Aşağıdan Sosyalizm

BROŞÜRLER
Tipografi
  • En Küçük Küçük Orta Büyük En Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Yeni bir özgürlük ve bolluk toplumuna geçiş, bir dünya işçi devletleri federasyonu ile, dünya çapında işçi iktidarı ile mümkün. Böyle bir toplum yaratmak isteyenlerin önündeki en önemli iş, aşağıdan sosyalizm bayrağını yükseltmek ve sosyalizm ile demokrasinin ayrılmazlığını savunmakdır. Sosyalizmin, demokratik özü ve insanın özgürleşmesi anlatılmalıdır.

Sosyalizmin krizi

Sosyalist hareket bugün ciddi bir kriz yaşıyor. Onyıllardır sosyalist ülkeler olarak savunulan rejimler, bu ülkelerin işçileri tarafından yıkıldı. Bu toplumların işçi iktidarı olması beklenirken, işçiler bize bu rejimlerin birer diktatörlük olduğunu gösterdiler. 1989 Doğu Avrupa devrimleri, Tianneman Meydanı, SSCB'nin dağılması, Nikaragua'da Sandinist rejimin iktidarı kaybetmesi vb.dünyanın her yanında Stalinizmi sosyalizm diye savunmuş birçok insanı "yoksa sosyalizm düşüncesi hata mıydı" sorusuyla karşı karşıya bıraktı. Piyasa kapitalizminin sözcüleri "komünizmin öldüğünü" ilan ettiler. Bu şaşkınlık içinde binlerce, onbinlerce sosyalist, kapitalizmin insanlığa bir gelecek vaadetmediğini, aksine savaşlar, açlık, işsizlik ve baskı vaadettiğini görseler de alternatifsiz bir şekilde sağ düşünceden etkilenmeye başladılar. Bu savrulmadan kurtulabilmenin ilk şartı dünyada olup biteni açıklayabilmektir.

Kapitalist toplumda parlamentoya seçilen milletvekillerinin yapacağı reformlar veya kendine sosyalist diyen gerillaların iktidarı alması ile yukarıdan aşağıya son vermek mümkün mü? Marks'tan bu yana dünya işçi sınıfı deneyimlerini yorumlayan ve teorize eden sosyalistlerin savunduğu sosyalizm bu mudur?

Bu sorulara olumlu yanıt verenler; yani Rusya'nın, Doğu Avrupa'nın, Çin'in, Küba'nın sosyalist olduğunu savunanlar, bu ülkelerin, işçileri sömüren ekonomilere ve baskıcı rejimlere dayandığını anlayamıyorlar ve aynı şekilde neden ve nasıl yıkıldıklarını da açıklayamıyorlar. O halde, ilk ihtiyacımız Marksist geleneğin ne olduğunu ve neyi savunduğunu netleştirmek.

Özgürlük düşü

İnsanların özgürlük özlemi sınıflı toplum kadar eski. Toplumun bir kesimi, diğerini baskıyla kontrol edip sömürmeye başladığından beri insanlar özgürlük için mücadele ediyorlar. Köle sahiplerine karşı ayaklanan köleler, toprak sahibine karşı ayaklanan köylüler özgürlük için mücadele ediyorlardı. Tüm bu popüler isyanlar dini bir içerik taşıyordu. İnsanlar yüzyıllarca kurtuluşu tanrıda veya onun atadığı bir liderde aradılar. Bu mistik dünya görüşü işçi sınıfının modern bir sınıf olarak ortaya çıkışına kadar özgürlük mücadelelerine egemen oldu. Ancak sanayi devrimiyle beraber modern işçi sınıfı ortaya çıktıktan sonradır ki, toplumun insanlar tarafından yeniden ve başka türlü örgütlenebileceği düşüncesi de ortaya çıktı. Aşağıdan sosyalizm düşüncesi bu gelişme içinde doğdu. Bu sürecin başlangıcında sosyalist düşünce son derece elitist ve anti-demokratikti. Ancak birkaç onyıllık işçi mücadeleleri içinde sosyalizm, ezilenlerin kendi eylemleriyle kurtuluşunu ifade eden bir hareket halini aldı.

Yeni bir özgürlük ve bolluk toplumuna geçiş, bir dünya işçi devletleri federasyonu ile, dünya çapında işçi iktidarı ile mümkün. Böyle bir toplum yaratmak isteyenlerin önündeki en önemli iş, aşağıdan sosyalizm bayrağını yükseltmek ve sosyalizm ile demokrasinin ayrılmazlığını savunmakdır. Sosyalizmin, demokratik özü ve insanın özgürleşmesi anlatılmalıdır.

Sosyalizmin krizi

Sosyalist hareket bugün ciddi bir kriz yaşıyor. Onyıllardır sosyalist ülkeler olarak savunulan rejimler, bu ülkelerin işçileri tarafından yıkıldı. Bu toplumların işçi iktidarı olması beklenirken, işçiler bize bu rejimlerin birer diktatörlük olduğunu gösterdiler. 1989 Doğu Avrupa devrimleri, Tianneman Meydanı, SSCB'nin dağılması, Nikaragua'da Sandinist rejimin iktidarı kaybetmesi vb.dünyanın her yanında Stalinizmi sosyalizm diye savunmuş birçok insanı "yoksa sosyalizm düşüncesi hata mıydı" sorusuyla karşı karşıya bıraktı. Piyasa kapitalizminin sözcüleri "komünizmin öldüğünü" ilan ettiler. Bu şaşkınlık içinde binlerce, onbinlerce sosyalist, kapitalizmin insanlığa bir gelecek vaadetmediğini, aksine savaşlar, açlık, işsizlik ve baskı vaadettiğini görseler de alternatifsiz bir şekilde sağ düşünceden etkilenmeye başladılar. Bu savrulmadan kurtulabilmenin ilk şartı dünyada olup biteni açıklayabilmektir.

Kapitalist toplumda parlamentoya seçilen milletvekillerinin yapacağı reformlar veya kendine sosyalist diyen gerillaların iktidarı alması ile yukarıdan aşağıya son vermek mümkün mü? Marks'tan bu yana dünya işçi sınıfı deneyimlerini yorumlayan ve teorize eden sosyalistlerin savunduğu sosyalizm bu mudur?

Bu sorulara olumlu yanıt verenler; yani Rusya'nın, Doğu Avrupa'nın, Çin'in, Küba'nın sosyalist olduğunu savunanlar, bu ülkelerin, işçileri sömüren ekonomilere ve baskıcı rejimlere dayandığını anlayamıyorlar ve aynı şekilde neden ve nasıl yıkıldıklarını da açıklayamıyorlar. O halde, ilk ihtiyacımız Marksist geleneğin ne olduğunu ve neyi savunduğunu netleştirmek.

Özgürlük düşü

İnsanların özgürlük özlemi sınıflı toplum kadar eski. Toplumun bir kesimi, diğerini baskıyla kontrol edip sömürmeye başladığından beri insanlar özgürlük için mücadele ediyorlar. Köle sahiplerine karşı ayaklanan köleler, toprak sahibine karşı ayaklanan köylüler özgürlük için mücadele ediyorlardı. Tüm bu popüler isyanlar dini bir içerik taşıyordu. İnsanlar yüzyıllarca kurtuluşu tanrıda veya onun atadığı bir liderde aradılar. Bu mistik dünya görüşü işçi sınıfının modern bir sınıf olarak ortaya çıkışına kadar özgürlük mücadelelerine egemen oldu. Ancak sanayi devrimiyle beraber modern işçi sınıfı ortaya çıktıktan sonradır ki, toplumun insanlar tarafından yeniden ve başka türlü örgütlenebileceği düşüncesi de ortaya çıktı. Aşağıdan sosyalizm düşüncesi bu gelişme içinde doğdu. Bu sürecin başlangıcında sosyalist düşünce son derece elitist ve anti-demokratikti. Ancak birkaç onyıllık işçi mücadeleleri içinde sosyalizm, ezilenlerin kendi eylemleriyle kurtuluşunu ifade eden bir hareket halini aldı.

Sosyalist düşüncenin doğuşu

Sosyalist düşüncenin doğuşu

Sosyalizm terimi yazılı literatürde ilk kez 1827 yılında İngiltere'de ortaya çıktı. 5 yıl sonra Fransız yazınında kullanılmaya başlandı. Sosyalist düşünce ve sosyalist hareketin ilk kez Fransa ve İngiltere'de ortaya çıkması tesadüf değildi. Sosyalizm düşüncesi bu iki ülkedeki devrimlerin ürünüydü. İngiltere'deki sanayi devrimi ve Fransa'da burjuva demokratik devrimi.

1789-93 Büyük Fransız Devrimi tarihte görülen en kitlesel halk mücadelelerine sahne oldu. Devrim, kabaca monarşiden nefret eden Paris'li yoksul kitlelerin üstünde yükseldi. Bu kitleler "özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" sloganları ile mücadeleye atıldılar. Monarşiye karşı bir isyan olarak başlayan hareket her türlü baskı ve otoriteye, toprak sahiplerine, papazlara ve fabrika sahiplerine karşı bir mücadeleye dönüştü. Monarşiye karşı hareket toplumun geniş kesimlerini birleştirmişti, ancak mücadele gerileyince yeni bir egemen sınıf, kapitalistler kendi eşitsizliğe dayalı mülkiyetlerini korumak ve iktidarlarını kurmak için hareketi durdurmaya çalıştılar. Sonuçta halk hareketi tutucu ve devrimci olarak iki kampa bölündü.

Tutucu kampta, özgürlüğü mülk edinme özgürlüğü olarak anlayanlar vardı. Devrimci kamp, Paris yoksullarını temsil ediyordu ve eşitlik olmadan özgürlük olmayacağını biliyorlardı. Özgürlük bazılarının açlıktan ölme, diğerlerinin ise bunların emeğine el koyarak zenginleşme özgürlüğü olduğu sürece anlamsızdı. Fransız Devriminden sonra, demokrasi ve özgürlüğün bir eşitlik toplumu gerektirdiği şeklindeki temel sosyalist fikir doğdu. Fransız radikalleri, herkesin üretime ve servetin bölüşümüne eşit olarak katılmasının özgürlüğün ön koşulu olduğunu anladılar.

Ama eşitliğe dayanan bir toplum, herkese yetecek kaynaklar ve bolluk gerektiriyordu. Ekonomik hayat geri kaldığı sürece, eşitlik sadece yoksulluğun eşit paylaşılması anlamına gelebilirdi. Sağlıklı ve aktif bir kitlesel demokrasi için herkesin temel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi gerekliydi. Dolayısıyla ekonomik gelişme belli bir düzeye ulaşmadıkça, Fransız devrimcilerinin özgürlük ve eşitlik talepleri ütopik kalmaya mahkumdu. Ancak İngiltere'deki sanayi devrimi muazzam bir ekonomik gelişimi başlattıktan sonra, eşitlik ve bolluğa dayalı bir toplum gerçekçi bir olasılık haline geldi.

1800'lerin başında geliştirilen yeni üretim araçları ve teknikleri, çalışma koşullarını hafifletme ve aynı zamanda herkese yetecek kadarını üretebilme olanaklarını getirecekti.

Tabii gerçekte böyle olmadı. İşçilerin koşullarını iyileştirmek yerine olanaklar yeni sanayi kapitalisti sınıfın servetini çoğaltacak şekilde kullanıldı. Ancak kimi yazarlar sanayi devriminin hayatlarını iyileştirmek için taşıdığı potansiyeli gördüler. İyi niyetli kimi bankerler ve fabrika sahipleri, sanayi devriminin insanlık için kullanılabileceğini düşündüler. Bunların çoğu "ütopik sosyalizmin" savunucuları haline geldi.

En tanınmışlarından biri Robert Owen, bir tekstil fabrikatörüydü. Diğer ütopik sosyalistler gibi o da toplumun kitlesel demokrasiye dayalı bir dönüşümünü öngörmüyordu. Owen için işçi sınıfı zavallı, zayıf bir gruptu. Owen'in sosyalizmi, çalışan kitlelerin koşullarını düzeltmek için zengin iş sahiplerini ve hükümet üyelerini ikna etmeye dayanıyordu.

Owen gibi, Fransız ütopik sosyalistleri Fourier ve Saint-Simon da benzer şeyler savunuyorlardı. Saint-Simon banker ve toprak sahibiydi. Uluslararası bir bankerler komitesinin yöneteceği planlı, modern bir sanayi toplumu kurmak istiyordu. Özgürlükleri ve demokrasiyi genişletmek gibi iddiaları hiç yoktu. Fourier'in ise oldukça ilginç fikirleri vardı. Fourier endüstrinin, özgürleşme için getirdiği potansiyel olanakları görmeyerek endüstri öncesi topluma dönmeyi özlüyordu. Ayrıca sosyalist toplum için işçilere değil, sosyalist ütopyaya ikna olacak aydınlanmış yöneticilere bel bağlıyordu. Yeni toplumun detaylı planlarını yaparak ikna etme umuduyla bu planları Rus Çarı'na ve ABD başkanına yolladı. Bu ilk ütopik sosyalistlerin ortak yönü, toplumun sosyalist dönüşümü için egemen sınıfın iyi niyetli üyelerine güvenmeleriydi. Hepsi de sosyalizmin, ancak demokratik olarak, yani işçilerin kitlesel eylemi ile başarılabileceğini yadsıyordu. Bu nedenle görüşleri yukarıdan sosyalizmin bir türü olarak sınıflandırılabilir. Çalışan kitleler bu dönüşümün öznesi değil nesneleriydi.

Ancak bu dönemde devrimci bir sosyalizm düşüncesi vardı. Bu akıma "komplocu komünizm" denebilir. Fransız Devriminin yenilgisinin ardından Babeuf ile etrafındaki isyancılardan oluşan bir grup komünist, bir perspektif geliştirdiler. Babeuf ve yoldaşları gerçek demokrasinin ancak servetin kollektif mülkiyeti temelinde kurulabileceğine inanıyorlardı. Ama toplumun çoğunluğunu kendi komünist programlarına kazanmayı olanaksız görüyorlardı. Köylüler ve zanaatkarlardan oluşan kitlelerin büyük kısmı, kendi küçük özel mülklerinin korunmasından başka birşey istemiyorlardı. Toplumun sosyalist bir dönüşümüne ilgileri azdı. Bu nedenle Babeuf ve sonraki izleyicisi Blanqui ancak bir azınlığın, komünist bir elitin yapacağı bir devrimi öngörebiliyorlardı. Dolayısıyla demokrasi onların programına yabancıydı.

Anarşist özgürlük miti

Anarşist özgürlük miti

1830'larda geliştirilen bir başka radikal doktrin de anarşizm idi. Anarşizm sık sık gerçek demokrasi ve özgürlüğü savunan bir düşünce akımı olarak görülür. Oysa gerçekte doğuşundan itibaren anti-demokratik bir tezdir. Anarşizmin iki kurucusu Pierre-Joseph Proudhon ve Michael Bakunin her açıdan elitist ve otoriter teoriler geliştirdiler.

Sonraki anarşistler bazı "aşırılıkları" terketmiş olsalar da felsefeleri kitle demokrasisi ve işçi iktidarına düşmanlık beslemeye devam etti.

Anarşizm, kapitalist toplumun büyümesine muhalefet ederek doğdu. Ayrıca kapitalizme olan düşmanlığı, bireyin kurtuluşunu kendine merkez aldı. Ama anarşizmin savunduğu özgürlük, işçi sınıfının kollektif olarak yeni bir toplum yaratma özgürlüğü değildi. Anarşizm küçük mülk sahibinin -dükkan sahibi, zanaatkar ve satıcının- büyük ölçekli kapitalistlere karşı özgürlüğünü savunuyordu. Anarşizm, kapitalizmin kaçınılmaz ilerleyişini temsil ediyordu. Bu yüzden geçmişe ait değerleri yüceltti; bireysel mülkiyet, ataerkil aile, ırkçılık.

Anarşizmin "babası" olarak ilan edilen Proudhon iyi bir örnektir. Boş zamanlarında matbaacılık yapan Proudhon, Fransa'da kapitalizmin doğuşuna şiddetle muhalefet etti. Ama geriye doğru bakan bir muhalefetti bu. Sanayi devriminin keşiflerini kullanacak kollektif mülkiyete dayalı yeni bir topluma dayanmıyordu. Bunun yerine, ütopyasının temeline küçük özel mülkiyeti koyuyordu. Onunki, doğan işçi sınıf için değil, yok olan zanaatkar, küçük tüccar, zengin köylüler ve küçük burjuvazi için bir doktrindi. Proudhon gelişen işçi sınıfının gücünden öylesine korkuyorduki , işi sendikalara muhalefet etmeye ve polisin grev kırmasını desteklemeye kadar götürdü.

Demokrasiye açıkça karşı çıktı. ''Bütün bu demokrasi midemi bulandırıyor'' diye yazdı. Kendisine göre ideal toplumu anlattığı yazılarında, seçimlerin , hür basının , 20' den fazla insanın bir araya geleceği toplantıların bastırılacağını savundu

"Genel bir engizisyon" uygulanmasını ve "birkaç milyon insanın" çalışma kamplarına toplanmasını istedi. "Kitleler, bize hükmetmelerine izin vermeden medenileştirmemiz gereken barbarlardır" diye yazıyordu.

Bu görüşleriyle tutarlı biçimde her türlü gericiliği destekledi. Yahudilerden nefret eden bir ırkçıydı ve yahudilerin "yokedilmesini" öneriyordu. Amerikan siyahlarının kurtuluşuna muhalefet etti ve Amerikan iç savaşında Güneyli köle sahiplerini destekledi. Kadının kurtuluşunu mahkum etti, "kadın için özgürlük sadece evlilik, annelik ve ev işlerinde yatar" diye yazdı.

Anarşizmin Rus kurucusu Michael Bakunin, Proudhon'un bir çok görüşünü benimsiyordu ve "Proudhon hepimizin ustasıdır" diyordu. Yahudilerin -Karl Marks dahil olmak üzere- uluslararası bir komplo içinde olduklarına inanıyordu. Rusların insanlığı anarşist ütopyaya götürmekle görevli olduğuna inanan bir Rus şovenistiydi. Bu ütopyanın nasıl bir toplum olacağı kendi örgütlenme yöntemlerinde ifadesini buluyordu. 1865-66'da Napoli'de kurulan Uluslararası Kardeşlik Örgütü son derece komplocu ve otoriterdi. Masonik model üzerine kurulmuştu, Bakunin'in atamalarıyla çalışan bir hiyerarşiye dayanıyordu.

Proudhon ve Bakunin'in bu özellikleri kişiliklerinden kaynaklanmıyordu. Elitizm, otoriterlik ve gerici düşünceleri desteklemesi anarşizmin doğasından, sınıfsal özünden geliyordu. Bugün de birçok anarşist, kollektif grubun demokratik kararlarına karşı bireyin "özgürlüğünü" savunur.

Anarşizmin savunduğu şey politik özgürlük değil, politikadan özgürlüktür. Bu da çoğu kez anarşistleri örgütlü işçi sınıfı eylemlerine karşı çıkmaya sürükler. Egemen kapitalist sınıfın merkezi devleti, ordusu vb. ile karşımızda olduğu koşullarda, işçi sınıfının politikadan, iktidardan vb. uzak durmasını savunmak yanılgısının reçetesidir.

Anarşizmin bir türü olan sendikalizm işçi sınıfının kitlesel eylemleri ve kararının gerekliliğini savunduğu için kesinlikle anarşizmden üstündür, ancak sınıfın politik eylemine karşı çıktığı için o da bir çözüm sunamaz.

Marksizm: Aşağıdan Sosyalizm

Marksizm: Aşağıdan Sosyalizm

Görüldüğü gibi 1820 ve 30'ların düşüncesi son derece elitist ve anti -demokratikti. Her üç akım da -ütopik, komplocu ve anarşist- sıradan insanların kendilerinin yeni demokratik bir toplum kurmaları fikrine yabancıydı.

1840'lara gelindiğinde yeni bir sosyalist düşünce akımı doğmaya başladı. İngiltere ve Fransa'da sanayi devrimi, toplumda yaygın değişim için bastıran yeni bir toplumsal gücü ortaya çıkardı. Bu güç işçi sınıfıydı. Bu sınıf büyük fabrika ve işyerlerinde yoğunlaşmış ve gittikçe artan ölçüde kollektif eyleme, grevlere, sendikalarda örgütlenmeye yönelen ücretli emekçilerden oluşuyordu.

1830 ve 1840 arasında endüstriyel işçi sınıfı Avrupa'da siyasetin şeklini değiştirdi. İngiltere'de 1820'lerin ortalarında büyük grev dalgaları yaşandı. 1834'te Büyük Ulusal Sendika kuruldu. 1842'de kitle grevleri oldu. 1847'de işçiler arasındaki yoğun ajitasyon hükümeti 10 saatlik işgünü yasasını kabul etmek zorunda bıraktı. Fransa'da 1831 ve 1834'te Lion'lu iplikçiler arasında grevler ve isyanlar oldu. 1832 ve 1834'te Parisli işçiler ayaklandı. İşçi sınıfı eylemlerinin bu militanca yükselişi bazı radikal yazarları ve örgütçüleri etkiledi. Bazı sosyalistler işçi sınıfını, toplumu değiştirebilecek güç olarak görmeye başladılar. Az sayıda teorisyen işçi sınıfının kendi eylemi aracılığıyla kurtuluşundan bahsetmeye başladı. Fransız devrimci Flora Tristan, işçi sınıfının kendi kurtuluşu, kadının kurtuluşu ve dünya çapında bir işçi örgütlenmesi önerilerini birleştirdi. Ancak işçi sınıfının sosyalist düşüncenin merkezine oturması Alman sosyalist Karl Marks'ın yazılarında ve örgütlenme çabasında gerçekleşti. Marks aşağıdan sosyalizm ilkesi üzerine tamamen yeni bir sosyalist dünya görüşü geliştirdi.

Marks Fransa'da işçilerin politik eylemlerini ve İngiltere'de sanayi devriminin gelişimini gördü. Bu deneyimlerden, sömürücü işveren ile sömürülen işçilere bölünmüş bir toplumda tam demokrasinin kurulamayacağı sonucuna vardı. Kapitalistler ekonomik iktidarı ellerinde tuttukları sürece politik hayatı da yürütmeye devam edeceklerdi. Gerçek demokrasi için toplumdaki sınıf ayrımını aşmak gerekiyordu. Ancak bundan sonra her birey toplumsal ve politik ilişkilere tamamen ve eşit olarak katılabilirdi.

Ütopiklerin tersine, Marks, sosyalizmin demokrasinin daha üst bir basamağını temsil ettiğini savundu. Demokrasiyi yadsıyan tüm sosyalist ve komünist görüşlere muhalefet etti. 1847'de şöyle yazdı: " Biz kişisel özgürlüğü yoketmek, dünyayı dev bir kışlaya veya işyerine çevirmek isteyen komünistlerden değiliz. Bazı komünistler vicdani bir rahatsızlık duymadan kişisel özgürlüğü reddediyor ve onu eksiksiz bir uyumun önünde engel olarak gördüklerinden dünyadan defetmek istiyorlar. Ama bizim eşitlik kazanmak için özgürlükten vazgeçmeye niyetimiz yok. Başka hiçbir toplumda özgürlüğün komünal mülkiyete dayalı bir toplumdaki kadar garanti altında olacağına inanmıyoruz".

Aynı ölçüde önemli bir başka nokta da şuydu: Sosyalizm yeni bir özgürlük toplumunu temsil ettiğine göre, bu toplum insanların kendilerini özgürleştirdikleri bir süreç içinde kurulmalıydı. Kitlelerin koşullarını değiştirmeleri için bir elite bel bağlayan ütopiklerin tersine Marks kitlelerin kendilerini kurtarmak/özgürleştirmek zorunda olduklarını savundu. Özgürlük çalışan insanlar için ele geçirilip onlara verilemezdi. Sosyalizm ancak ezilenlerin kitlesel demokratik eylemi ile gerçekleşebilirdi.

Kendi öz eylemi ile kurtuluş ilkesini -sosyalizmin ancak işçi sınıfının kendi örgütlenmesi ve harekete geçmesi ile kurulabileceği ilkesini- sosyalizmin temeli haline getiren ilk düşünür Marks'tı. Birinci. Enternasyonal'in hedefler bildirisinde yazdığı gibi "işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır."

Komplocu komünistlerden farklı olarak Marks toplumda, sosyalizmi kuracak bir çoğunluk olduğunda ısrar etti. Ücretli işçilerden oluşan modern sınıfın üretim içinde tuttuğu yer ve örgütleniş biçiminden ötürü mücadele sürecinde sosyalist hedeflere itileceğini savundu. Kapitalizmin, insanlık tarihinde ilk kez büyük işyerlerinde kollektif olarak çalışan ve ezilen bir sınıf yarattığını gördü. Bu sınıf ancak hep beraber kurtulabilirdi. Eğer toplumu yeniden örgütleyecekse bunu ancak kollektif olarak yapabilirdi.

Eğer fabrikalar, madenler, atölyeler, bürolar oralarda çalışanların kontrolüne geçecekse bu ancak binlerce ve binlerce çalışan insanın örgütlü eylemi ile gerçekleşebilirdi. Dolayısıyla bir işçi sınıfı devrimi doğal olarak, servet üreten araçların -fabrikalar, madenler, atölyeler ve büroların- işçi sınıfının bütünü tarafından kontrol edildiği kollektif yeni bir ekonomik biçime ulaşacaktı.

Böylesi demokratik ve kollektif bir toplum mümkün olan en geniş politik demokrasi üstünde kurulabilirdi. 1871'de Paris'te kısa ömürlü Paris Komünü kurulduğunda Marks işçi devletinin ve işçi demokrasisinin alacağı biçimi görebildi.

Mart 1871'de Fransız ordusu Prusya'ya yenildi. Fransa'nın Prusya tarafından işgalinden korkan Paris işçileri ayaklanarak şehrin kontrolünü ele geçirdiler. İki ay kadar Paris'i işçiler yönetti. İktidarlarını sağlamlaştırmak için bir dizi popüler demokratik önlem aldılar. Düzenli orduyu dağıtarak yerine halk milislerini koydular. İnsanların seçilmiş temsilcilerini geri çağırma hakkını tanıdılar. Temsilcilerin ortalama işçi ücretinden fazlasını almasını yasakladılar, tüm erkeklere oy ve eğitim hakkı tanıdılar.

Marks derhal Paris komününün taleplerine sahip çıktı. Bu ilk işçi devriminden önemli dersler çıkardı. Paris komününden önce Marks işçi devriminin alacağı biçim üzerinde fazla düşünmemişti. Bu deneyimden çok önemli bir sonuç çıkardı: işçi sınıfı mevcut devlet aygıtına el koyup onu kendi amaçları için kullanamazdı, işçi demokrasisi ve işçi iktidarını güvenceye almak için tamamen yeni bir devlet biçimi yaratmak zorundaydı. Düzenli ordunun kaldırılması, parasız ve eşit eğitim, oy hakkı, temsilcileri geri çağırma hakkı ve temsilcilerin ücretlerinin sınırlanması işçi devletinin temel unsurlarıydı. Marks Paris komünü için şöyle yazdı: "Komün bir işçi sınıfı hükümetidir. . . Emeğin ekonomik kurtuluşunun içinde gerçekleşeceği politik biçim sonunda keşfedildi." Ekonomik kurtuluş, sınıf ayrımının ve özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, yalnızca işçi sınıfının kendi devleti ile doğrudan ve demokratik yönetimi altında gerçekleşebilirdi.

Marks'ın sosyalist perspektifi, kitle demokrasisi ile kollektif mülkiyet ve yönetime dayalı ekonomi fikirlerinin gerçek bir birleşimiydi. Marks`ın düşüncesi sosyalist politikada tamamen yeni bir yöneliş ortaya koydu. Marks'ın sosyalizminin merkezinde iki temel ilke vardır. Birincisi işçi sınıfı kendisini kendi kollektif eylemi ile kurtarmak zorundadır. Özgürlük işçi sınıfına verilemez, onun tarafından alınmalıdır. İkincisi toplumun sosyalist dönüşümü için, işçi sınıfı eski devleti devirmek ve yeni, tamamen demokratik bir devlet kurmak zorundadır. Bu iki ilke- kendi eylemiyle özgürleşme ve demokratik işçi devleti- "Marksizm'in", "aşağıdan sosyalizm" teorisinin temeli haline geldi.

Marks'tan Lenin'e

Marks'tan Lenin'e

Marks'ın 1883'de ölümünden sonraki 50 yıl içinde aşağıdan sosyalizm geleneği muazzam değişikliklere uğradı. 1890'larda dünya kaptializmi 20 yıllık bir ekonomik gelişme dönemine girdi. Bu dönemde çoğu işçinin yaşam standartı yükseldi. Kitleler halinde sendikalara ve sosyalist partilere girdiler. Birçoğu Marksist fikirlerden etkilenmeye başladı.

Örneğin Almanya'da Sosyal Demokrat Parti'nin 1912'de 1 milyon üyesi vardı ve o yılki seçimlerde 4 milyon oy aldı. Militanca veya devrimci mücadeleler olmaksızın hayatın iyileştiği böyle bir dönemde insanlar, doğal akışı içinde hayat koşullarının hep iyileşeceği düşüncesine alıştılar. Sosyalistler de bundan bağışık değildi. Avrupa sosyalistleri o dönemde, sosyalizmin aşamalı olarak (evrilerek) başarılabileceğine bunun da kapitalizmin bir refah kapitalizmine yavaş yavaş reformlar ile dönüştürülmesi ile mümkün olduğuna inanmaya başladılar.

Marks'ın sosyalizme ancak toplumun aşağıdan devrimci bir biçimde dönüştürülmesi ile ulaşılacağı fikri bir kenara atıldı. Bunun yerini kapitalizmin yavaş yavaş ve kendiliğinden sosyalizme ulaşacağı fikri aldı. Sosyalizme böylesi bir geçiş, parlamentoya sosyalist milletvekillerinin seçilmesi ile mümkün olabilecekti. Alman sosyalist Edward Bernstein bu reformist, tepeden inmeci sosyalist anlayışın en açık sözcüsüydü. Ama Avrupada'ki sosyalist partilerin hepsi bu görüşlerden etkileniyordu. Bu görüşlerin daha da sulandırılmış hali bugün de, sosyal demokrat partilerin görüşleri olamaya devam ediyor.

Sosyalist düşünce içinde bu dönemdeki egemen eğilim, yukarıdan sosyalizmin bir çeşidiydi. Sosyalist toplumun yaratılmasında işçi hareketinin rolünü sıfır ya da çok küçük görülüyordu. Bunun yerine kapitalizmin sosyalizme evrimi seçilmiş görevlilere teslim ediliyordu. Bu doktrinin geniş etkisine rağmen bazı Marksistler aşağıdan sosyalizm düşüncesini savunmaya devam ettiler. Bunların en önemlisi Polonyalı devrimci Rosa Luksemburg idi. Luksemburg, reformistlere karşı tartışırken kapitalizmin sonsuza kadar genişleyemeyeceğini er ya da geç krizlere ve militarizme dönüşeceğini savundu. Dolayısıyla insanlığın önünde 2 seçenek vardı: sosyalizm veya barbarlık

1914'de savaşın başlaması onun öngörüsünü doğruladı. Avrupa sosyalizminin bütün reformist kanadı, kapitalist uluslar arasındaki tüm savaşlara muhalefet etme ilkesini terkettiler. Herbiri kendi hükümetlerini destekleyerek yurtsever oldular. Luksemburg - Rus devrimcileri Lenin ve Troçki ile beraber - Avrupa sosyalist hareketinin enternasyonalist kanadının başını çekerek savaşan tüm taraflara muhalefet etti ve tüm ülkelerin işçilerini savaşı reddetmeye ve kendi ulusal hükümetlerini devirmeye çağırdı. Savaşın sonuna gelindiğinde işçi sınıfı devrimleri patlak verdi-önce Rusya'da sonra Almanya'da, daha sonra ise Macaristan, Avusturya ve İtalya'da.

Luksemburg 1918-19 Alman devriminde merkezi bir rol oynadı. Alman devrimi esnasında şöyle yazdı: "Sosyalizm mücadelesi kitleler tarafından verilmelidir; kapitalizmle göğüs göğüse, her fabrikada, her proleterin işverenine karşı vereceği bir mücadele olmalıdır. Sosyalizm ne yasalarla ne de, ne kadar sosyalist olursa olsun bir hükümet tarafından kurulamaz. Sosyalizm kitleler tarafından, her bir proleter tarafından yaratılmak zorundadır. Kapitalizmin zincirleri, üretildikleri yerde kırılmak zorundadır. Sosyalizm ancak bu şekilde kurulabilir."

Alman işçilerinin mücadelesi reformist "sosyalistlerden" oluşan bir hükümet tarafından ezildi. Aynı "sosyalist" hükümet Rosa ve yoldaşı Karl Liebknecht'in öldürülmesini organize etti. Bürokratik ve yukardan aşağıcı reformist sosyalizmin, kitlelerin kendi eylemlilikleri ve aşağıdan mücadelesi ile ilgisi yoktu.

Alman devrimi yenildi ama Rusya'da işçi sınıfına iktidarı almasına başarıyla önderlik eden kitlesel bir sosyalist parti vardı: Bolşevik partisi. Çarlık Rusya'sının Avrupa'dan çok farklı koşullarında Lenin 1902'den beri devrimci bir işçi partisi inşa etmek için mücadele ediyordu. Batılı sosyalistlerin tersine Rus Marksistleri kendilerini reformist yanılgılara itecek ekonomik refah ve genişleyen politik demokrasi koşullarında yaşamıyorlardı. Sosyalist harekette Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı krizle beraber, Lenin Bolşeviklerin dünya görüşünü iki önemli noktada geliştirdi. Devlet ve Devrim'de devletle ilgili marksist tutumu geliştirerek savundu: işçi sınıfı kapitalizmin geliştirdiği bürokratik ve elitist devleti yıkarak yerine kendi demokratik işçi devletini koymak zorundaydı. "Ezilen sınıfın kurtuluşu, egemen sınıfın devlet iktidarını yıkmadan mümkün değildir! Yeni işçi devlet ile demokrasi nüfusun öylesi büyük bir kesimine yayılacak ki, özel bir baskı aygıtına duyulan ihtiyaç ortadan kalkacak. Bu nedenle işçi devleti bir geçiş devletidir."

İkincisi, Lenin 1917'de Rus devriminin doğası hakkında, Troçki'nin görüşlerini kabul etti. Rus sosyalizmindeki bütün belli başlı akımlar yıllarca, Rusya'da bir işçi devriminden önce bir burjuva demokratik devrimin gerekli olduğunu savunmuşlardı. Bu devrim Çarlığa karşı ve sosyalizmi değil, liberal kapitalizmi kurmak için yapılacaktı.

1906'da Leon Troçki farklı bir görüş geliştirdi. Demokratik reformlar ve demokratik cumhuriyet için yalnızca işçi sınıfı mücadele etmeye gönüllü olabilirdi. O halde neden Çarlığı yıktıkları noktada durmalıydılar? Neden demokratik haklar için mücadeleyi, işçi kontrolü ve sosyalist demokrasi için mücadale olarak devam ettirmesinlerdi? Troçki aslında Rusya'da demokrasinin ancak bir işçi devrimi ile kurulabileceğini savundu. Dolayısıyla demokratik haklar mücadeleye dönüşme eğilimi gösterecekti.

Sosyalizmin kuruluşu için bolluk ve refah zorunlu bir önkoşuldur. Rusya'nın bunu beceremeyecek kadar geri bir ülke olduğu eleştirsine cevap verirken Troçki, Avrupa'nın geri olmadığını, Rus devriminin Avrupa çapında bir çatışmanın parçası olacağını savundu. Merkez ve Batı Avrupa'nın ileri işçi hareketlerinin yardımı ile Rusya liberal kapitalizm basamağını atlayıp sosyalizmin kuruluşuna girişebilirdi. Troçki bu süreci "sürekli devrim"olarak tanımladı. Devrim iki anlamda sürekli olmak zorundaydı: 1-Demokrasi savaşımı işçi iktidarı için bir devrime dönüşmek zorundaydı. 2-Rus devrimi yayılarak Avrupa devrimin-hatta dünya devriminin-parçası haline gelmeliydi.

Şubat 1917'de St. Petersburg'daki işçi kadınlar barış ve ekmek talepleriyle sokaklara çıktıklarında Rus devriminin başladığını çok az insan anlayabildi. Çarlığa karşı bir mücadele dalgası bunu izledi. Lenin Troçki'nin görüşlerini benimsedi, işçi devrimi gündemdeydi. Öte yandan Troçki örgütlü bir parti olmadan hiçbir devrimin başarılı olamayacağını gördü ve Bolşevik partisine katıldı. İkisi birlikte Bolşevik Partisi'ne işçilerin Ekim 1917 ayaklanmasına öncülük etmek üzere yön verdiler.

Rus devrimi yepyeni bir toplumsal örgütlenme üzerinde temellendi; işçi konseyleri veya sovyetler. Fabrika ve işyerlerinden seçilmiş delegelerden oluşan bu konseyler Rusya'nın yeni karar verici kurumu haline geldiler. Bunlar delegelerin, seçmenler tarafından geri çağrılabildiği doğrudan demokratik organlardı. Bu nedenle Lenin ve Troçki "Bütün iktidar sovyetlere" sloganını Rus devriminin merkezi sloganı yaptılar. Sovyet, yeni işçi devletinin temeli olacaktı, ve işçi demokrasisini temsil ediyordu. Gerçekten de 1917 ayaklanmasından sonra bu konseyler yeni türden bir devlet haline geldiler. Milyonlarca işçi ve köylü ilk kez kendi hayatlarını etkileyen önemli konulardaki kararları oluşturma olanağı buldular. Fabrikaların kontrolü işçiler tarafından ele alındı, yoksul köylüler toprağa el koydular, tamamen yeni bir toplumun temelleri atılıyordu.

Ama gerekli olan başka şeyler de vardı. Birincisi barışı sağlamaktı. Profesyonel bir ordu kurmak ve savaşmak zorunda kaldığı sürece işçi devleti demokrasiyi yerleştiremezdi. İkinci gerekli unsur bolluktu. İnsanların temel ihtiyaçları karşılanmadan canlı, doğrudan ve aktif bir demokrasi yaşatılamazdı. Bu nedenle üçüncü bir faktör gerekliydi devrimin yayılması. Rus işçilerinin gerek duyduğu ekonomik yardımı ve savaş tehlikesine son verilmesini yalnızca başarılı Avrupa devrimleri sağlayabilirdi. Lenin devrimden 4 ay sonra "Alman devrimi olmadan mahfoluruz" derken bunları ifade ediyordu.

Uluslararası sosyalizm mi devlet kapitalizmi mi?

Uluslararası sosyalizm mi devlet kapitalizmi mi?

Rus devrimi, Alman devrimi ve Alman işçilerinin desteği ile tamamlanmadı. Bunun yerine 14 ülkeden 17 işgal ordusu ile karşılaştı. İzole bir halde kendini savunmak zorunda kaldı. Troçki'nin önderliğinde kurulan Kızıl Ordu, 3 yıl boyunca Rusya'nın her tarafında kapitalist dünyanın ordularıyla savaştı. Sonunda Kızıl Ordu savaşı kazandı ama ödenen bedel çok yüksekti. Rus endüstrisi çöktü. Nüfusunu besleyemez hale geldi. Ekonomik ve toplumsal çöküş, politik çürümeyi de getirdi. İşçi demokrasisi dağıldı ve yeni bir bürokrasi iktidara yükseldi. 1920'ye kadar endüstriyel üretim 1913 düzeyinin %13'üne indi. Açlık vardı. Troçkiye göre kimi bölgelerde yamyamlık başladı. İnsanlar yiyecek bulmak için köylere göçetmeye başladılar. En önemli sanayi şehri olan Petersburg'un nüfusu 1917 ile 1920 arasında 2,5 milyondan 574 bine düştü. Şehirde kalan işçiler çalışamayacak kadar aç veya hastaydı. 1918-20 arası 1.6 milyon insan tifüs, dizanteri ve koleradan öldü.

1920'ye gelindiğinde Rusya değişmişti. İşçi demokrasisi ortadan kalkmıştı, çünkü işçi sınıfının çoğunluğu ya ölmüş ya da köylere kaçmıştı. Bolşevik Parti iktidarda tek başına kaldı. Lenin 1924'de öldüğünde parti de iki çizgi vardı:

Stalin etrafındaki grup, yükselen sovyet bürokrasisini temsil ediyordu. Bu grup Rus hükümetinin, sosyalizmi tek ülkede inşa etmesi gerektiğini savunuyordu. Bu grup için sosyalizm, işçi demokrasisinin organları olan sovyetler ve uluslararası bolluk ekonomisindeki temellerini kaybetmişti. Bunlar sosyalizmi kitle demokrasisine olanak tanımayan bürokratik bir iktidar ile özdeşleştirdiler. Sosyalizmi, geri Rusya'yı, katı iş disiplini ve açlıktan ölmeye yetecek düzeydeki ücretler temelinde sanayileştirilecek, devlet kontrollü, planlı bir toplum olarak tanımlamaya başladılar.

Troçki etrafındaki grup-Sol Muhalefet-, Lenin'in ölmeden önceki son mücadelesine sahip çıkarak Stalin'in politikalarına karşı mücadele etti. 1920'lerin ortasında Sol Muhalefet iki temel noktayı savunuyordu: 1-Bolşevek Parti, sendikalar ve sovyetlerde demokrasi yeniden kurulmalıydı. 2-Sovyet hükümeti, Rusya'nın kurtuluşunun devrimin yurtdışında yayılmasında olduğunu kabul etmeli ve tek ülkede sosyalizm fikrinden vazgeçmeliydi.

1927'ye gelindiğinde iki kesim arasındaki çatışma sona ermişti. İşçi sınıfı aç ve demoralize olmuş haldeydi. Sol Muhalefetin çağrılarına cevap vermedi. Bu arada yüzbinlerce kariyerist Bolşevik Partisi'ne katılmıştı. Çoğu eski Çarlık memuru kendilerini "komünist" ilan ederek iş buldular. Partinin bu yapısı içinde Stalin kanadının zaferi garantilenmiş oldu. 1927'de Troçki partiden ihraç edildi. Kaynaklar insan ihtiyaçlarının karşılanmasından, dev bir sanayi-askeri ekonomi inşa edilmesine kaydırıldı. Çünkü Rusya'nın batı ile rekabet edebilmesi isteniyordu. 1927'de partideki muhalefetin ihracı, tutuklanmalar vb. dalgası yaşandı. Zorunlu çalışma kampları kuruldu. 1931'e kadar 2 milyon insan bu kamplara gönderildi. 1933'de bu sayı 5'e 1942'de 15 milyona çıktı.

1928'de grevler yasadışı ilan edildi. İş değiştirmek yasaklandı. Sendikalar devlete tamamen bağlı kılındı, boşanma zorlaştırıldı, kürtaj yasaklandı, eşcinsellik suç haline geldi vb. Devrimin işçi demokrasisi ile beraber getirdiği tüm demokratik haklar yok edildi.

1929'da "Batı'yı yakalamak ve geçmek" için Birinci 5 yıllık plan uygulanmaya başlandı. Yiyecek üretimini kontrolüne almak için devlet, asker zoruyla köylülerin tüm mallarına el koydu ve bu arada birkaç milyon köylüyü öldürdü. 1930-37 arasında işçilerin ücretleri yarıyarıya düştü. Bundan sonra Rusya'nın bütün ekseni değişti. Ayrıcalıklı bir bürokrasi dünyanın diğer egemen sınıflarıyla rekabet edebilmek için en baskıcı yöntemlerle Rusya'yı süper güç haline getirme mücadelesine girişti. Uluslararası sosyalizm yerini devlet kapitalizmine bıraktı.

Leon Troçki ve sonrası

Leon Troçki ve sonrası

1920 ve 30'lu yıllarda Stalin "sosyalizm" adına her türlü baskı ve sömürüyü, katliamı ve milliyetçiliği aklarken Leon Troçki ve çevresindeki az sayıda insan aşağıdan sosyalizmin temel unsurlarını canlı tutmayı başardılar.

Sosyalizmin demokratik özü yokedilmişti. Stalin'in "sosyalizmi" yukardan sosyalizmin bir türüydü. Bürokratik bir elit, sınıfı temsilen, sınıf adına ülkeyi yönetiyordu. Troçki sosyalizmin işçi sınıfının kendi iktidarı olduğunu savunuyordu. Ayrıca "tek ülkede sosyalizm" şeklindeki milliyetçi anlayışa karşı sosyalizmin ancak bir dünya sistemi olarak kurulabileceğini savundu. bunu yaparken Marks'ın, Lüksemburg'un ve Lenin'in enternasyonalizmini savunuyordu.

Rusya'da Stalin'in karşı devriminin başarıya ulaştığı, Hitler ve Mussolini faşizminin Avrupa'yı sardığı, işçi hareketlerini ezdiği bir dünyada enternasyonalizmi ve aşağıdan sosyalizm geleneğini savunmak kolay değildi. 1940'da öldürülünceye kadar peşinde hem kapitalist hükümetlerin polisleri ve faşistler, hem de Stalinist ajanlar vardı.

1917 ayaklanmasındaki örgütleyici rolü, Kızıl Orduyu kurması onu enternasyonalist sosyalizm geleneğinin vazgeçilmez bir parçası yaptı. Ancak 1930'ların koşulları Troçki'nin görüşlerini etkiledi. Bu dönemde bu hareketle gerçek bir ilişkisi yoktu. Birçok ülkede küçük aydın çevrelerinden ibaret kaldı. Bu zayıflıklarının yanısıra Troçki'nin Rusya'yı analiz edişinde de bir yanlışlık vardı. Troçki Stalinist Rusya'nın ve bürokratikleşmenin ilk eleştirisini yapmış olmasına, sovyetlerin, sendikaların yokedildiğini görmüş olmasına ve bunlara karşı muhalefete önderlik etmiş olmasına rağmen yine de bu toplumun dejenere olmuş bir işçi devleti olarak kaldığını savundu. Bunu yaparken tek bir kritere dayanıyordu: devlet mülkiyetinin varlığı.

Stalin, özel mülkiyete dayalı bir kapitalizmi yeniden kurmamıştı. Ama bu bir devleti işçi devleti yapmaya yetmez. Marks ve Lenin'e göre işçi devleti işçilerin toplumu kontrol etmesine, kendi organlarında karar vermesine dayanır. İşçiler devleti yönetmelidir. İşçi iktidarı ve demokrasisi olmalıdır. Sadece mülkiyetin biçiminin özel-ya da devlet mülkiyeti olması devletin karakterini anlatamaz. Ekonomik üretimi kimin yönettiği ve devlet iktidarında kimin olduğu önemlidir.

Devletleştirilmiş mülkiyet ve plan Rusya'nın özellikleriydi ama sorun devleti yani bu mülkiyeti kimin kontrol ettiği idi? Eğer işçiler değilse kimdi? Troçki ayrıcalıklı bürokrasi yanıtını verdi. Eğer bu bürokrasi devlet gücünü kullanarak, üretim ve birikimi insan ihtiyaçları değil de diğer kapitalist devletlerle rekabet için kullanıyorsa işçi devletinden bahsedilemez. Karşımızda bürokratik bir devlet kapitalizmi vardır. Bürokrasi bu devleti kontrol eden egemen sınıftır.

Troçki'nin bu hatası, kendinden sonraki troçkist hareketin aşağıdan sosyalizm geleneğinden sapmasına yol açtı. İkinci Dünya savaşından sonra Stalin Doğu Avrupa'yı işgal edip buralarda ordu ile tepeden aşağı, kendi kontolünde rejimler kurduğunda troçkist hareket bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Ya Rusya'ya tıpatıp benzeyen bu devletlere işçi devleti diyecekti ki, bu takdirde işçi sınıfının eylemi olmadan da işçi devleti kurulabileceğini kabul etmiş olacaklardı, ya da bu devletlerin kapitalist olduğunu kabul ederek aynı tipteki Rusya'ya işçi devleti demekten vazgeçeceklerdi. Troçkist hareket birincisini, yani Troçki'nin karşı devrimci olarak nitelediği stalinist rejimin ordularının, işçi devleti kuracak kadar ilerici olduğunu kabul ettiler, ve "sosyalizm işçi sınıfının kendi eseri olacaktır" şeklinde olan en temel tezi terketmiş oldular.

İşçi sınıfı eylemi dışında, gerillaların, küçük teknokratların vb'nin iktidara gelip endüstrileştirdikleri ülkeler de işçi devleti olabilecekti. Çin, Küba, Cezayir ve diğerleri de işçi devleti olarak nitelendi. Troçkist hareket bu anti-demokratik devlet kapitalisti rejimlere ileri bir rol yüklemeye sürüklendi ve aşağıdan sosyalizm geleneğinden koptu.

Bugün aşağıdan sosyalizm

Bugün aşağıdan sosyalizm

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde devrimci sosyalizm her yerde bir geri çekilme dönemi yaşadı. Hem Rusya ve Doğu Avrupa'da hem de dışarda "sosyalizm" diye anlatılan, bilinen ve milyonlarca insanın sosyalizm olarak savunduğu şey stalinizm, yani yukarıdan sosyalizmdi.

Çin ve Küba'da başarılı ulusal kurtuluş savaşları verildi. Ama bunların sosyalist olduklarının savunulması sosyalist geleneği gölgeledi. Çin'deki ulusal kurtuluş hareketine, işçi sınıfı içinde hiçbir tabanı olmayan gerillalar önderlik ediyordu. Mao'nun ordusu Çin'in büyük şehirlerine girdiğinde işçilere işte kalıp menejerlerinin emirlerine uymaları söylendi. Küba'da bir gerilla grubu hükümeti devirdi. İşçiler 1959 Küba devriminde hiçbir ciddi rol oynamadılar. İkisinin de işçilerin kendi eylemleri ile kurtuluşu veya işçilerin kendilerini devlet olarak örgürtlemesi ile ilgisi yoktu. Her iki rejimde kendine Rusya'nın totaliter devlet kapitalizmini model aldılar. Tüm seçimlerin anlamsızlaştığı tek parti devletleri yaratıldı. Muhalefet partileri yasaklandı. Sendikalar devlete bağlandı. Basın sansürlendi. Muhalifler hapsedildi, öldürüldü. Bütün ekonominin kontrolü devlete verildi. Bu devlet kapitalisti diktatörlüklerin kendilerine sosyalist demeleri dünya tarihinin en demokratik toplum biçimi olan sosyalizm için korkunç bir çarpıtma idi.

Ancak bu toplumlar kapitalizmin çelişkilerinden kaçamadılar ve diğer ülkelerde olduğu gibi buralarda da işçi sınıfı direnmeye başladı. 1953 D. Almanya'da başlayan grev ve gösteriler 1956'da Macaristan ve Polonya'ya sıçradı. 1967'de Çin'de 1968'de Çekoslovakya'da, 1970, 76 ve 80'de Polonya'da, 1980'lerin sonunda Polonya ve Yugoslavya'da direniş devam etti. Ve nihayet 1989'da Tienamen meydanı yaşandı ve D. Avrupa devrimleri Stalinist rejimleri ve diktatörlükleri devirdiler ve bu rejimlerin sosyalizmle alakası olmadığını gösterdiler.

Dünya ekonomisinin 1945-68 arası genişleme döneminden sonra girdiği aşağı doğru eğim en dip noktasına ulaştı. Şu anda dünya kapitalizmi 1929'dakinden bu yana en derin krizini yaşıyor. Kapitalizm 1929 krizini İkinci Dünya Savaşı ve Avrupa'da faşizmle işçi sınıfının boğazına basarak ve milyonları öldürerek çözebildi. Bugünkü kriz kendini ilk olarak daha zayıf olan devlet kapitalisti parçasında hissettirdi ancak batı kapitalizminin muzaffer olduğu "komünizmin" öldüğü propagandası uzun sürmedi, çünkü kısa bir süre sonra durgunluk ve kriz başta ABD ve İngiltere olmak üzere giderek Almanya ve Japonya'da etkilerini gösterdi.

Körfez savaşının herbir gününde harcanan para miktarı, Afrika'da açlıktan ölme durumunda olan 20 milyon insanı aylarca doyuracak miktardaydı. Dünyanın her yanında fabrikalar kapanmaya, işsizlik hızla artmaya başladı. Somali nüfusunun 1/5'i yardım gelmezse 6 ay içinde açlıktan ölecek. Avrupa'da faşist hareketler güçleniyor ve Yugoslavya'da aylardır kanıksanmış hale gelen savaşta onbinlerce insan öldürüldü ve öldürülmeye davam ediyor. Dünya Bankası'nın verilerine göre 800 milyon insan "yoksulluk" sınırının altında yaşıyor. Her dakika 28 insan açlık ve ilgili hastalıklardan ölüyor, bunların 2/3'ü çocuk. Öte yandan dakikada 1 milyon dolardan fazla para silahlara harcanıyor. Bunların hiçbiri kaçınılmaz değil. Açlık ve yoksulluğu ortadan kaldırmanın araçları mevcut. Sorun maddi kaynak yokluğu değil, toplumsal bir sorun . Sorun ekonomik ve askeri rekabet temelinde kurulmuş olan toplumun barbarca öncelikleridir.

Tek çözüm, üretimin kontrolünün kapitalist azınlığın elinden alınması ve çalışan insanların kendi organları ile demokratik bir işçi devletinde toplumu nasıl örgütleyeceklerine ve üretilen servetin nasıl harcanacağına karar vermesi. Toplum böyle bir dönüşümü ancak işçi sınfının kendini ve tüm insanlığın kendi eylemleriyle kurtulması ile mümkün.

Yeni bir özgürlük ve bolluk toplumuna geçiş, bir dünya işçi devletleri federasyonu ile, dünya çapında işçi iktidarı ile mümkün. Böyle bir toplum yaratmak isteyenlerin önündeki en önemli iş, aşağıdan sosyalizm bayrağını yükseltmek ve sosyalizm ile demokrasinin ayrılmazlığını savunmakdır. Sosyalizmin, demokratik özü ve insanın özgürleşmesi anlatılmalıdır.

İşçi sınıfının 150 yıllık mücadele tarihinin deneyimleri içinde şekillenen aşağıdan sosyalizm geleneğinin saptadığı ikilem bugün her zamankinden fazla geçerlidir. Önümüzde iki seçenek var: Ya sosyalizm, ya barbarlık.

Sosyalist bir toplum için bugünden örgütlenmek, işçi sınıfının ve ezilenlerin her mücadelesinin içinde yer almaya çalışmak ve sınıfın daha büyük hareketlilikleri için hazırlanmak gerekiyor. Sosyalist bir İşçi Partisi'ni inşa etmek, bu aracı kullanmak için bugünden mücadele etmek gerekiyor. Dünyayı değiştirebilecek bir hareket inşa edebiliriz, sosyalizmi kurmak için bize katılmaz mısınız?

Önümüzde kazanılacak bir dünya var!!!