyla tanımlanıyordu. Süfrajetler olarak tanınan WSPU (Kadınların Sosyal ve Siyasi Birliği) oy kullanma hakkı hareketinin lideri oldu. Hem pamuklu dokuma endüstrisi gibi endüstri kollarında çalışan işçi sınıfı kadınları hem de zengin sınıftan kadınlar bu hakaretin içinde yer alıyordu. Emmeline ve Christabel Pankhurst gibi çok ünlü kişiler de hareketin içinde yer aldı.

Bağımsız İşçi Partisi tarafından kurulan WSPU ülke çapında militan bir güç haline dönüştü. Kadınlar toplantılar, kalabalık yürüyüşler düzenliyor, siyasi gösterileri seslerini duyurmak için adeta basıyorlardı. Londra’daki Hyde Park bir milyona yakın kişinin sokaklara dökülmesine şahit oldu. Hükümet herhangi bir değişiklik yapmak için adım atmayınca bazı eylemciler kadınların oy hakkına karşı olan politikacıların camlarını alaşağı ettiler. Devlet tutuklamalara başladı ve birçok kadın gözü pek bir şekilde hapishanede açlık grevine başladı. Bu durum gardiyanların boğazlarından aşağıya boru sokup zorla yemek yemeye zorlamaları gibi saldırgan tutumlara maruz kalmalarına neden oldu.

Emmeline ve Christabel WSPU’nun İşçi Partisi’nden koparınca mücadele sürecinde politik olarak daha radikalleşen Pankrust’un en genç kızı Syliva, Doğu Londra Federasyonu’ndaki (East London Federation) yoksul ve işçi sınıfından kadınlarla çalışmaya devam etti. Birçok işçi kadın için oy hakkı mücadelesi, yoksulluk ve varoşlardaki yaşam koşullarına karşı mücadelelerinin bir parçasıydı. Bu kadınların çoğu, genel oy hakkı talep ediyordu çünkü kadınlara erkeklerle aynı temelde oy hakkı verilmesinin hala birçok kadın ve erkeğin oy hakkından mahrum kalmasını önleyemeyecekti. Sylvia Doğu Londra’da yayımladığı Kadınların Dreatnotu’nu İşçilerin Dreatnotu’na dönüştürdü. Rus Devrimi’nden ve devrimin kazanımlarından esinlenerek bir süre Komünist Parti üyesi oldu. Otuz yaş üzeri ya da mülk sahibi bir kısım kadın, 1918’de savaş bittiğinde oy kullanma hakkını kazandı. Ama tüm kadınlar ve 21 yaş üzeri erkekler ancak 1928 sonrası oy hakkı elde etti.

Sheila Rowbotham, yayımlanan kitabı Dreamers of a New Day’de (Yeni Bir Gün’ün Hayalcileri çn) ABD ve Britanya’da bu dönemde artmış olan yayınlar, örgütler ve tartışmalara yeni bir anlayışla bakıyor ve enteresan yorumlarda bulunuyordu. Bugün ilk feminist dalga üzerine yazılan birçok metinde Clara Zetkin ve Alexandra Kollontai gibi devrimci sosyalistlerin Rus Devrimi’nden çok önce feministler ve Avrupa’daki diğer sosyalistlerle kadınların ezilmesiyle nasıl mücadele edilmeli tartışmalarına yer verilmiyor.(9)

Kadınların kurtuluşu için daha iyi nasıl mücadele verilir sorusunun cevabı devrimin kendisiydi. Lenin’in gururla söylediği gibi devrimin en kötü koşullarda yaşayan milyonlarca kadınının hayatında çok büyük etkisi oldu:

Avrupa’nın en geri ülkelerinden birinde sovyetlerin hâkimiyetindeki iki yıl, kadınları özgürleştirmek ve statülerini “güçlü” cinsle eşit hale getirmek adına dünyanın gelişmiş, aydınlanmış “demokratik” ülkelerinin 130 yılda yaptığından çok daha fazlasını yaptı. Aydınlanma, kültür, medeniyet, özgürlük… Kapitalist burjuva cumhuriyetlerindeki tüm bu şık kelimeler kadının aşağı bir varlık olarak kabul edildiği, son derece rezil, aşırı cinsiyetçi ve acımasız derecedeki zorba yasalarla birleştirilmiştir. Aynı şekilde evlilik dışı doğmuş bir çocuğa “meşru” çocuğun karşısında daha aşağı bir statü veren evlilik hakkı ve boşanma yasalarıyla; erkeklere ayrıcalık tanıyan yasalarla; kadınları aşağılayan ve hakaret eden yasalarla bu kelimeler yan yanadır.(10)

Kadınlar Rus devriminde önemli roller üstlendiler. Uluslararası Kadınlar Günü’ndeki yürüyüş Şubat 1917’deki devrimi tetikledi. Bolşevikler bu kocaman ülkede en kötü şartlarda, yoksul yaşayan milyonlarca kadının ezilme koşullarının mirasını anlamışlardı. Kadınlar sadece yoksulluk ve okuma yazma sorunlarıyla değil evdeki işlerin altından kalkmak gibi sorunların üstesinden gelmek zorundaydılar. Bolşevikler devrimin başarılı olabilmesi için bu kadınlara ulaşmaları gerektiğini ve sosyalist toplumu inşa etmekte yer almalarına fırsat vermeleri gerektiğini biliyorlardı. Böylece kadınları harekete geçirecek bir birim oluşturdular;

Zhenotdel:

Zhemotdel gönüllüleri devrim için kampanya yürütürken evlerinden binlerce mil ötelere seyahat ederek fabrikaları ve köyleri dolaştı. Volga nehri boyunca en ulaşılmaz yerlere gitmek için Red Star gibi propaganda trenleri veya gemilerini kullandılar. Sanat, şarkı ve dans gruplarının posterlerini götürdüler; toplantı düzenlediler, film ve tiyatro gösterileri yaptılar; kara tahtayla okuma yazma öğrettikleri “okuma kabinleri” oluşturdular. 125 binin üzerinde okuma yazma öğreten okullar kuruldu. Zhenotdel kollektifleştirilen çocuk bakımından yeni evler için ortak kullanım planlarını içeren Sovyet mimarisine kadar her türlü konu hakkında kitap bastı.(11)

Rus devriminin başarılı olma tutkusu devrimin Stalinizm altında yenilmesiyle bastırıldı; kadın hakları da hayatın her alanında geriye gitti. Leon Troçki devrimin Stalin tarafından yenilgiye uğratılmasını kadınların durumuna bakarak anlamak gerektiğini yazıyordu. Kolektifleştirilmiş koşullar ortadan kalkınca ya da bir alternatif yaratma konusunda başarısız olunca kadınlar eve geri döndü. “Kadınlar çocukluktan ölüme kadar mutfak işleriyle uğraştıkları, arkaik, kapalı ve sözde ailenin kalbi olan köhnemiş kuruma, eve geri döndüler.”(12)

Bu yenilgi, Ekim devriminin başarılarının 1960’da ikinci dalga kadın hareketi patladığında halkın belleğinden silinmiş olduğu anlamına geliyordu.

İkinci dalga feminizm

Bugün insanlar feminizm hakkında konuştukları zaman genellikle 1960 ve 1970’lerde ilk defa ABD ve Britanya’da yükselen Kadın Kurtuluş Hareketi’nden (WLM) çıkan fikirlere başvuruyorlar.

Savaş sonrası patlama gittikçe daha fazla kadının yüksek eğitime katılmasına ve büyüyen iş pazarına girmesine yol açtı. Bunun kadınlar üzerindeki etkisi çok hızlı oldu. 1950’lerde çoğu kadın ‘baba’ evinden evlendikleri zaman çıkıyor ve hemen kendi ailelerini kuruyorlardı. Kadınlar kocalarının imzası olmadan taksitle bir şey satın alamazdı (kredinin önceki şekli); evli kadınlara birçok iş kapalıydı.

Doğum oranı 1950’lerde zaten düşüyordu ama doğum kontrol hapının ortaya çıkması kadınların ne zaman hamile kalacaklarını güvenli bir şekilde kontrol edebilme yeteneklerinde devrim yarattı. 1967’de Britanya’da kürtaj yasallaştı. ABD’de ise 1973’deki Roe’ye karşı Wade davasından sonra kadınlar ilk defa yasal ve güvenli bir şekilde istenmeyen gebeliği sonlandırabilme olanağına sahip oldular.

Değişikliğin hızı çok çarpıcıydı.1960 ve 1965 yılları arasında kadınların %57’si üniversite mezunu oldu (bu oran erkekler arasında %25’di) 1960’larda yalnız yaşayan kadınların sayısı %50 arttı; bu oran 20-34 yaş arası kadınlarda %109 atış gösterdi.

Bu maddi değişikliklerin kadınların beklentileri ve arzuları üzerinde derin bir etkisi oldu ve bu durum kadınların mücadelelerini ve taleplerini şekillendirdi. Kadınların maddi koşullarının iyileşmesi daha fazla talep ve beklentiye yol açtı. Mad Man TV serisini izleyen biri bu dizide dönemin değişikliklerinin güçlü bir şekilde tasvir edildiğini görecektir. Bazı kadınlar görevini bilen bir ev kadını veya sadık bir sekreterden daha fazlası olduklarını ifade etmeye başladılar.

Kadın Kurtuluş Hareketi (WLM) dünya genelinde önemli anti-emperyalist ve ulusal kurtuluş mücadeleleri tarafından politikleşmiş 1960’lar kuşağının hareketiyle büyüdü. ABD, Vietnam Savaşı’na karşı ve siyahların sivil hakları için verilen kitle hareketleriyle temelden sarsıldı.

ABD’de savaş karşıtı hareket büyüyen öğrenci nüfusu içinde doğdu. “Yeni Sol” denilen bu hareket kendisini ABD Komünist Partisi’ni takip eden bir hareket olarak görmüyordu. Aynı şekilde Sovyetler Birliği’ndeki tüm çarpıtılmışlığa rağmen kadınların kurtuluşu için neyin gerekli olduğunu kavramış olan sosyalist geleneği de takip etmiyordu. Yani, 1960’larda ABD’de sivil haklar mücadelesi ve Vietnam savaşı karşıtı mücadele patlak verdiğinde hareketin içinde kadınların ezilmişliği üzerinde durmak gerektiğini düşünen bir anlayış yoktu.

1960’lardaki mücadelenin başını çekenler arasında çok fazla cesur ve ifade gücü yüksek kadın aktivist bulunmasına rağmen bu kadınların çoğu yaşadıkları tecrübelerin aynen toplumun geniş kesiminde olduğu gibi hareketin içinde de önemsiz hale getirildiğini ve değersizleştirildiğini gördüler. 1964 yılında, Missisipi Barışçıl Öğrenci Koordinasyon Komitesi’nden (SNCC) bazı kadınlar durum raporunda hareketin içinde kendilerine cinsiyetçi davranıldığını belirttiler. Black Power Movement’ın (Amerika’da siyahların hareketi) önde gelen üyelerinden Stokely Carmichael buna şu şekilde cevap verdi; “SNCC’deki kadınların tek pozisyonu vardı, o da yüzüstü yatmak.”(13)

1965 yılında yapılan Demokratik Toplum için Öğrenciler (SDS) kongresinde konuşan kadınlar alaya alındılar, gülünç duruma düşürüldüler. Konuşmacılardan birisine “iyice bir düzülmeye” ihtiyacı olduğu söylendi. Bir sonraki yılda yapılan toplantıda ise kadınlara domates fırlatıldı. Önceki yılların broşürlerinde hareketteki kadınların becerileri olarak “işçi ve eş” yazılmıştı. Kadınlar hareketin örgütçülerine hem daktilo kullanma gibi büro becerileri hem de ev işleri ve cinsel becerileriyle hizmet ediyorlardı.

Bir grup kadın aktivist arasında giderek artan hoşnutsuzluk bu grubun ulusal kurtuluş hareketi modeli üzerinden kendi kurtuluş mücadelelerini düzenlemelerine yol açtı. Ama önceki sosyalist fikirlerle ipler tamamen koparılmamıştı. Sara Evans Personal Politics’de (Kişisel Politika) ABD’deki kadın kurtuluş hareketinin kökenini Kadın Kurtuluş Hareketi’nin kurucularından çoğunun gerçekten de sosyalistlerden, sendika kurucuları arasından ve Komünist ailelerden geldiğini etkileyici bir şekilde anlatıyor.

Araştırmamda “annesi babası komünist olanları” özellikle aramayıp çıkartmaya çalışmadığımı belirtmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Tersine o dönem belli sol faaliyetlere katılan kadın ve erkekleri özellikle de yeni sol ve eski kadın kurtuluş hareketi liderleri arasında bağlantı kurmamı sağlayan kadınları ele aldım. Ama tekrar tekrar söylemeliyim ki çoğunun radikal ailelere sahip olduklarını görmek beni şaşırttı.(14)

Bu bir avuç kadından tüm ABD’yi kapsayan ve benzer hareketlerin Avrupa’da da başlamasına neden olan bir hareket doğdu. Kadının ezilmesinin nedenleri ve bunlara karşı ne gibi politik fikirler ve eylemler gerektiğini tartışan Kadın Kurtuluş Hareketi’nin “bilinç yükseltme” gruplarının, protestoların, kitap ve broşürlerin sayısında patlama oldu. Ataerkillik teorisi yaygın bir şekilde tartışılır oldu. Ataerkillik farklıyazarlar için farklı anlamlara geliyordu; ama esas olarak tüm erkeklerin üzerinde hemfikir olduğu bir kontrol etme ve egemenlik kurma sistemi olarak kapitalizmden farklı onu önceleyen bir sistem olarak görülüyordu.

Ancak feminizm belli bir ideoloji olarak hiç tanımlanmadı. Aksine çoğu zaman ateşli çekişmelere neden olan birden fazla ve değişken anlamı oldu. Ailede toplumsal cinsiyet rollerine meydan okundu, doğurganlıklarını kontrol etmek ve erkeklerle eşit ücret almak talebiyle kadın hakları mücadelesi yapıldı. Kadın Kurtuluş Hareketi’nin dört talebi oldu; eşit ücret, eşit eğitim, iş olanakları; isteğe bağlı olarak ücretsiz doğum kontrolü, kürtaj ve 24 saat ücretsiz kreş.

ABD’de hareket üniversiteye gitmiş, elde edeceği fırsatların ayrımcılık ve bağnazlık tarafından bertaraf edilmesini istemeyen orta sınıf tabanını yansıtıyordu. Britanya’da daha kısa ömürlü olan Kadın Kurtuluş Hareketi’nin bağlamı da farklıydı. Burada hareket daha güçlü bir solun, daha köklü ve örgütlü bir işçi sınıfı ile sendikal hareketin ortak etkisiyle biçimlendi; yani sınıfın rolü ve ayrılıkçılık tartışmalarından etkilendi. Hareketin fikirleri işçi sınıfı kadınlarının ihtiyacına ve talebine göre şekillendi; birçok feminist dönemin işçi sınıfı kadınlarının mücadelesiyle dayanışma gösterdi.

Sonuçta ikinci dalga feminizm monolitik olmayan ırksal, seksüel ve politik kimliklere çarptı ve bu durum hareketi parçaladı. Ayrılıkçı feministler heteroseksüel kadınları “düşman ile uyuyorlar” diye suçladı ve hatta bazı kadınlar kendilerine “politik” lezbiyen diyerek erkekleri prensip olarak küçümseyerek reddettiler. İsrail’i destekleyen feministler, Filistinlilerin mücadelesinin yanında yer alanlardan ayrıldılar; ırkçılıktan pek memnun olmayan siyah ve Asyalı kadınlar hareketin beyaz kadınların egemenliği altında olduğunu ileri sürdüler. Bu parçalanma sürecini ve 1960 kadın hareketinin radikal ve ayrılıkçı kanadının aldığı aşırı tutumları kötülemek kolaydır, ancak bu tutumların derin bir kadın düşmanlığı ve cinsiyetçi kültürün belirli koşullarında ortaya çıktığını anlamak önemlidir. Her ne kadar azınlıkta olsalar da erkeklerden bağımsız olarak örgütlenmeleri gerektiğine inandılar. Bir kere tüm erkeklerin kadınların ezilmesinden sorumlu olduğunu iddia ederseniz buradan ayrı örgütlenmek gerekir argümanına sizi götürecek mantığa varabilirsiniz ki öyle oldu.

Kadın hareketinin bu mücadele dönemindeki kazanımları oldukça fazladır. Bunlar; eşit ücret yasası, kürtaj hakkı, boşanma hakkı, eğitim fırsatları ve iş alanlarının genişlemesi ve siyasi temsil hakkıdır. Tüm topluma sirayet etmesi uzun zaman almasına rağmen 1950’lerin boğucu ahlakına meydan okumak hareket için canlandırıcı olmuştur.

Harekette esas olarak orta sınıf vardı; çok iyi eğitim almış, kariyer yapmanın önündeki engelleri aşıp avukat, cerrah, politikacı ve bankacı olan kadınlardan oluşuyordu. Bugün ABD ve Avrupa’da verilen lisans diplomasının %60’ını kadınlar alıyor; ABD’de yüksek lisans diploması alanların %59’u ve doktora yapanların %50’si de kadındır.

Bu kadınların bir kısmı bu sistemden, onları bu sisteme bağlayacak kadar fayda sağlıyor. ABD’li feminist akademisyen Hester Eisentein bu durumu kitabı Feminism Seduced’te detaylı bir şekilde anlatıyor. Sistemin daha verimli çalışmak için feminizmin bazı fikirlerini nasıl absorbe ettiğini anlatıyor: “Ne yazık ki son yıllarda endişelenmeye başladım… Örgütlü feminizm, gittikçe adaletsiz ve tehlikeli olan kurumsal kapitalist sistemle aşırı uyumlu hale geldi.” (15)

Britanya’da Yeni İşçi Partisi eşit ücret üzerine yaptığı bir çalışmada patronları kadınların eşit ücret almasına ikna etmek için “cinsiyet eşitliği işletme için iyidir” argümanını kullanıyordu. Eisenstein bu iddianın doğru olduğunu savunan bir ABD raporundan alıntı yapıyor: “İş yerlerindeki kadınları araştıran Catalyst araştırma şirketi 2004 yılındaki raporunda en fazla kadın çalıştıran “Fortune 500” şirketlerinin, daha az kadın çalıştıran şirketlere oranla ortalama yüzde 35 daha yüksek kazanç sağladığını ortaya koyuyor.” (16)

Britanya’da bu kadınların çoğu belediyelerin kadın komisyonlarında ve milletvekili olabilmek için eleme yapılacak son aday listesindeydiler. Bu kadınların bir kısmı son on üç yıldır Yeni İşçi Partisi hükümetinde ve bakanlar kurulunda yer alıyor ve hala feminizm adına konuştuklarını ve hareket ettiklerini öne sürüyorlar.

Üçüncü dalga feminizm

Üçüncü dalga feminizm tanımı 1990’ların icadı. Bazen sadece daha genç, 1960 neslinin çocuklarına gönderme yapmak için kullanılıyor. Ama daha çok özel olarak post-feminizmden ve ikinci feminist dalgadan farklı olunduğunu ortaya koymak için kullanılıyor. Post feminizm fikri, 1980’lerde kadınların eşitliğinin sağladığını, mücadelenin son bulduğunu ve kadınların artık “özel bir konu” olarak ele alınmasına gerek kalmadığı varsayımını yansıtıyor. Kendilerini “üçüncü dalga feminist” olarak adlandıran kadınlar (hâlihazırda kitle hareketi olmadığı için ilk ve ikinci dalga gibi bir “dalga” yarattığı söylenemez) eşitliğin sağlandığı fikrini sorguluyor.

Kadınlar mücadeleye devam ediyorlar ama 1960 ve 70’lerdeki gibi kendilerini öncelikle orta sınıf, batılı beyaz kadın çıkarlarıyla ilişkilendirmiyorlar. Üçüncü dalga feminizm çoğulcu, tek birleşik bir proje öne sürmüyor ve Walter’a göre “hoşgörüsüz erkek nefreti ve can sıkıcı derecede siyasi doğruculuk veya Püritanlık’la ilişkilendirilen” ikinci dalga feminizm kadar kuralcı değil.(17)

Kadınlar bugün kendileri için uygun olması beklenen sterotiplere (basmakalıplara ç.n.) karşı birçok şekilde isyan ediyorlar. Atlanta ve New Orleans’da örneğin, geniş bir çevrede çok moda olan erkek hip hop stili, bol kot pantolon, spor ayakkabı giyen ve mücevher takan genç siyah lezbiyenler var. Diğerleri “isyankar kızlaaar” (özellikle uzattım, orjinali de öyle ç.n) adındaki yer altı feminist punk hareketi kadınların nasıl giyinmesi ve nasıl davranması gerektiğine yönelik kısıtlamalar olarak gördükleri şeyleri kültür, sanat ve müzik aracılığıyla reddettiklerini ifade ediyorlar.

Full Frontal Feminizm (Tam Cepheden Feminizm-çn) kitabının yazarı ve feministing.com web sitesinin kurucusu Jessica Valenti; ‘Üçüncü dalgayı her şeyde feminizm bulmayı ve bulduğumuz şeyi kendimizin yapmanın yollarını bize öğretmesinden dolayı seviyorum” diyor. Yeni feminizm 1970’lerin kıllarını almayan, iş tulumu giyen kadınlarından ayrılmak için eğlenceli ve seksi olarak kendini satıyor; “Çirkin, şişman veya kıllı olmak kötü mü? Tabi ki değil. Ama dürüst olursak, hiç kimse sıkıcı ve itici olarak görülen bir şeyle ilişkilenmek istemiyor.”(18)

Her şeyin mümkün olduğu bir feminizm anlayışı, porno film yapan bir feminist de olabilirsin, pornoya karşı protesto eden bir feminist de olabilirsin demekti. Biyolojinin bizim toplumsal cinsiyet özelliklerimizi belirlediğine ya da sosyal entegrasyonun egemen bir rol oynadığına inanabilirsin. En tartışmalı nokta ise feminist idealin Afganistan’a karşı savaşı; başörtüsü ve peçe takmayı seçen kadınların cezalandırılmasını savunmak için kullanılmasıydı. One Dimentional Woman (Tek Boyutlu Kadın çn) kitabının yazarı Nina Power “Jeopolitik söylemde en temel ve rahatsız edici değişiklik, 10 ya da 15 yıl önce açıkça feminizmin taraftar olduğu her şeyin karşıtı olarak kullanılan dilin ehlileştirilerek kullanılmasıdır.”(19) Eisentein buna “Madeleine Albright feminizmi” diyor ve esas olarak ABD emperyalizmine karşı militan bir hareketten doğan feminizmin nerelere vardığının altını çiziyor.(20)

Başta genç kadınlar olmak üzere birçok kadının kadın kurtuluş hareketine ve feminizme ilgilerinin artması tarihsel birçok tartışmanın ürünü değil daha çok bugün sıradanlaşan kesif cinsiyetçilik boyutuna karşı gelişen içten bir tepkidir. 

Nedir bu yeni cinsiyetçilik?

Bu sorunu gerçek boyutuyla ilk defa inceleyen kitap 2005 yılında çıkan Ariel Levy’nin Female Chauvinist Pigs’dir (Kadın Şoven Domuzlar çn). Levy bu gelişmeyi kaba müstehcen kültür (ABD’deki aşırı seksüelleşen kültür; sadece kadın bedenlerini bir seks nesnesi olarak kullanmıyor bunu yeni kadın bağımsızlığı olarak satıyor-çn)olarak adlandırmıştır:

Sadece 30 yıl önce annelerimiz “sutyenlerini yakma” ve Playboy önünde protesto eylemleri gerçekleştiriyorlardı ve bugün birden bire bizler göğüs büyütme ameliyatı yaptırıyor, sözde kurtuluşumuzun simgesi olarak tavşan logosu takıyoruz. Bu kadar kısa zamanda kültür bu kadar çok nasıl değişiklik geçirdi?(21)

Levy kitabında genç kadın ve erkeklerin kendilerine ve ilişkilerine bakışlarının nasıl porno klişeleri ve egemen imgelerle biçimlendiğini anlatıyor. Müstehcen kültür, yeni bir sapmayla kendisini kadınların kendi bedenleri üzerinde “yetkili kılınması” olarak satıyor. Bu “yetkilendirme” ise esas anlamından uzaklaşmış hiçbir anlam ifade etmeyen bir kavram.

İşte yeni cinsiyetçiliği eskisinden ayıran bu noktadır. Kadınların cinsel ihtiyaç ve arzularını ifade etmesi söyleminin arkasında başkalarının keyif nesnesi olmayı reddetme mücadelesinin dilini ve tarihini soğurup yansıtarak tam da karşı olunan cinsiyetçi sürecin zararsız hale getirilip sürmesi sağlanıyor. Müstehcenlik kültürü bize cinselliğimizi özgür olarak ifade etmenin bir yolu olarak satıldı ve paradoksal olarak her zamankinden daha ham ve şok edici şekillerde nesneleşmeyi kabul etmeye ikna edildik. Bu durum para için seks satan dünyanın davranış biçimi, imgeleri, değerleri ve giysilerinin genel kültür ve topluma amansız bir sızıntısına yol açmıştır.

Kucak dansı (Lap dancing) klüpleri Britanya’da 1990’ların sonlarına doğru açılmaya başladı. Ama ilk Britanyalı kucak dansı kulübü Spearmint Rhio 2000 yılında uluslararası kucak dansı zincirini kurması artık kulüplerin arka sokaklardan ana caddelere taşınması demekti. Kulüpler lüks bir deneyim, iş dünyasından müşterileri eğlendirme yerleri olarak satıldı. Cafcaflı poster ve karartılmış pencereleriyle bu kulüpler ülke genelinde her kasaba ve şehirlerde açıldı. Kadın bedenlerinin açık satışları multi-milyonluk büyük kurumsal bir iş haline geldi. Kadın dansçılar “kulüpte dans etme ayrıcalığı” için her gece 80 Sterlin ödemek zorundaydılar. Bunun yanında kazındıkları paranın belli bir yüzdesini kulüp yöneticisine vermeliydiler. Yani John Gray bu sayede paraya para demedi.

Şehirde çalışanlar kulüplere akın ediyor. Bir finans sektörü patronunun bu zincirde şirketin kredi kartından 104 bin Sterlin harcadığı ortaya çıktı. Londra’daki kucak dansı kulüplerinin %86’sı müşterilerine kulübün isminin olmadığı “gizli makbuzlar” tedarik ediyorlar. Bu, kulüplere giden çalışanların harcadıkları parayı kucak dansı kulüplerinde harcandıklarını belirtmeden patronlarından iş gideri olarak geri almalarını sağlıyor.(22)

Gerçekte bu kültürel kayışta böylesi bir kamuflaja nadiren ihtiyaç duyuluyor. 2008 yılı Eylül ayında Muhafazakar Parti’nin konferansındaki delegelere konferans broşürleriyle birlikte 10 Sterlinlik kapalı Roket Kulübü kuponları verildi. Bu kültürü kabul edilir hale getirme çabasının gizlenmeye ihtiyaç duymadığı böylece kanıtlanmış oldu. Spearmint Rhino isimli klüp Prens Harry askerlik eğitiminin bitişini bu kulüpte kutladığında artık kraliyet onay mührünü de almış oldu.

Belki Muhafazakarlar ve bankacıların kucak dansı ve yeni cinsiyetçilik tüketimi hevesi o kadar şaşırtıcı olmayabilir. Ama popüler kültürde ve özellikle üniversite kampüslerinde bu tür bir cinsiyetçiliğin özümsenmesi şaşırtıcı.

Kampüs Kültürü

Son yıllarda üniversitelerde çok çarpıcı biçimde bir kültür dönüşümü gerçekleşiyor. Cinsiyetçi posterlerin kabul edilmediği veya yırtılıp atıldığı günlerden birçok kampüs kulüplerinde, barlarda ve derneklerde, posterler ve reklamlarda kullanılan dil ve imgelerin aşırı ölçüde cinsiyetçi olduğu günlere geldik. Birçok “Pimp and ho” (Pezevenk anlamına gelen ‘Pimp’ ile hiperseksüalite sergileyen kadınlar için kullanılan nemfomanyak kelimesinin İngilizce karşılığı olan ‘nympho’ kelimelerinin birleştirilmesiyle yaratılmış bir isim/sıfat ç.n) kulübü var. En gerici fikirler bile savunulur hale geldi. Essex Üniversitesi’nde “köle müzayedesi” adı altında tavşan kız kıyafeti giymiş kadınlar erkekler için ev işleri yapmak için açık arttırmaya çıkıyorlar ve tüm bunlar bağış toplamak için yapılıyor.

Ayrıca kadınlar için harika bir egzersizmiş gibi gittikçe artan bir şekilde striptiz dansı promosyonu yapılıyor. Şimdi birçok lise ve öğrenci dernekleri kendi striptiz dansı gruplarını kuruyor. Paigton’daki South Devon College, Sağlıklı Olun Haftası’nın bir parçası olarak 14/19 yaş arası bin kişilik bir seyirci kitlesine gösteri yapmaları için vodvil tiyatro ve striptiz dansı şirketlerini davet etmiş. Şirketin reklam sloganı şu: “Kadınların güçlendirilmesi konusunda uzman”.

Güzellik yarışmaları öğrencilik hayatının bir parçası haline geldi. Miss University organizatörü Christian Emile bu yarışmaların cinsiyetçi olmadığını çünkü Miss World’ün de yıllardır söylediği gibi kadınların bikini giymeyip kişilikleri bağlamında değerlendirildiklerini iddia ediyor: “Kızlar kendi seçtikleri gece kıyafetlerini giyiyorlar ve kendilerine kişilik ve karizmalarını gösterebilecekleri sorular soruluyor… Ben bunun kadını nesneleştirdiğini düşünmüyorum. Eğer yarışmacılardan herhangi birisiyle konuşursanız bunun kendilerine güç kazandırdığını söyleyeceklerdir. Bir an için ilgi odağı oluyorlar ve eğleniyorlar”(23)

Sussex Üniversitesi’nde bir gece kütüphaneden dönen bir kadın bir grup çıplak ragbi kulübü üyesi tarafından etrafı çevrilerek elle tacize uğradı. Öğrenci derneği tarafından öğrencilerinin davranışlarından dolayı kulübün cezalandırması talebiyle bir kampanya başlatıldı. Dernek gelecek müsabakanın öneminden dolayı grubu mahkemeye vermeyi reddetti.

Manchester’de yerel kucak dansı kulübü, indirimli veya bedava biletle oryantasyon ve tanıtım haftası etkinliklerine katılan yeni öğrencileri çekmeye çalışıyor. Bristol’da ise öğrenciler için çıkartılan yerel popüler kültür dergisinde kadın öğrencileri, öğrenci kredilerini ödemeleri için kucak dansına teşvik eden ilanlar çıkıyor.

Bir kadın öğrenci, London School of Economics’deki öğrenci derneğinin toplantısında üniversitedeki dükkânda erkek magazini satılmaması için talepte bulununca esas olarak atletizm kulübünden azgın bir erkek grubu tarafından saldırıya uğradı. Sun gazetesinin üçüncü sayfasını sallayarak (tabloid bir gazete ve üçüncü sayfasında çıplak kadın fotoğrafları olur çn) kadını kurt ıslığına boğdular (parmakların ağza sokularak gerçekleşen ve daha güçlü ses çıkartan ıslık) ve “lezbiyen” diye bağırıp türlü türlü “hakaret” ederek tehdit ettiler. Saldırganlardan birisi ancak kadına plastik mermi sıktığında salondan çıkarıldı.

Üniversite kampüs kültüründe kabul edilebilir olanın sınırlarının ne kadar değiştiğine bir örnek de rektör yardımcısının şehvet üzerine yazdığı bu yazı:

Laboratuvardan daha çok karın kaslarıyla, gözlükten çok güçle, triposdan (Cambridge Üniversitesi’nde lisans sınavı çn) çok kol kaslarıyla ilgilenen normal kızlar akranlarıyla birlikte olmak için derslerinden feragat ederler ama gene de çoğu öğretim üyesi, sınıfta kendilerine hayran olan ve ödevleri için nasihat alan bir kız olacağını bilir. Ne yapmak lazım?

Tadını çıkar! O bir ikramiye. Bilmiyor ki aslında sen onun Drothea’sının Casaubon’usun (George Eliot’un Middlemarch adlı romanındaki karakterler çn). Onun Felicity Phee’sinin Howard Kirk’isin (Malcom Bradbery’nin The History Man adlı romanındaki karakterler çn). Ve vücut kıvrımlarıyla sana gösteriş yapacaktır. Sen ise geceleri karınla cinselliğini canlandırmak için gündüzleri bu kıza hayran hayran bakmak durumunda kalacaksın. Korkarım öyle, aynen Stringfellows’daki (gece kulübü çn) gibi: bakmalısın ama dokunmamalısın.(24)

Terence Kealey, Britanya’nın tek özel üniversitesi olan Buckingham Üniversitesi’nin patronu ve yaptığı yorumlar kadın kurtuluşu fikrinden tamamen uzak bir dünyadan çıkıp gelmişler adeta.

Kozmetik değişimler

Satılık seks endüstrisinin ana akım kültüre sızmasının bir başka göstergesi rakamlarla çok açık hale geldi - plastik cerrahi ameliyatlarının oranları arttı. Göğüs büyütme en popüler olanı ama ayak parmağı kısaltmaktan topuk dolgusuna (gökdelen topuklu ayakkabılara uygun hale getirmek için) kadar bir sürü ameliyat hizmeti veriliyor. Aynı zamanda vajinal plastik cerrahide korkunç bir artış var. Bu işlemin reklamını yapan bir Amerikan sitesi kadın cinselliğini ve özgüvenini arttırmaktan bahsederken bu tür bir ameliyata talebin nereden geldiği konusunda da açıkça şunları söylüyor:

Daha yakın zamana kadar, labiaplasti genellikle sadece seçkin bir eğlence sektörü çalışanı tarafından yaptırılırdı. Mayo reklamı yapan modeller ya da podyum modelleri. Ama bugün, cinsel açıdan daha açık dergi, video, kıyafet ve davranışların artışıyla, kadın genital organının önemi daha çok arttı. Çoğu zaman, labiaplasti iki sebepten dolayı yaptırılıyor: tıbbi ve estetik.(25)

Kadınların özgüven sorunları bizlerden içselleştirmemiz için özendirildiğimiz porno yıldızları yaratarak çözülecek artık.

Feminist tepkiler

Feminizme ilginin artmış olmasına şaşırmamak lazım. Bugünün kadınları bu ilgiye Kadın Özgürlüğü Hareketi’ndeki öncüllerinden farklı bir dizi deneyimden geçerek ulaşmış olsa da feminizme artan ilgi belli açılardan kadınlarının sağduyulu (makul, aklıselim) politik tepkisini temsil ediyor.

Ama yine de bir duygu karmaşası var ortada. Bazı kadınlar feminizme ihtiyaç duymadıklarını ya da kendilerini feminist olarak tanımlamak istemediklerini, feminizmin eski moda olduğunu, diğer herkesle eşit olduklarını ve feminizmin kendini kurban olarak görenlere göre olduğunu söylüyorlar. Bununla birlikte yaşam tarzlarına eleştirel bakan asık suratlı erkek düşmanı bir feminist imajı hala bir karşılığa sahip.(26) Ama kadın gruplarına ve feminist topluluklara ilginin artması insanların bugünkü duruma direnecek ve meydan okuyacak bir yol aradıklarını gösteriyor. Cinsiyetçiliğe politik bir yanıt olarak feminizmle özdeşleşmenin ötesinde kaygılandırıcı bir politik teori eksikliği de mevcut. Kadın ve kadın özgürlüğü siyaseti üzerine son dönemde yazılmış bir dizi kitap feminist politikaya ve kadınların ezilmişliğine odaklanan ilgiyi hem onaylıyor hem de bu ilginin bizzat belirtisi. Gazeteci Natasha Walter’ın yazdığı ‘Living Dolls’ (Canlı Oyuncak Bebekler ç.n.) ‘raunch’ (aşağılayıcı, kaba müstehcenlik) kültürünün yükselişini ve bu kültürün yıpratıcı etkilerini öğrencilerden striptiz dansçılarına uzanan geniş bir yelpazedeki kadınlarda yaptığı röportajlarla belgeliyor. Walter biyolojik belirlenimcilik fikrinin yeninden yükselişe geçişini inceliyor. Bu bakış açısından toplumsal cinsiyet özellikleri genetik yapımızın değişmeyen ve değiştirilemeyen unsurları olarak görülüyor.

Yine Nina Power tarafından yazılmış ‘One Dimensional Women’ (Tek Boyutlu Kadınlar ç.n.) Amerika’yı merkez alarak bugünün feminizm ideolojisine bakıyor. Bu feminizm fikrinin nasıl öz-doyum, tüketimcilik ve feminizmin seksi ve eğlenceli olduğunu kanıtlama yönünde çok güçlü bir arzu tarafından tanımlanır hale geldiğini inceliyor. Kitaptaki kısa polemik makaleler dizisiyle Power ‘raunch’ kültürünün etkisini teşhir ediyor. Bazı makalelerin başlıkları şöyle: “Seksosolculuktan Değer Düşürücü (Deflational) Kabule”(From Sexoleftism to Deflational Acceptance), “Para Çekimi: Pornografi ve Kapitalizm” (Money Shot: Pornography and Capitalism). Power bu makalelerinde “emeğin feminizasyonu” dediği bir olguya şahitlik ettiğimizi iddia ediyor. Günümüzde tüm işin iletişim becerilerine ve esnekliğe dayanmasını bunu kanıtı olarak sunuyor. Bunun yanı sıra eski tip pornonun bugünkünün aksine zararsız bir eğlence sunduğunu savunuyor.

Kat Banyard ‘Eşitlik İlüzyonu’ (The Equality Illusion ç.n.) başlıklı 240 sayfalık kitabında hem Britanya’da hem de dünya genelinde kadınların bugün nerde durduğunu değerlendiriyor. Fawcett Derneği’nde yakın zamana kadar kampanya görevlisi olarak çalışan Banyard 100 kadınla yaptığı görüşmelere dayanarak kitabının her bir bölümüne bir kadının hikâyesiyle başlıyor ve kadınların eşitsizliği nasıl deneyimlediklerine bakıyor. Bununla birlikte kadına yönelik şiddeti, seks endüstrisini ve kadınların okulda maruz kaldığı ayrımcılık deneyimlerini inceliyor. Kitabı aktivizm ve kadınların katılabileceği çeşitli grup ve kampanyaların bilgisiyle bitiriyor.

Ünlü F-Word (F kelimesi ç.n.) sitesinin kurucusu Catherine Redfern ve Kristin Aune tarafından yazılan ‘F Kelimesini Tekrar Kazanmak’ (Reclaiming the F Word) isimli kitap “yeni feminist hareketin” detaylı bir incelemesini yapıyor. Diğer kitaplar gibi görüşmelere dayanıyor ve son on yıldır bir biçimde feminist politikayla ilgilenmiş binden fazla kadınla yapılmış bir çalışmaya dayanıyor. Kitap analitik bir çerçeve sunmayı amaçlayan bir polemik değil. Bunun yerine fahişeliğin olmadığı bir dünya isteyen feministlerle seks işçiliğini daha iyi örgütlenmesi gereken bir iş olarak görenlerin birlikte temsil edildiği bir kitap olmuş.

Feminist teorinin farklı yönleriyle ilgili akademik metinler her yıl yayınlanır. Bu listelediğim son kitapları farklı yapan daha geniş bir kitleye hitap ediyor oluşları. Yeni durumu ve feminizmin bugünkü doğasını teorize etmeye dönük çabaları temsil ediyorlar. Referans verdiğim bir başka kitap da Hester Eisenstein imzalı ‘Baştan Çıkan Feminizm’ (Feminizm Seduced). Eisenstein kendini Marksist Feminist olarak tanımlıyor ve Marksizm ve feminizmin yeniden evlenmesi gerektiğini tartışıyor. Bu kitap yukarıda listelediklerimden farklı bir kalıba sahip. Sadece Amerika’daki feminizme odaklanıyor ve daha akademik bir kitleye yönelik yazılmış. Daha da önemlisi, 21. yy feminizminin doğası ve kadın özgürlüğü hareketinin 1960lardan beri izlediği politik çizgi üzerine yazılmış çok daha sofistike, ayrıntılı ve farklı bir polemik. “Kapitalist modernitenin kadınların kurtuluşuyla eşitlenmesine” meydan okuyor. Hele de bu “teröre karşı savaş”a feministlerin desteğini kazanmak için yapıldığında. (27)

Bu yayınların aynı anda çıkmış olması çok ilginç. Kitaplarda takdir edilecek çok şey var. Yeni cinsiyetçiliğin etkisinin gerçekliğini gösteren kanıtların bir derlemesini sunuyor olmaları övülecek bir durum. Diğer yandan, problemi tanımlamanın ötesine pek geçemedikleri de doğru. Kadınların ezilmişliğini, bu ezilmişliğin kökenini ve bununla nasıl mücadele edeceğimize dair çok az şey sunuyorlar: “İnsanlık tarihinin bir noktasında kadınların aşağılanmışlığı kendimize bakış açımıza, birbirimize davranış şeklimize ve toplumu örgütleme biçimimize işlemiştir.”(28)

Feminizm üzerine yazılmış son iki kitabın kapaklarında(Tam Cepheden Feminizm ve Yeni Cinsiyetçilik) çıplak kadın bedenleri olması ise feci bir ironi. Yazarlar kapak tasarımı üzerinde belki de hiç söz hakkına sahip değillerdi ama bu tasarımlar kadın bedeninin metalaştırılmasını eleştiren yayınlarda bile kitapları satabilmek için bunun yapılmasının gerekli görüldüğünü gösteriyor.

Bazı benzer argümanlar yazarların hepsi tarafından tekrar ediliyor. Örneğin, hepsi tek tek kadınların kişisel deneyimlerine vurgu yaparken cinsel tacizden tecavüze uzanan ve ‘erkek şiddeti’ olarak görülen tüm davranışlar dizisinin gözden kaçtığını tekrar ediyor. Banyard erkeklerin belli bir erkeksilik imgesine uymak zorunda oldukları fikrine ikna edildiklerini ortaya sererken tehlikeli bir mantıksal çıkarıma sıçrıyor. Deodorantı “cep çekici güç” (pocket pulling power) olarak tarif eden Lynx deodorant reklamlarına gönderme yaparak –Lynx Bullet-, Banyard şunları yazıyor:

Lynx Bullet reklamında, Unilever erkeklere cinsel fetih avcılığında kullanılmak üzere mühimmat sunuyor. Bu reklam cinsel açıdan his yoksunu ama şüphesiz eşek yüküyle satış yapacak. Hipermaskülinite kültürünün kadına yönelik şiddet bakımından verimli bir zemin sunduğunu anlamak için çok geniş bir hayal gücü gerekmiyor. (29)

Aslında Lynx reklamının hiper maskülinite ve erkek şiddetine yol açtığını iddia etmek için kayda değer bir hayal gücü sıçramasına gerek var gibi geliyor bana. Şöyle ki bu analiz deodorantın davranış değiştirici özelliklerine kredi sağlamak olurdu ki bu fikir üreticilerin bile yüzünü kızartacak kadar gerçekten uzak. Bir sonraki sayfada yazar aynı çizgide tartışmaya devam ediyor:

Yanından bir kadın geçerken kurt uluması, kükreme sesi ya da normal düdük sesiyle kornaya basan bir adam gerçekte o kadınla çıkmayacak ve bunu biliyor. Bu hareketle kadın, cinsel nesne olduğunu anlatan egemen bakış açısıyla aşağılanmış hissedecek, adam da onu izleyen arkadaş ya da iş arkadaşlarına erkekliğini ispatlamış olacak. Eşitsiz toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ve hiper maskülinite kültürünün olduğu bir toplumda, kadına karşı şiddet rahatsızlık verecek düzeyde mantıklı görünüyor. (30)

Ev içi ve cinsel şiddet gerçek problemler. Bu saldırıları yaşamış kadınlar açısından sokakta ıslık çalınmasıyla bu saldırıları aynı düzlemde eşitlemek aşağılayıcı bir tutum. Ama bu tür genellemelerden çokça var. Örneğin, “gerçek şu ki neredeyse hepimiz seks endüstrisinin yaygınlığında bir şekilde yer tutuyoruz: ya pornografiyi kullanarak, striptiz dansı dersi alarak, kucak dansı yapılan bir kulübe giderek ya da sadece seks endüstrisi gittikçe daha yüksek sesli ve daha baskın hale gelirken susarak.” (31)

Bu yüzden Lynx deodorantını alan erkekler tehlikeli düşmanlar (çünkü reklamcılar genç erkeklerin kadınları cezbetmekteki güven eksikliğini sömürebileceklerini tespit etmişler) ve aslında hepimiz bir şekilde suçluyuz. Kadınlar ise baştan sona zayıf kurbanlar. Kitapta her bölüm bir kadının hayatına ve ezilmişliği yaşayışına iç görü sunan betimlemelerle başlıyor. Mamafih bu tasvirler dergi standlarında sıkça gördüğümüz acıklı manşetler gibiler: “Sadece 25 kilo ama hala şişman hissediyor,” “Kendini döven bir adama esir oldu.” Bu kadınların bugün kendilerini içinde buldukları durumu cidden analiz etmek olmadığı gibi ileriye dönük ne yapmamız gerektiğine dair tartışmayı ilerletmiyor.

Sınıfı bir kenara koymak

Bir başka tanıdık tema da sınıfsal göndermeler yapmadan kadın sorununa odaklanmak. Eşitsizlik ve yoksulluk bu tartışmalarda her zaman kabul edilir olgular ama genellikle sadece ayrımcılığın bir başka varyantı olarak görülüyorlar. Basitçe talihsiz kurbanın taşımak zorunda olduğu ekstra birer yük oldukları düşünülüyor. “Cinsiyetçilik bir boşlukta işlemez. Bilakis hayatımızı biçimlendiren ırk, sınıf, yaş, engellilik ve cinsellik gibi diğer çoklu vektörlerle etkileşim halinde.”(32)

Ama sınıf ne sadece ayrımcılıklar listesindeki faktörlerden biri ne de yoksulluğa indirgenebilecek bir olgu. Sınıf toplumun geri kalanını şekillendiren temel bir bölünme demek. Marksist bir sınıf analizi insanların kendi konumları hakkında ne düşündüklerine dayanmaz. Sınıf gelir düzeyi ya da işte spesifik olarak ne yapıldığına bakılarak da tanımlanmaz. Sosyalistler sınıfı nesnel ve dinamik bir toplumsal ilişki olarak görürler. Kapitalizm altında bir azınlık olan kapitalist sınıf zenginlik üretme ve biriktirme araçlarına sahiptir ve bunları kontrol edebilir. İşçi sınıfı ancak bu yönetici sınıf tarafından sömürüldüğü müddetçe vardır. Kapitalizm işçilerin işgücünü kapitalistlere satmalarına ve onlar için yaşamak ve sonraki üretim süreçlerine yatırım yapmak üzere artı değer yaratmalarına dayanır. Sınıf olgusunun yüzeysel görünümleri, örneğin ne tür bir evde yaşadığımız, ne giydiğimiz, nasıl tatiller yaptığımız, bu temel ilişkiden kaynaklanır ve bunlar zamanla değişebilir.

Marx kapitalizmin her geçen gün daha fazla işçiyi kolektif olarak zenginlik yaratmak için bir araya getirerek kendi mezar kazıcısını yarattığını tarif eder. Sınıf mobilize edildiğinde sistemin işleyişine meydan okuyacak devasa iktisadi potansiyele sahip toplumsal bir güçtür.

Fakat kapitalizm bizi bir araya getirdiği kadar böler de. Irk, toplumsal cinsiyet, cinsellik ve din temelinde bölünmeler yaratır. Bu bölünmelerin hepsi işçi sınıfının patronlara karşı başarılı bir mücadele yürütme kabiliyetini zayıflatabilir. Bu yüzden ortada bir çelişki var: kapitalizm bizi tüm sisteme meydan okuyacak potansiyele sahip olacak şekilde tek bir toplumsal güç olarak birleştirirken diğer yandan göçmen işçileri, Müslümanları ya da kadınları toplumdaki problemlerin müsebbibi olarak suçlamaya teşvik ederek böler. Ama günlük talepler için mücadele bile işçilerin kafalarındaki fikirler ne olursa olsun işbirliği yapmalarına ve birlikte örgütlenmelerine yol açar. Eski bir sendika sloganıyla ifade edecek olursak, “Birlikte dururuz, bölünürsek düşeriz.”

Sınıfın çok önemli olduğu fikrine karşı yeni feminist metinlerde kaba bir eleştiri mevcut. Bu eleştiri sosyalistleri ezilmişlik deneyiminin insanlar ve hayatları üzerindeki büyük etkisini reddetmekle ve tüm sınıflardan insanların ezilmişlik yaşıyor olduğunu görmezden gelmekle suçluyor. Gerçek şu ki eğer sınıftan soyutlayarak bakmaya çalışırsan ezilmişliğin etkisini de anlayamazsın.

Tabi ki, ezilme sınıfa indirgenemez. Tüm sınıflardan kadınlar ayrımcılık yaşıyor. Ve bunu sadece kadın oldukları için yaşıyor. Bunun en yakın örnekleri İşçi partisi hükümetindeki kadın bakanların medyada sıklıkla gördükleri muamelede var. Spectator programında Rod Liddle şöyle diyordu:

Peki Harriet Harman, öyleyse. Siz yapar mıydınız? Yani birkaç biradan sonra, ayık değilken yani…. Yapar mıydınız? Sanırım yapmazdınız. Bence siz daha büyük bir öz say-gıya ve daha büyük bir öz-değer hissine sahipsiniz. Ne kadar içtiğinizin önemi olmazdı. Mazeretinizi iletir ve ayrılırdınız… Sanırım öncesinde ve şimdi hükümetin en ön saflarında birlikte durduğunuz diğer kadınlarla (babes ç.n) aynı şeyi yapardınız. Caroline Flint’in İşçi Partisi’nin en üst düzey kadınlarının başbakan tarafından “vitrin” olarak kullanıldıklarına dair ifadesindeki sorun bu. Yani, eğer bir vitrininiz olsaydı siz bu vitrini Jacqui Smith, ya da Ruth Kelly, ya da Harriet ile süsler miydiniz? Belki de Caroline Flint’i seçerdiniz vitrin için. Hepimiz Caroline Flint’in bu vitrine kasap köpeği kadar uyduğuna katılırız herhalde.(33)

Jacqui Smith’in içişleri bakanı olarak, ki o pozisyona gelmiş ilk kadındır, ilk yaptığı konuşmaya verilen medya tepkisi göğüs dekoltesinin fazla açık olmasına odaklanmıştı. Sun gazetesi bu fırsatı kaçırmadı ve kadın milletvekillerini göğüs ölçülerine göre on üzerinden sınıflandıran bir listeye şöyle bir başlık attı: “en iyi breastminsterlar” (minister bakan demekken minster katedral, büyük kilise demek. Kadın vekillerin göğüs büyüklüklerini tek seslik bir fark yaratarak büyüklük çağrışımı yapan bir mekanla özdeşleştirip sansasyonel bir başlık yaratıyorlar ç.n).(34)

Politika dünyasındaki kadın düşmanlığı yönetim kurullarında da yankılanıyor. Geçen yıl Aglo American şirketinin Britanya’daki CEO’su Cynthia Carroll eski başkan vekilinden cinsiyetçi bir tirada maruz kalmıştı. 84 yaşındaki vekil Graham Boustred Güney Afrika’da yayın yapan Business Day’e kadın patron bulmanın zor olduğunu “çünkü çoğu kadının cinsel olarak hayal kırıklığı içinde olduğunu” söylüyordu. “Erkekler ise hayal kırıklığına uğramazlar çünkü hemen telekızlarla bu işlerini hallederler” deyip “Cinsel açıdan ümitsiz bir kadın CEO’nuz varsa düzgün davranamaz” diye ekliyordu.35

Böylesi bir muamelenin cinsiyetçi olduğu reddedilemez. Aynı şekilde şehirdeki en çok kazanan bankacılar arasındaki toplumsal cinsiyet kaynaklı maaş farkı da. Bu fark 44% gibi astronomik bir fark. Üst sınıf kadınların kupa karısı (yaşlı erkeklerin genç ve güzel karıları) muamelesiyle önemsizleştirildikleri ya da “varis” yaratmak üzere damızlık bir cins olarak görüldükleri de reddedilemez. Bunların hepsi ezilmişliğin sınıfları kestiğinin birer kanıtı. Fakat Cynthia Carroll ve milyonlarca işçi sınıfı kadın tarafından yaşanılan ezilmişlik arasındaki farkları şekillendiren şey ise sınıf farkı. Bu ise aralarında genellikle bir korelasyon olsa da toplumdaki ekonomik eşitsizlikten kaynaklanmıyor.

Feminist teorinin büyük bölümü tarafından ıskalanan bir diğer çelişki de kadın işçilerin ezilme ve sömürüyü yaşarken aynı anda bu konuma meydan okuyabilecek potansiyel güce sahip bir toplumsal sınıfın da parçaları oldukları.

Feministler bu unsuru göz ardı edebilirler çünkü iki yanlış varsayıma sahipler: birincisi işçi sınıfı örgütlü bir güce sahip değil, yani geçmişte öyleyse bile şimdi değil; ikincisi kadınlar işçi sınıfının merkezi seksiyonlarından dışlanmış durumdalar, yani etkin bir biçimde örgütlenme becerilerinden yoksunlar.

Mitler

Kadın işçiliği yeni feminist yazarlar tarafından marjinal, çepersel ve sadece erkeklerin ücretlerinin yukarı itilmesini sağlayan bir olgu olarak göz ardı edilir. Bir değerlendirmede ev dışında çalışan kadın sayısındaki artış “iki gelir gerektiren emlak fiyatlarındaki artışa bağlanmıştı.”(36) Bu şaşırtıcı ve yanlış bir genelleme çünkü ev dışında çalışan kadın sayısındaki önemli artış 1960’larda başlamıştır. Ayrıca kadınlar belli mesleklerde nesillerdir erkeklerden daha kalabalıklar. İngiliz tekstil endüstrisi örneğin 19. yüzyılda kimi durumlarda yüzde 50’nin üzerine çıkan bir kadın istihdamına sahipti.

1998’de Walter şöyle yazıyor: “Evet, kadınlar daha fazla çalışıyor. Ama çoğu zaman ekonominin kenarında istihdam ediliyorlar – atipik işlerde. Atipik iş ise yarı zamanlı, geçici, mevsimlik istihdam demek; akrabalara yardım etmek; evden çalışmak ve kayıt dışı istihdam demek.”(37) İşgücünün neredeyse yarısına tekabül eden bu işler “atipik” mi şimdi?

Power ise emeğin feminize edildiğini savunurken kadınların iş dünyasında karşılaştığı varsayılan tehlikenin şimdi erkek kadın tüm işçileri etkilediğine işaret ediyor. Bununla kadınların emek dünyasındaki rolünün her zaman kırılgan ve geçici olduğuna işaret ediyor. Redfern ve Aune de benzer bir argüman öne sürerek sınıf gücünün nötralize olduğunu savunuyor: “Zengin ülkeler endüstriyel ve tarımsal üretimi yoksul ülkelerden tedarik ederek post-endüstriyel ülkeler haline geldiler.”(38) Tabi ki, ekonomik kriz herkesin işleri ve geleceğiyle ilgili daha güvensiz hissetmesine yol açtı ama işçi sınıfının artık hiçbir gücünün olmadığını bu güvensizlikle açıklamak yine tehlikeli bir mantıksal sıçrama.

Bu mitlerin arkasındaki gerçek ne peki? Kadınlar işgücünün marjinlerinde değiller. Kanıtlar gösteriyor ki genel istihdam trendlerinde kadınların oranıyla erkeklerinki 1971’den beri birbirine yaklaşmakta. 1971’de yüzde 92 olan çalışma yaşındaki erkek istihdam oranı 2008’e gelindiğinde yüzde 70’e gerilemiş. Kadınlar içinse bu oran aynı dönemde yüzde 50’den yüzde 70’e çıkmış.(39) Kadın ücretleri sadece erkekler için yükseltici rolüne sahip değil aynı zamanda. Tek ebeveynli aileler tüm ailelerin dörtte birini oluşturuyor ve bu ebeveynlerin yüzde 90’ı kadın. İki ebeveynin de çalıştığı ailelerde bile, kadının geliri önemli. Kadının geliri çalışan çiftlerin yüzde 21’inde aile toplam gelirinin yarısı.(40)

Kadınlar çocuk sahibi olduklarında bile otomatik olarak istikrarsızlık ve marjinal iş girdabına atılmıyorlar. Yakın zamanda yapılan bir İş Gücü Araştırması tek çocuklu kadınların şu anki işverenleri ile birlikte çalışma sürelerinin ortalama altı yıl olduğunu gösteriyor.

Yine İş ve Emeklilik Departmanı tarafından yeni yapılan bir araştırmaya göre 2002’den beri annelik izninden sonra tekrar aynı işine dönen kadınların sayısında önemli bir artış var. 2002’de yeni bir işe başlayan annelerin yüzdesi 41 iken, 2007’de sadece bu kadınların yüzde 14’ü yeni bir işe başlamışlar. Aynı işverenle çalışmaya devam etmek çoğu zaman kadınların çocuk doğurduktan sonra feda etmek zorunda kaldıkları ücret ve beceri düzeylerini kaybetmemeleri demek.(41) Part-time işçilerin çoğunun kadın olduğu doğru olmakla birlikte bu otomatik olarak part-time işlerin riskli olduğu anlamına gelmez.

Kadın kabin görevlilerinin uçuş süresince iş adamlarının neredeyse seks kölesi olacağını ima eden cinsiyetçi kimi havayolu reklamlarından yakınabiliriz ve yakınmalıyız da. Ama reklamcılık klişeleri bir yana, bu kabin görevlisi kadınların erkek meslektaşlarıyla birlikte grev yapmaya karar verdiklerinde British Airways gibi bir şirketi durma noktasına getirecek güce sahip olmaları önemli değil mi? Bu kadınlar cinsiyetçi basmakalıp bir kadın figürünü 50’lerden beri hiç değişmeden taklit etmek zorunda kalan, iş tanımlarının bir parçası olarak makyaj yapan ve topuklu ayakkabı giyen kadınlar.

British Airways grevi memurlar ve diğer kamu sektörü çalışanları tarafından yapılan son PCS grevlerinde yaşanan anlaşmazlıklar sadece kadınların örgütlenebildiğini değil öncü bir role sahip olduklarını da gösteriyor:

2009’da idari ve sekreteryal işler, nitelikli ticaret, operasyonel ve temel meslekler hariç tüm diğer mesleklerde kadınlar daha yüksek bir sendikalaşma yoğunluğuna sahipti. Birleşik Krallık çalışanları için, sendikalarda üye olan erkek sayısı 2008’den 2009’a 157,000 kişi düşerken aynı periyodda kadınlardaki düşüş 6000’di.(42)

Eisenstein çok daha düşük sendikalaşma oranlarına sahip olmasına rağmen ABD’de de benzer trendlerin olduğunu gösteriyor: “Ülkedeki sendikalaşma oranı düşse de, kadınların sendikalaşma oranı hızlı bir biçimde arttı. 2004’te, ülkenin tüm sendika üyelerinin yüzde 43’ü kadındı- bu rekor seviyede bir oran.” Bir yazar bu rakamların “sendika sözleşmelerinde kayıtlı 7 milyon kadın çalışanla, ülkedeki en büyük kadın hareketinin örgütlü işgücü olduğunu” kanıtladığını yazmıştı.(43)

Marksizm ve feminizm

Kadınların ezilmişliğine karşı mücadelede bugüne kadarki her yükseliş Marksizm ve feminizm arasındaki tartışmanın da alevlenmesine şahitlik etti. Sömürü ve ezilmişlik, sınıf ve cinsiyet arasındaki ilişkiden kadınların özgürlüğü için en iyi nasıl örgütlenilir meselesine kadar birçok soru 19. yüzyıl’dan bugüne kadar her mücadelede tekrar gündeme geldi.

Alman devrimci Clara Zetkin 19. yüzyılın sonlarında orta sınıf feministler ve kadınların eşitliği adına hak mücadelesine girişen niceleriyle birçok keskin tartışmaya girdi. Zetkin defalarca orta sınıf kadınların talep ettiği eşitlikle emekçi kadınların özgürlük için ihtiyaç duyduğu daha temel değişimler arasında bir ayrım olduğunun altını çizdi.

Zetkin’in farklı sınıflardan kadınların birlikte erkeklerden ayrı örgütlenmeleri gerektiği fikrini reddetmesi kadın ezilmişliğinin kadınların mücadele yeteneğine yaptığı etkiyi küçümsediği anlamına gelmiyordu. Uluslararası Kadınlar Günü’nün her yıl kutlanmasını özellikle kadın işçilerin güvenlerini ve mücadele yeteneklerini arttırmak için önermişti. Yazdıklarının ve yaptığı konuşmaların gücü yıllar sonra kulaklarımızda çınlıyor. 1896’da yaptığı bir konuşmada şunları söylemişti:

Proleter kadının özgürlük mücadelesi burjuva kadının kendi sınıfının erkeklerine karşı verdiği mücadele ile benzer olamaz. Bilakis, işçi kadının mücadelesi kendi sınıfından erkeklerle beraber tüm kapitalist sınıfa karşı olmalıdır. İş gücü piyasasının serbest rekabetine katılmasına engel olmak için karşısına dikilmiş bariyerleri alaşağı etmek için kadınların kendi sınıfının erkekleri ile savaşması gerekmez. İşçi kadının amacı erkeklerle serbest rekabet değil, proleteryanın politik iktidarını gerçekleştirmektir. Proleter kadın kendi sınıfının erkeği ile kapitalist topluma karşı el ele savaşır.(44)

Alexandra Kollontai aynı konuyu 1917 Rus Devrimi’ne giden politik mayalanma yıllarında tekrar ele almıştır. 1913’te sadece kendi sınıfından erkeklerle eşit olmak için savaşan burjuva feministler hakkında Kollontai şunları yazmıştır:

Amaçları kapitalist sistem içinde eşlerinin, babalarının ve kardeşlerinin sahip olduğu avantajların, gücün ve hakların aynısına sahip olmak. Peki kadın işçilerin amaçları ne? Onlarınki ise doğuştan ya da zenginlikten gelen tüm ayrıcalıkları ortadan kaldırmak. Kadın işçi için ‘erkek’ ya da ‘kadın’ kimin yönettiğinin bir önemi yok. Kadınlar işçi olarak pozisyonlarını ait oldukları sınıfın tamamıyla birlikte iyileştirebilirler.(45)

Bunlar soyut tartışmalar değillerdi. Bu tartışmalar devrimin Avrupa genelinde somut bir sorun haline geldiği ve kadın ve erkeklerin sömürü ve baskıya karşı çetin bir mücadeleye giriştiği bir dönemde yapılıyordu.

Aynı tartışmalar 1960’ların devasa hareketleri ve mücadelelerinin ardından yeniden ortaya çıktı. Kadınların, sosyalist olduğunu iddia eden Sovyetler Birliği’ndeki korkunç durumu bazı feministleri sosyalizmin kadınların özgürlüğünü garantilemediği sonucuna yöneltti. Bu feministler iki birbirine paralel mücadele önerdiler: biri sömürüye karşı, diğeri ezilmişlik ve patriarkaya karşı.

Buna yanıt olarak Marksistler daha önceki devrimci nesiller tarafından ortaya konulan zengin geleneğe baktılar. Örneğin, o zamanlarda bu derginin sayfaları Zetkin ve Kollontai’ın fikirleri üzerine yapılan tartışmalarla, Rus Devrimi’nin deneyimleriyle ve Engels’in kadınların ezilmişliğinin kökenleriyle ilgili teorisiyle doluydu.(46)

Patriarka ideolojisinin tutmasının sebebi gerçekliğe uyuyor gibi görünmesindeydi. Her günkü ezilmişlik deneyimi “sistem” tarafından soyut bir biçimde dayatılmıyor. Bireyler arasındaki gerçek insan ilişkileriyle hayat buluyor. Marksizm’den etkilenen bazı feministler partiarka fikrinin savunusuyla materyalist bir yaklaşımı birleştirmeye giriştiler. Sanayi devrimi sırasında belli üretim sektörlerinden kadınların yasal yollarla dışlanmasını egemen sınıfla işçi sınıfı erkeklerinin ortaklaştıklarının bir kanıtı olarak sunduktan sonra bu erkeklerin kadınları işgücünün dışında tutmakta çıkarları olduğunu savundular.

Bu yorum çocuklarını doğurana kadar fabrikada çalışmaya zorlanan ve birkaç gün içinde kucaklarında çocuklarıyla fabrika tekrar döndürülen kadınların fabrika ortamından kaçmayı sevinçle karşıladığını göz ardı ediyor. Çocuk ve anne ölümleri o dönemde çok yüksekti ve bazı kadınlar için bu değişiklikler ücretli iş ve ev içi emekten oluşan çifte yükten kurtulma anlamına gelmişti. Erkeklere gelince, bazı sendikalar bu hamleleri destekledi çünkü kadınların düşük ücretle çalışmaları erkeklerin ücretlerinin altını oyuyordu. Gerçekte yaşanansa şuydu; birçok kadın işlerinde kaldı ve çoğu erkek ise tüm ailenin çalıştığına ya da bir ailenin ihtiyaçlarına denk gelecek şekilde bir maaş artışı alamadı.

Kadınların düşük ücret almaları ve kadınlara ucuz kreş hizmetleri verilmemesi işverenlere maliyetten tasarruf ettiriyor ve tüm işçi sınıfını daha yoksul kılıyor. Erkekler kadınların ücretlerinin kendi ücretlerini düşürmek için kullanılmasından ya da haneye daha düşük gelir girmesinden çıkar sağlamıyorlar.

Kimileri için partiarkanın mantığı erkeklerden ayrı örgütlenmekti. Eğer erkekler sorunun bir parçasıysa, çözümün bir parçası olamazlardı. Sosyalistler tabi ki ezilenlerin kendi seçtikleri metodlarla örgütlenme ve mücadele etmelerini savunurlar. Ama kadınların kurtuluşunun sadece kadınların mücadelesiyle kazanılabileceğine inanmıyoruz. Kadın sorununu sisteme meydan okuyacak daha büyük bir mücadelenin meselelerinden ayrı görmenin kazanma yeteneğimizi zayıflattığını düşüyoruz.

1970’lerin sonunda kürtaj hakkına saldırıları bertaraf etmek için sadece kadınların katıldığı sayısız gece ve gündüz yürüyüşü yapıldı. Ama en büyük ve en belirleyici olanı örgütlü işçi sınıfının kadın ve erkek üyelerinin birlikte örgütlediği 150,000 kişinin katıldığı TUC (Sendika Konfederasyonu) gösterisiydi. Kürtaj hakları, etrafında sadece kadınların mobilize olacağı bir “kadın sorunu” olarak görülmüyordu. Bu haklar bir sınıf meselesi olarak görüldü ve bu temelde kürtaj karşıtı bağnazlar yaklaşık otuz yıl boyunca susmak zorunda kaldılar.

Sadece işçi sınıfının kapitalizme meydan okuma gücüne sahip olduğu söylemek kadınlar dışarıdan bir güç gelecek ve öyle özgürleşecekler demek değil. Kadınlar işçi sınıfının tam da kalbindeler. Gerçek işçi sınıfı devriminin özünde kitlelerin kendi özgürlüklerini kazanma yeteneğini ortaya çıkarması vardır. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da belirttiği gibi:

Daha önceki tarihsel mücadeleler azınlıkların azınlıklar yararına yaptığı eylemlerdi. Proleter mücadele ise büyük çoğunluğun büyük çoğunluk çıkarına bilinçli eylemidir. Toplumun en alt katmanını oluşturan protelerya kendi üstündeki toplumsal tabakaları havaya savurmadan harekete geçip kendini yükseltemez.(47)

Ezilme deneyimi otomatik olarak direnişle sonuçlanmaz, hatta ezilenlerin diğer ezilen gruplarla birlikte mücadelesini de garantilemez. Aksine yalıtılma ve boyun eğmeyle bile sonuçlanabilir.

İdealizm, materyalizm ve Engels

Kadınların ezilmişliğinin Marksist analizi sahip olduğumuz fikirlerin maddi dünya tarafından biçimlendirildiği kavrayışına dayanır, bunun tersine değil. Köle ticareti beyazlar ırkçı olduğu için yapılmadı: ırkçılık köleliği aklamak ve siyahların insani değeri olmadığını kanıtlamak için geliştirildi.

Kadınların ezilmişliğinin kökenleri ile ilgili biyolojik belirlenimcilik ya da idealizme dayanmayan tek somut açıklamayı Marksizm yapmaktadır. Walter, kadın ve erkek davranış ve kabiliyetlerinin genetik yapıları tarafından belirlendiği ve sınırlandırıldığı mitini çok iyi teşhir etmiş. Kadınların pembe rengi sevmelerini avcı-toplayıcı toplumlarda böğürtlen aramalarına bağlayan cinsiyet belirlenimci bakış açısı uzunca bir süredir tabloid gazeteler ve sağcılar tarafından kullanılmaktadır. Bu fikirler kolayca çürütülebilir.(48) Ama bazı feministler de biyolojik determinizme başvurup kadınların doğası gereği daha şefkatli erkeklerin ise agresif olduğunu iddia etmekteler. Örneğin, finansal piyasalar çöktüğünde yaygın argümanlardan biri borsada gittikçe riski artan alım satımlardan erkeklik hormonlarının sorumlu olduğunu savunuyordu. Bu görüşe göre borsayı eğer kadınlar yönetseydi, böylesi krizler olmazdı:

Observer’ın iş sayfası editörü Ruth Sunderland “çöküşün sorumlusunun her şeyden çok kapitalizmin maço, diş ve pençe modeli” olduğunu söylüyordu. Buradaki ima dünya genelinde uyum ve refah getirebilecek alternatif, nazik ve kadınsı bir kapitalizm modelinin mümkün olduğu. Bu argüman bu denli ciddiye alınmıyor olsaydı, gülüp geçerdik. İzlanda’da iki batık bankanın ve yeni hükümetin kadınlar tarafından yönetiliyor olması “testosteron çağının sonu” olarak görülüyor… Dr. Ros Altmann krizin sebeplerinden birinin “aşırı maçoluk… Dişil bir atmosferin aksine işbirliği yoksunluğu… kadınların çok doğal bir biçimde ifade ettiği ‘Uzun vadeli bir bakış açısının’ yokluğu… Kadınların tersine erkeklerin “müşfik, besleyici ve geleceği önemseyen” bir zihin yapısına sahip olmaması… olarak görüyordu.(49)

Biyolojik belirlenimcilik reddedildiğinde bile son feminist yazında onun yerine ikame edilebilecek elle tutulur çok az şey var. Bunun yerine döngüsel bir tartışma görüyoruz: kadınların ve erkeklerin rol ve davranışlarıyla ilgili fikirler ve beklentiler fikirlerimizi, beklentilerimizi ve davranışlarımızı biçimlendirir. Bu yüzden kızlar pembe giyer, erkekler kamyonla oynar vs. Tabi ki fikirler ve beklentiler davranışlarımız üzerinde çok büyük bir etkiye sahiptir. Eşitsizlik ve baskıyı sürdürmeye ve meşrulaştırmaya hizmet eden her türlü fikirle mücadele etmek zorundayız. Ama şu soruyu yanıtlamaktan kaçamayız: peki bütün bu fikirler öncelikle nereden geliyor?

Fredrich Engels’in kadınların ezilmesi ve aile üzerine çığır açan kitabı bu soruya yanıt üretmeye çalıştı ve bugün hala geçerliliğini koruyan bir anlayışın temelini attı. Bu analiz cinsiyetçi fikirlerin materyalist analizine işaret ediyor. Sahip olduğumuz fikirler bize doğuştan gelmediler. İçinde yaşadığımız toplumsal yapının belirlediği bir sosyalleşme sürecinde süzülürler. Bu toplumsal yapıda ailenin özel bir rolü var. Power, Marx ve Engels’in teorilerine kafa sallarken, yeni feminist literatürün çoğu bu analitik teorilerle ciddi biçimde ilişkilenemiyor ya da bu argümanların geçerliliğini incelemekte başarı gösteremiyor.

Engels’s içgörüleri insanlık tarihinin büyük bir bölümünde sınıfsal bölünmelerin olmadığını ve ilk sınıflı toplumlara geçişin önemini gösterdi. Engels bu ilk bölünmeyi “kadın cinsinin ilk tarihi yenilgisi” olarak tarif etti. Bu “yenilgi” kadının bir sonraki neslin özelleştirilmiş yeniden üretiminden sorumlu olduğu tek eşli ailenin gelişmesinde yatıyordu. Bu toplumda erkek yeniden üretim değil üretimin toplumsallaşmış alanında baskın hale geldi. Tüm bu değişim küçük avcı-toplayıcı gruplar halinde yaşamdan bahçecilik ya da tarıma dayalı yerleşik topluluklara geçişle birlikte yaşandı.(50)

Sabanların kullanılması, sulamanın gelişmesi ve barajlar iklim ve toprağa da bağlı olarak insan üretkenliğinde devasa değişimleri beraberinde getirdi. Bu yeni teknikler kadının toplumdaki rolü üzerinde çok ciddi bir etkiye sahip oldu: ağır teçhizatların kullanımı, artık ürünlerin takasının başlaması ve kendi grupları dışındaki gruplarla, kimi zaman düşmanca, ilişkilerin gelişmesi. Kadınların yaptığı işin en az erkeklerinki kadar yiyecek ürettiği dönemden erkeklerin görev aldığı alanların kadınlarınkinden daha verimli ve zaman içinde daha yaşamsal hale geldiği bir döneme geçildi.

Artık değeri üretenler artık ürünün kullanımını da denetlediler ve bu karşılığında gruptaki bazı erkekleri iktidar sahibi kıldı. Çocuk yetiştirmek üretimin merkezinde bir katkı olarak görülmekten uzaklaştı ve kadınlar tarafından yürütülen daha özelleşmiş bir yeniden üretim süreciyle erkeklerin görev aldığı artan ölçekte toplumsallaşan üretim arasındaki bölünme arttı. Yeniden üretim sürecinin özelleşmesine bahçeci ve zirai yerleşik toplulukların tarlada çalışacak çok sayıda insana ihtiyaç duymalarından kaynaklı yeniden üretim sürecinin öneminin gittikçe artması eşlik etti.

Artık ürün tüm erkekler tarafından üretilmediği gibi hepsi tarafından kontrol edilmiyordu. Belli koşullar bazı erkeklere daha fazla avantaj sağladı. Dolayısıyla bölünmeler erkekleri de ayrıştırdı. Tarihte ilk kez hiyerarşiler ortaya çıktı ve tabi ki bunun toplumsal sonuçları oldu. Diğerlerin sahip olmadığı bir şeye sahipseniz ve onu elinizde tutup kendinizden sonrakilere devretmek istiyorsanız, miras önemli hale gelir. Meşru varislerinizi belirlemenin bir yolu tek eşliliği garanti altına almaktır. Tüm bu gelişmeler söz konusu toplumlardaki kadınların konumu üzerinde ciddi etiklerde bulundu.

Kadınların ezilmişliğinin kaynağının sınıfla toplumların yükselişiyle birlikte büyüyen aile yapısında olduğunu ve sınıflı toplumlardan önce böyle bir pratiğin olmadığını göstermek kadın özgürlüğü mücadelesinin analizi için de hayati. Bu nokta tartışmada kazanması en zor nokta olabilir. Çünkü sezgilerimize son derece aykırı. Çalışma, yaşama ve kişisel hayatlarımızı düzenleme biçimimizin her zaman böyle olduğunu kabul etmek ve tek yapabileceğimiz şeyin yıkmak değil de hayatı törpülemek olduğunu düşünmek çok daha kolay. Örneğin, Redfern ve Aune “erkekler aileleriyle ilgilenmek için ücretli işlerinden birkaç saat feragat etmek konusunda daha istekli olmalılar ve işyerleri esnek çalışma saatlerine uyum sağlamalı” gibi önerilere sahipler.(51) Ama bu önerilerin tüm yapabileceği şey kadınların yükünü şöyle bir dolandırmak ve tabi ki tek ebeveyn olan kadınların sorunlarına çözüm sunamamak.

Yani sınıf faktörünün oynadığı rolü teyid eden, kapitalizmin bir sorun olduğunu kabul eden ve sınıf mücadelesinin rolünü gören feministler için bile, kadınların ezilmişliğinin maddi kökenlerini anlamadaki başarısızlık çift-kanallı bir yaklaşım doğuruyor: mücadelenin biri sömürüye karşı; diğeri ise ezilmişlik ve patriarkaya karşı. Günümüzde ise patriarka tam olarak teorize edilmiş bir olgu değil. Çoğu zaman kadınların ayrımcılığa uğradığı durumları tasvir ederken kullanılan bir terim.

“Kadınların Kurtuluşu ve Devrimci Sosyalizm” başlıklı klasik makalesinin sonundaki notlardan birinde Chris Harman sosyalistlerin “kadınların ezilmişliğinin -ister cinsler arasındaki biyolojik farklılıklarla açıklansın isterse erkek ruhuna içkin herhangi bir şeyle- ezelden beri var olduğu fikrine inanmıyoruz” diye yazmıştı. Harman bu ifadesinin “makalenin ilk kopyasını gösterdiği insanlar arasında en çok tartışmaya yol açan ifade” olduğunu söylüyordu.(52)

Harman makalesinde detaylı bir biçimde antropolojik veri ve çalışmalara gönderme yapıyor. İlk antropolojik çalışmaları yapanların(çoğu erkek) motivasyonlarından sınıfsal arka planlarına kadar birçok problemi de inceliyor. Ama yine de insanların sayısız biçimde örgütlenmiş topluluklar içinde yaşamış olduklarına dair reddedilemez kanıtlar yerli yerinde duruyor.

İnsanların çekirdek ailelerde yaşamadıkları toplumlar vardı. Kadınlar ikinci sınıf vatandaş değildi. Eşcinsel seks anormal olarak görülmüyordu. İnsanların ten rengi önemli değildi ve ulusal sınırlar yoktu. Kadın ezilmişliğinin yani kadınlara karşı sistematik ayrımcılığın görülmediği toplumlara dair birçok örnek var. Kadınların erkeklerden daha fazla güce sahip olduğu birçok toplum var. Cinsiyet farklılığının az önemli ya da hiç önemli olmadığı bir sürü toplum da mevcut. Temel nokta şu ki kadınlar ve erkekler geçmişte farklı biçimlerde yaşadılar ve gelecekte de farklı şekillerde yaşama potansiyeline sahipler.

Günümüzde aile

Bugün, kadınların çoğunluğu hayatlarını sadece doğum yapmaya ve çocuk büyütmeye vakfetmemiş olsa da aile hala sistem için devasa ekonomik ve ideolojik faydalar sunmakta. Ekonomik fayda sunuyor çünkü tek tek aileler yeni neslin büyütülmesinin tüm maliyetini üstlenmiş durumda. İdeolojik yarar sağlıyor çünkü aileler kendilerini atomize olmuş, kendi-kendine yeten birimler olarak görme konusunda teşvik ediliyor. Bu da yoksul ya da işsizsen, toplumdaki ırkçılığı, ekonomik krizi ya da eğitim kesintilerini değil kendini suçlamanı sağlıyor.

Aile aynı zamanda birçokları tarafından acımasız dünyadan kaçabildikleri bir sığınak olarak görülüyor. Bu acımasız dünya her birimize kişiliksiz bir sistemin basit bir dişlisi muamelesi yapıyor. Aile koşulsuz sevgi ve desteği bekleyip alabileceğimiz tek yer. Aile hayatı medyada, reklam dünyasında ve popüler kültürde sürekli övülüyor ve “çalışkan aileler” göndermesi tüm partilerin genel seçim kampanyalarında tekrar edilen bir nakarat.

Evlilik hala kadınların temel arzusu olarak gösteriliyor. Nesillerdir kadınlar işgücünün bir parçası olmalarına rağmen ev hala bir “kadın alanı” olarak sunuluyor. İşi, alışverişi, ev işini ve çocuk bakımını toplumun (ve sıkça bizzat kendi) beklentilerini karşılamak için jonglör gibi aynı anda yürütmesi gereken kadındır. Bu beklentiler kadının “doğal” olduğu düşünülen rolünden kaynaklanıyor. Bu bakış açısı kadınların çocuklarının okul saatleri ve tatillerine uysun diye düşük ücretli ya da yarı-zamanlı işleri kabul etmelerine yol açıyor.

Devlet her zaman cinsiyet bölünmesiyle ilgili bu “geleneksel” bakış açısını destekler ve güçlendirir. Bu görüş erkeklerden de temin/tedarik eden olma beklentilerini karşılamalarını bekler. Muhafazakarlar (Toriler) evlenen çiftlere vergi kesintisi öneriyorlar çünkü geleneksel aile birimiyle uyumlu yaşamayı reddeden insanların artıyor olmasından korkuyorlar. Kadınlar bugün eskisine göre daha geç yaşta çocuk sahibi oluyor. Hatta bazıları çocuk yapmamayı seçiyorlar. 1970’lerden beri İngiltere ve Galler’de 25 yaş altı kadınların çocuk yapma oranında bir düşüş var. 1971’de 25 yaş altı kadınların yüzde 47’si (369,600 çocuk) çocuk sahibiyken 2008’de bu rakam yüzde 25’e (180,700) düşmüş.53 Aile hakkında geleneksel fikirler bugünün toplumunun gerçekliğine uymamasına rağmen, bu fikirlerdeki direnç ailenin egemen bir toplumsal yapı olarak hala ayakta olduğunun göstergesi. Yaşam ve çalışma biçimimizdeki büyük değişimler aileyi ortadan kaldıramıyor. Aile hala statükoyu sürdürme ve aklama gibi önemli bir amaca hizmet ediyor. Topluma hâkim olan kadınlarla ilgili fikirlerin maddi zemini işte burada yatıyor.

Bugün kadınların özgürlüğü için mücadele Sosyalistler kendini feminist olarak niteleyen yeni politize olmuş kadınlarla bizleri birleştiren noktadan hareketle tartışmak zorundalar. Bu nokta kadınların cinsiyetçiliği reddetmeleri, adaletsizlik ve ayrımcılığa duydukları öfke ve mücadele etme isteği. Yeni bir nesli devrimci sosyalizme kazanabiliriz ama bunu kaba bir feminizm aleyhtarlığıyla yapamayız.

Bunun yanı sıra sosyalist feminizm ya da Marksist feminizm gibi başka bir feminizm türü yaratmak için tartışırsak kadınlara iyilik yapmış olmayız. Dünya görüşümüz ve uğrunda mücadele ettiğimiz temel devrimci değişim kadın haklarını kazanmak için savaşma konusunda belli bir bakış açısı üretmekten fazlasını gerektiriyor. Kadınların ezilmişliğinin her türlü ifadesine karşı savaşmayı ama gerçek kadın özgürlüğünün sadece sosyalist bir devrimle gerçekleştirilebilir olduğuna inanmayı gerektiriyor.

Yeni tartışmaların parçası olmak bizim için hayati öneme sahip. Bazılarımız birkaç on yıl önce sahip olduğumuz argümanları ısıtıp sunmakla yetinebilir. Ama bu büyük bir hata olur. Bugünün tartışmalarına bakan kadınlar 1960’lardaki kadınlardan çok farklı deneyimlere sahipler. Bugün 40 yıl önce kadınlara yasak olan birçok alanda kadınlar var. Bugünün kadın nesli kadınların aslında her şeye sahip olduğu yalanıyla yetiştiler. Hükümette kadınları gördüler; geçimlerini sağlamak için çalışacakları varsayımıyla yetiştiler; pornoya erişim olanağını dönüştüren interneti gördüler; ve 1960’ların cinsel özgürlük gibi bazı kazanımlarının basmakalıplara dönüştürülüp özgürlükmüş gibi satıldığına şahit oldular.

Marksistler daha önceki dönemlerde pornografi, fahişelik, metalaşma ve cinsel özgürlük gibi tartışmaların parçası oldular ve bugün de yapılan tartışmalarda ortaya koyacakları çok şey var.(54) Marx yabancılaşma süreci üzerine yazmıştı. Kapitalizmin insanlığımızın içkin/hakiki yanlarını alınıp satılacak ve sahip olunacak yabancı nesnelere çevirme yeteneğini ortaya koydu. Eğer hayatta kalmak istiyorsak emek harcama yeteneğimizi satmaya zorlanırız. Bu yüzden cinselliğimiz bile bize yabancı bir şeye dönüştürülüyor. Kazanmak için mücadele ettiğimiz ifade hürriyetinin yeni hali sistemin her şeyi kar kaynağına çevirme itkisiyle çarpıtılıyor. Özgürlük tam tersine dönüştürülüyor: kadınlar seksi olduğu düşünülen kalıpların her zamankinden daha abartılı karikatürlerine uyma baskısı hissediyor. Erkeklerse kendilerini testosteronlarının umutsuz tutsakları olarak görmeye teşvik ediliyor: cinsel açıdan agresif ve doyumsuz.

Bununla birlikte yeni cinsiyetçilikle mücadeleden bahsettiğimizde şunu net ortaya koyalım ki gerçek cinsel özgürlükten ve cinsiyet ve cinsellikle ilgili daha fazla açıklıktan yanayız. Muhafazakârlar, cinsellik ve kadınların toplumdaki yeriyle ilgili gerici bir gündem dayatanlarla yan yana duramayız.55 Kadınların cinsel ilişkilerde ağırbaşlı ve pasif olmaları gerektiğini savunan, okullarda cinsellik eğitimini sınırlandırmak gerektiğini düşünen ve sansürü dayatan fikirlerle yeni cinsiyetçiliği eleştirenlerle aramıza mesafe koymalıyız. Sansür, egemen sınıfın yargıçlarının ve politikacılarının neyi okuyup, neyi izleyip, neyi üreteceğimize karar verecek hakem rolüne bürünmelerine olanak sağlar. Açıkça belirtelim ki karşı çıktığımız şey kadın bedenlerinin kaba bir şekilde metalaştırılmasının cinsel özgüven olarak sunulması.

TUC (Trade Union Confederation-Sendika Konfederasyonu) tarafından “eşit fırsatlar krizi” olarak adlandırılan küresel bir ekonomik krizin pençesindeyiz.56 Eşit fırsatlar demesinin sebebi ise kadınların hiç olmadığı kadar büyük bir oranda işgücünün parçası olmaları. Kadınlar da erkekler kadar iş kesintileri ve işten çıkarma yaşayacaklar. Şu ana kadar rakamlar erkeklerin kadınlardan daha fazla iş kaybı yaşadığına işaret ediyor ama bu kati sonuç değil. Hükümetin kamu harcamaları için planladığı yıkıcı kesintilerin de etkileri olacak. Yaşlılar için, engelliler için, çocuklar ve başkaca gruplar için verilen hizmetler kesintiye uğradığında işçi sınıfı ailelerinde yaşayan ve yaşam standartları bu hizmetlere bağlı kadınların oluşacak boşluğu dolduracağı varsayılıyor. Görünen o ki önümüzdeki süreçte mücadele edecek çok şey olacak. Bu yeni feminist yazarların bu konudaki önerileri nelerdir? Daha aktif olmayı savunuyorlar. Banyard, kadınların katılabileceği kampanyaları listeliyor. Redfern ve Aune, milletvekillerine mektup yazmayı, erkek arkadaşımıza meydan okumayı ve yaşam tarzımızı değiştirmeyi öneriyor. Popüler kültürdeki cinsiyetçiliğe karşı önerileri şöyle: “Tüketiminizi çeşitlendirin… erkekler ve kadınlar hakkında günlük hayatta duyduğunuz atıl basmakalıpları reddedin”.(57) Bu önerilerin hiç biri yazarların bizzat kendilerinin tarif ettikleri sorunların çözümü için yeterli olmanın yakınından geçmiyor.

Biz ise ezilmişlik deneyimleri yüzünden politikaya ilgi duyan kadınları farklı bir politik geleneğe kazanmak zorundayız. Kadınların mücadelesini işçi sınıfının daha geniş mücadelesinden ayırmayan bir geleneğe. Büyük işçi sınıfı direnişlerinin ve isyanlarının her bir dönemi kadın sorununun ortaya çıkışını görmüştür. İşçi sınıfı mücadelesinin sistemi alt etme becerisini sergileyemediği böylesi bir dönemden sonra ise bireysel yaşam tarzı çözümlerinin, ya da kadınların ayrı örgütlenmesinin tek seçenek gibi görünebiliyor olması çok şaşırtıcı değildir.

Tarih göstermiştir ki ezilenler mücadele etmek üzere örgütlendiklerinde büyük muhalefet hareketlerine ilham verebilirler ama tek bir probleme odaklandıklarında şu anki toplumun sınırlarına çarparlar.

1960’lardın kadın hareketi sistemin genişliyor ve ileri gidiyor olduğu varsayımıyla şekillendi. Her yeni neslin bir öncekinden daha iyi bir yaşam kalitesi ve daha büyük fırsatlara sahip olacağına dair ortak bir hissiyat vardı. Birçokları için bu hissiyattan da öte gerçeklikti.

Bugünse kapitalizm 60’ların aksine uzatılmış ve derin bir kriz içinde. Vahşi savaşlar bu sistemin artık süreklileşmiş bir yanı ve iklim değişimi gezegen hayatı için büyük bir tehdit. Britanya’da milyonlarca insan gelecekleri ile ilgili derin bir kaygı içinde ve sistemin sıradan insanlara daha eşit ve tatminkar bir hayat sunma imkanı yok. Neo-liberalizm adına sürdürülen dizginsiz piyasa mekanizması bu toplumun en savunmasız unsurları için bir çözümün bu sistem tarafından sunulmasının artık mümkün olmadığını gözler önüne serdi. Her türlü illüzyonu bir kenara attı.

Bu yüzden de kapitalist sistemin kendisini hedef almamız gerekir argümanı bugün popüler bir argüman. Feminist olduklarını beyan eden, cinsiyetçi reklamların üzerine çıkartmalar yapıştıran ya da yeni internet siteleri ve feminist gruplar kuran genç kadınların çoğu sosyalist fikirlere düşmanca yaklaşmıyorlar.

Bu kadınlarla bugün karşı karşıya olduğumuz tüm mücadelelerde birlikte hareket etmeliyiz. Gerek eğitimdeki kesintiler gerekse Muhafazakarlar’ın kürtaj haklarına saldırma hamlelerine karşı yan yana durmalıyız. Cinsiyetçi reklamlarla ilgili tartışmalar ve protestolar örgütlemeli ve gerçek cinsel özgürlük için mücadele etmeliyiz. Kadınların ezilmişliğinin farklı biçimlerine karşı her günkü mücadelenin parçası olmalı ama her zaman ezilmişlikten tamamen kurtulmuş bir toplumu nasıl kazanabileceğimize dair perspektifimizi korumalıyız.

Kaynaklar

1 Observer, 31 Mayıs 2009.

2 www.statistics.gov.uk/cci/nugget.asp?id=322

3 Guardian, 13 Şubat 2009.

4 Economist, 30 Aralık 2009.

5 EHRC. 2008. s8.

6 EHRC, 2008. s8.

7 Orr, 2003, s8.

8 Walter, 1998, s7. Vurgu eklendi.

9 Cliff, 1984, s86.

10 Lenin, 1984, s75

11 Orr, 2009a, s21.

12 Trotsky 1970, s73.

13 Evans, 1980, s87.

14 Evans, 1980, s120.

15 Eisensten, 2009, s1.

16 Quoted in Eisenstein, 2009, s131.

17 Walter, 1998, s36.

18 Valenti, 2007, s1.

19 Power, 2009, s11.

20 Eisenstein, 2009, s13.

21 Levy, 2005, s3.

22 Fawcett Society, 2009, s6.

23 Saner, 2008.

24 Times Higher Education, 17 Eylül 2009.

25 www.labiaplastysurgeon.com

26 C Scharff, 2009.

27 Eisenstein, 2009, s200.

28 Banyard, 2010, s8.

29 Banyard, 2010, sf121-122.

30 Banyard, 2010, s123.

31 Banyard, 2010, s141.

32 Banyard, 2010, s206.

33 Rod Liddle, Spectator, 8 Ağustos 2009.

34 Walter, 2010, sf121-122.

35 Guardian, 9 Temmuz 2009.

36 Redfern and Aune, 2010, s124.

37 Walter, 1998, s23.

38 Redfern and Aune, 2010, s113.

39 BIS, 2010, s10.

40 TUC, 2009, s4.

41 BIS, 2010, s15.

42 http://stats.bis.gov.uk/UKSA/tu/TUM2009.pdf

43 Alıntılayan Eisenstein, 2009, s216.

44 Foner, 1984, s77.

45 www.marxists.org/archive/kollonta/1913/womens-day.htm

46 Bkz Cliff, 1981a; Cliff, 1981b, and German, 1981.

47 Marx ve Engels, 1848.

48 Walter, 2010, s145.

49 Orr, 2009b.

50 Engels, 1978, s65.

51 Redfern ve Aune, 2010, s133.

52 Harman, 1984, sf3, 37 n1.

53 ONS, 2009, s3.

54 Örneğin, McGregor, 1989, ve daha yakınlarda, Pritchard, 2010, ve Dale ve Whittaker’ın bu sayıdaki cevabı.

55 Liebau, 2007, ABD’deki sağ kanadın cevabına bir örnektir.

56 www.tuc.org.uk/economy/tuc-15872-f0.cfm

57 Redfern ve Aune, 2010, s203.

 

Banyard, Kat, 2010, The Equality Illusion (Faber andFaber).

BIS, 2010, Work and Families Act 2006 Evaluation Report(March 2006), www.bis.gov.uk/assets/biscore/ employment-matters/docs/10-844-work-families-act-2006-evaluation

Cliff, Tony, 1981a, “Clara Zetkin and the German SocialistFeminist movement”, International Socialism 13 (summer).

Cliff, Tony, 1981b, “Alexandra Kollantai: Russian Marxistsand Women Workers”, International Socialism 14 (autumn).

Cliff, Tony, 1984, Class Struggle and Women’s Liberation(Bookmarks).

EHRC 2008, Sex and Power, www. equalityhumanrights.com/advice-and-guidance/here-for-everyonehere- forbusiness/working-better/sex-and-power/

Engels, Fredrich, 1978 (1884), The Origin of the Family,

Private Property and the State (Foreign LanguagesPress),www.marxists.org/archive/marx/works/1884/origin-family/index.htm

Eisenstein, Hester, 2009, Feminism Seduced (Paradigm).

Evans, Sara, 1980, Personal Politics (Vintage).

Fawcett Society, 2009, Corporate Sexism,www.fawcettsociety.org.uk/documents/Corporate%20Sexism.pdf

Foner, Philip S (ed), 1984, Clara Zetkin, SelectedWriting(International Publishers).

German, Lindsey, 1981, “Theories of Patriarchy”, InternationalSocialism 12 (summer).

Harman, Chris, 1984, “Women’s Liberation and Revolutionary

Socialism”, International Socialism 23 (spring)www.marxists.org/archive/harman/1984/xx/wmen.html

Kollontai, Alexandra, 1998, Kollontai on Women’s Liberation(Bookmarks).

Marx, Karl and Fredrich Engels, 1848, The Communist M a n i f e s t o , w w w . m a r x i s t s . o r g / a r c h i v e / l e n i n /works/1919/nov/06.htm

Levy, Ariel, 2005, Female Chauvinist Pigs (Free Press).

Liebau, Carol Platt, 2007, Prude: How the Sex-Obsessed Culture Damages Girls (Center Street).

McGregor, Sheila, 1989, “Rape, Pornography and Capitalism”, International Socialism 45 (winter),www. marxists.de/gender/mcgregor/rapeporn.htm

ONS, 2009, Social Trends, Households and Families (4 D e c emb e r ) , w w w . s t a t i s t i c s . g o v . u k / d o w n l o a d s /theme_social/Social-Trends40/ST40_Ch02.pdf

Orr, Judith, 2003, “Body for Sale”, Socialist Worker (12 March),www.socialistworker.co.uk/art.php?id=3998

Orr, Judith,2009a, “Z is for Zhenotdel”, SocialistReview(September), www.socialistreview.org.uk/article.php?articlenumber=10938

Orr, Judith, 2009b, “Lehman Sisters?” Socialist Review (March),www.socialistreview.org.uk/article. php?articlenumber=10747

Power, Nina, 2009, One Dimensional Woman (ZeroBooks).

Pritchard, Jane, 2010, “The Sex Work Debate”, InternationalSocialism 125 (winter), www.isj.org. uk/?id=618

Redfern, Catherine, and Kristin Aune, 2010, Reclaimingthe F word (Zed).

Rowbotham, Sheila, 2010, Dreamers of a New Day(Verso).

Saner, Emine, 2008, “Betraying the Student Body”,Guardian (5 December),www.guardian.co.uk/ education/2008/dec/05/students-gender

C.Scharff (2009) Young women’s Dis-identification with

Feminism: Negotiating Heteronormativity, Neoliberalismand Difference (Unpublished PhD thesis, LondonSchool of Economics).

ONS, 2009, Social Trends 2009 (Office for National Statistics),number 39.

Trotsky, Leon, 1970, Women and the Family (Pathfinder).

TUC, 2009, Women and Recession,www.tuc.org.uk/extras/womenandrecession.pdf

Valenti, Jessica, 2007, Full Frontal Feminism (Seal Press).

Walter, Natasha, 1998, The New Feminism (Little,Brown).

Walter, Natasha, 2010, Living Dolls (Virago).

SON SAYI