Kriz zamanlarında muhalif dip akıntısı: Neoliberal otoriterizmin kadınlarla imtihanı

ENTERNASYONAL SOSYALİZM
Tipografi
  • En Küçük Küçük Orta Büyük En Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Meltem ORAL

On yılı geride bırakan finansal kriz depreminin neoliberal düzende yarattığı çatlaklar günümüzde, jeostratejik gerilimler ve küresel ölçekte farklı siyasi krizlerle bütünleşerek derinleşiyor. Özellikle son iki yıldır otoriter sağ siyasetlerin birçok ülkede siyasi yelpazenin merkezine doğru ilerleyişi, söz konusu krizin yarattığı güncel sonuçlardan biri. Son olarak Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi, ekonomik-siyasi krize eşlik eden otoriterizm ve karşısındaki sol alternatifler tartışmalarını küresel çapta alevlendirdi.1 Bu dönemde ayrıca otoriter, sağ, muhafazakâr söylem ve seçeneklerin karşısında kadın hareketinin adeta bir dip akıntısı olarak kendisini örgütlediğine tanık oluyoruz. 2008 krizinin etkilerinin hissedildiği siyasi krizlerin ardından, sağ partilerin iktidara geldiği birçok ülke, son dönemde kitlesel kadın eylemlerine sahne oldu. Polonya, İzlanda, Arjantin, ABD, İrlanda, Lübnan son yıllarda otoriter-muhafazakâr sağ iktidarların girişimlerine karşı kadınların kitlesel olarak sokağa çıktığı ülkelerden sadece birkaçı.

Polonya’da 2015’te iktidara gelen milliyetçi muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi, göçmenler, basın özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı konularında baskıcı, otoriter politikalarıyla öne çıktı. Bu politikaların ilk hedeflerinden biri de kadınlardı. Kürtaj ve sunî döllenmenin yanı sıra Avrupa Konseyi aile içi şiddet konvansiyonuna da karşı olan iktidar, zaten son derece sınırlı olan kürtaj hakkını tamamen yasaklamaya çalıştı. 2016 Ekim’inde 60 şehirde milyonlarca kadın greve çıkarak, Polonya’da kürtajın tamamen yasaklanmasına dair yasa tasarısını geri çektirtti. 2008 krizinde ekonomisi çökme noktasına gelen, 2016’daki seçimlerde sağcı Bağımsızlık Partisi’nin birinci olduğu ancak iki buçuk ay boyunca hükümetin kurulamadığı İzlanda’da kadınlar, Polonya’daki kadınlarla aynı günlerde kitlesel olarak greve çıktı. İzlanda hükümeti, grev talebi olan ‘eşit işe eşit ücreti’ zorunlu kılan yasa tasarısını parlamentoya getirmek zorunda kaldı.

Arjantin’de 2015’te, ekonomik kriz ve yolsuzluk tartışmalarıyla sallanan merkez sol Peronist Kirchner’in 12 yıllık liderliği, sağcı Macri’nin seçimleri kazanmasıyla sona erdi. 2008’den itibaren kadına yönelik suçların yüzde 78 oranında arttığı Arjantin’de, Ekim 2016’da yüz binlerce kadın şiddete ve kadın cinayetlerine karşı grev çağrısı yaptı, meydanlara çıktı. Aynı şekilde İrlanda’da kürtaj hakkı için kitlesel eylemler düzenli olarak sürmekte. Yine İngiltere’de Muhafazakâr Parti iktidarına karşı özellikle kürtaj hakkının savunusu için kitlesel bir sokak mobilizasyonu yaşanıyor. ABD’de son yılların en etkili kadın eylemlerinden biri, Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesinin hemen ardından yapılan yaygın ilk protestoydu. Trump göreve başlar başlamaz sokağa dökülen milyonlarca kadın, ABD tarihinin en kitlesel gösterilerinden birini gerçekleştirerek dünya çapında yükselen sağ otoriter seçeneklere karşı muhalefette kadın hareketinin yükselen rolünün görmezden gelinemeyeceğini göstermiş oldu.

Ekonomik ve siyasi istikrarsızlık koşullarının sağ muhafazakâr-otoriter siyasetleri iktidara taşıdığı bir süreçte kadınlar, hem kriz politikalarının hem de otoriter muhafazakârlığın giderek daha yoğun bir şekilde hedefi haline gelmekteler. Buna karşı özellikle son iki yılda dünya çapında sokakta kitlesel gösterilerle verilen yanıtlar, kadın hareketinin yükselen otoriterizme karşı muhalefette giderek güçlenen bir dinamik olduğunu gösteriyor.

Türkiye’nin özellikle şu son birkaç yılında benzer bir dip akıntısı bariz bir biçimde gözlemlenebiliyor. AKP’nin ilk iktidar yıllarından itibaren sık sık kadın konusunda imtihandan geçtiğini, 2004’ten beri yasalar nezdinde yapmak istediği aleyhte reformlarda, kadın hareketinin etkisiyle çok kez geri adım atmak zorunda kaldığını söylemek mümkün. İktidarın 15 yıldır giderek yükselen bir tonda yürüttüğü aile merkezli politikalar, kadınların sosyal-ekonomik koşulları ve değişen dünyayla birlikte ele alındığında büyük bir çelişkiler yumağı yaratıyor. Politik alandaki bu çelişkiler nedeniyle kadınların gündelik hayatlarında biriktirdiği öfkenin sokaktaki yansımasına birkaç yıldır pek çok kez tanık olduk. Bilhassa iki yıldır devletin beka kaygısı refleksiyle inşa edilen ‘yerli milli’ iktidar koalisyonunun politik hamlelerinin karşısında, kadınlar giderek sıklaşan ve büyüyen bir ölçekte kendisini sokakta var edebilen önemli bir politik faktör oldu.

Güncel kadın eylemliliğinin içinde geliştiği politik koşullarla bağlantısını irdelemek ve bu eylemliliğin itici gücü olması muhtemel ekonomik, sosyal, politik nedenler üzerine kafa yormak gerekiyor. Bu çabaya bir katkı niteliğindeki bu yazıda, önce Türkiye’nin son 15 yılındaki kadın politikalarının serüvenine neoliberalizm ve muhafazakârlık bağlamında büyüteç tutup, ardından bunların küresel çaptaki otoriter siyasetler ve karşıt tepkilerle bağlantısının ve kadın hareketinin günümüz koşullarındaki potansiyellerini irdelemeye çalışacağım.

Neoliberalizmin krizinin kadınlara etkisi ve bu etkinin kadın hareketindeki izleri, 15 yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında sürdürülen kadın politikası ve gündelik hayattaki yansımaları, bugünün mücadelesini anlamak için tartışılmayı hak eden başlıklar.

Türkiye’deki siyasi saflaşmalarda kadınların yüklendiklerini veya kadınlara yüklenenleri anlamaya çalışmak, yukarıda ifade edilen tartışma başlıklarına dair en azından kimi ipuçları geliştirmek açısından alan açıcı olacaktır.

Türkiye’de kadınların kamusal alandaki varoluş biçimleri daima batılılaşmanın, modernleşmenin temel ölçütü olarak ele alınırken, özel alandaki eşitsizliklere yönelik ‘bilinçli körlükte’ farklı iktidarlar arasında benzerlik ve süreklilik söz konusudur. 2002’den bu yana iktidar ve ana akım muhalefet tarafından karşılıklı olarak yeniden üretilen kutuplaşma siyasetinde de ‘kadın meselesi’, adeta sürekli koz olarak ileri sürülerek araçsallaştırılan bir konu oldu. İktidar tarafından meşruiyetini tanımayan ‘statükonun’ teşhiri ve kendi tabanının konsolidasyonu açısından, ana akım muhalefet içinse hükümetin ‘gizli ajandasının’ turnusol kağıdı olarak kadınları söylemin merkezine almak epeyce iş gördü. Siyasal çelişkiler kültürel saflaşmaya indirgenirken, Türkiye’deki kadınlar için yaşanılan sorunlar söz konusu kutuplaşmayı aşan bir boyut kazanmış durumda. Üstelik hâkim siyasetin söyleminde farklı ‘mahremiyet’ yorumlarıyla politikanın dışındaymış gibi yapılan özel alan, giderek artan iktidar müdahaleleriyle neoliberal hegemonyanın tesisi için temel politik alanlardan birine dönüştürülüyor.

Yasalar nezdinde kadınlar lehine reformlar

2000’li yılların başından bu yana kadınlar açısından hukuk, eğitim, ekonomi gibi farklı alanlarda önemli değişimler gerçekleşti. Bu dönem Türkiye tarihinde, yasal haklar ve uluslararası sözleşmelerin güvencesi bakımından belki de en çok adım atılan zaman dilimi oldu. 2001 yılında Medeni Kanun’da yapılan reformlar ve AKP’nin iktidarda olduğu 2004’te Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) getirilen düzenlemeler, yasalar nezdinde kadınlar lehine yeni bir takım uygulamaları devreye soktu. Yeni Medeni Kanun’da evin reisinin koca olduğu ibaresi değiştirildi; evlenen kadının kocasının yanı sıra kendi soyadını kullanabilmesi, evlilik dışı çocukların mirasta eşit hakka sahip olması, boşanma halinde mal bölüşümünün kadın ve erkek arasında eşit uygulanması gibi birçok değişiklikler yapıldı. On yıllar boyunca kanunda değişiklik yapılmasını talep eden kadın hareketinin bazı talepleri Yeni Medeni Kanun’la birlikte hayata geçirildi.

Benzer şekilde TCK’daki değişiklik de tarihi bir öneme sahipti. Yeni Ceza Kanunu’nun kabul edildiği 2004 yılına kadar geçerli olan ve cinsel suçlara yönelik cezaları da öngören yasa, 1926 yılından beri yürürlükteydi.2 Cumhuriyet döneminde kabul edilen Türk Ceza Kanunu, ‘1889 Zanardelli Kanunu’ olarak da bilinen İtalyan Ceza Yasası’na dayandırılıyordu. Kanun, tecavüz failinin evlilik durumunda cezalandırılmamasını öngörmesi gibi kadınlar aleyhine bir dizi pratiği düzenlemesinin yanı sıra, genel olarak kadınlara yönelik cinsel suçları toplumun ahlakına karşı saldırı olarak ele alan baştan sona cinsiyetçi bir metindi. 2004’teki yeni düzenlemeyle birlikte suçun ve cezanın belirlenmesinde ahlak, namus, bekâret, fazilet gibi ibarelerin kullanımı bırakıldı. Cinsel suçlar bireye karşı işlenmiş suçlar olarak kabul edildi, namus cinayetlerine ağırlaştırılmış müebbet verilmesi öngörüldü, evlilik içi tecavüz suç olarak tanımlandı ve nihayet bekâret testi yasaklandı.3

Sürecin aktif katılımcısı olan kadın kurumları tarafından eleştirilmek ve yetersiz bulunmakla birlikte, her iki kanundaki değişiklik, kadın hareketinin taleplerinin bir kısmını karşılaması ve kadın mücadelesinin somut bir kazanımı olması nedeniyle son derece önemlidir. 1990’lı yıllar boyunca kanunun değiştirilmesi, feminist hareketin temel taleplerinden birisi olmuştu. Medeni Kanun reformu için 1980’lerden itibaren sayısız kampanya örgütlenmiş, Türkiye çapında 126 örgütün dahil olduğu Kadın Kurultayları kurulmuştu. TCK’daki değişiklik tartışmalarında kadınlar, talepleriyle birlikte Meclis’in önündeydi. Kamuoyunda oluşan tepkinin etkisini, yasa tasarısı çalışmaları için alt komisyonda görev yapan Bekir Bozdağ, “komisyon üyeleri olarak toplumu arkamızda hissettik” diyerek itiraf ediyordu. TCK değişikliği döneminde, hükümetin zinayı yeniden suç kapsamına alma girişiminin engellenmesi, sonraları daha çok örneğini göreceğimiz, kadın hareketinin hükümete ilk geri adım attırışı sayılabilir.

Yaklaşık olarak 2013’e kadar AKP hükümeti, İstanbul Sözleşmesi, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu gibi, pratikte sadece kağıt üzerinde kalan çok sayıda anlaşma, yönetmelik ve kanunlarla değişiklikler yaptı. Yasalardaki lehte reformların kadınların gündelik hayatlarına nasıl yansıdığını gözlemek farklı bir yazıya konu olabilecek önemli bir soru. Yine de hukuki düzlemdeki bu kazanımların, erişildiği ve uygulandığı durumlarda kadınlar için son derece önemli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak AKP’li yıllarda sosyal ve ekonomik anlamda da kadınların hayatlarında çok ciddi değişimler oldu.

AKP’nin kadın ve aile söylemi

İşçi sınıfından kitlesel destek alan AKP, yoksul mahallelerdeki kadınları kendi politikaları etrafında mobilize ederek siyasi aktör kılmayı başardı. Aslında bu mobilizasyon partinin öncülü olan Refah Partisi (RP) döneminde gözlenmişti. Refah Partisi’nin altı yılda yaklaşık bir milyon üye kazanmasının ardındaki en büyük pay, mahallelerde seferber edebildiği kadın aktivistlerdeydi. Partinin ‘Hanımlar Komisyonu’, 1997 yılı raporuna göre, İstanbul’daki 863 mahallenin 805’inde örgütlenmişti. İstanbul’da partinin üçte birinden fazlasını oluşturan kadınlar, partiye ev ve mahalle düzeyinde yaygın bir taban örgütlenmesi kazandırmanın yanı sıra, kendi yaşamları açısından kritik önemde başka şeyler de kazanıyorlardı. Yeşim Arat’ın, ‘Refah Partisi Hanım Komisyonları’ çalışması4 için kadın aktivistlerle yaptığı bir görüşme, ‘atıl ev kadınlarının’ hayatlarındaki değişimi çarpıcı biçimde ortaya koyuyor:

“Lise mezunu M.H. parti çalışmasının kendisini eğittiğini söylüyordu. Değişik insanlarla tanışmış, bir kimlik kazanmıştı. Ç.H. başını örttükten sonra kaybettiği statüyü partide kazandığını anlatıyordu: ‘Hep eksildim ben ve benim gibi pek çok hanım arkadaşım da eksildi bu toplumda başörtülü. Çoğu hep öyle kapalı bir yaşantıdan gelmiş, hiç okumamış, eve kapanmış ve kendini ispat etmek istemiş. Yani ben şimdi kendimi bizim aileye, eşime ispat ettim… Sonra o beğenmediğiniz hanımlar kendilerini kayınvalidelerine, komşularına ispat ettiler. Bir mahalle temsilcisi aranılan bir insan… Bir statü kazandı hanımlar; bir şey oldular…’”

Özellikle işçi muhitlerindeki kadınlar, benzer şekilde AKP etrafında seferber edildiler.5 RP örneğinde olduğu gibi güçlü bir kadın örgütlenmesine ve aktivizm desteğine sahip olunmasına rağmen politik söylemde muhafazakârlık, kadının yerinin ailesi olduğu görüşü, AKP’de hiçbir zaman değişmedi. Her hafta ilçesinde politik gündemi tartışan kadınlar, partinin siyaseti belirlediği yönetim organlarında aynı düzeyde yer bulamadı. AKP iktidarının ilk yıllarında kadın seferberliğinin temel motivasyonlarından biri olan başörtüsü yasağının üniversitelerde kaldırılması için kadınların 2007’yi, kamu kurumlarındaki serbesti içinse 2013’ü beklemesi gerekti. Üstelik başörtüsü reformları gerçekleşirken 28 Şubat ve sonrasındaki kadın mücadelesi silikleştirildi ve sosyal politikalardaki yaklaşıma benzer şekilde, temel bir hakkın uygulanması olarak değil, hükümetin insafına ve hükümet olarak varlığına bağlı lütuflar olarak hayata geçirildi.

Kadınları ancak aile bütünlüğü içerisinde, ‘anne ve eş’ görevleri icra edildiği müddetçe muhatap alan muhafazakâr bakış açısı, iktidar olduğu günden bu yana AKP hükümetlerinin temel söylemi oldu. Yapılan lehte ve aleyhte reformlar bu bakış açısının filtresiyle topluma aktarıldı. Çoğu zaman ardında neoliberal piyasa mantığı yatan ve kadınları cinsiyetçi rollere sıkıştıran politikalar, muhafazakâr bir makbul kadın söylemi eşliğinde topluma sunuldu.

Ailenin güçlendirilmesi

Gündelik hayatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP’li bakan ve milletvekilleri düzeyinde kadınlara yönelik ayrımcı ve cinsiyetçi söylemler sık sık gündem oluyor. Basına yansıyan demeçlerin ötesinde partinin programı, seçim beyannameleri ve hükümet programları, kadınların aile içinde ve annelik rolleriyle tanımlandığı bir politik perspektife sahip olunduğunu gösteriyor. ‘Ailenin güçlendirilmesi’ politikası yeni bir mefhum değil. Kendisini ‘muhafazakâr demokrat’ olarak tanımlayan partinin programında, “sadece toplumumuzun yarısını oluşturdukları için değil, her şeyden önce birey ve sağlıklı nesillerin yetiştirilmesinde birinci derecede etkin oldukları için” kadınların sorunlarının önemli olduğu ifade edilmektedir. 2002 seçim beyannamesinde kadın sorunları ancak ‘ailenin güçlendirilmesi’ başlığı altına kendisine yer bulabiliyordu. “Partimiz toplumun temeli olan ailenin korunmasına yönelik çabaları destekleyecektir” denilen beyannamenin ardından kurulan ilk AKP hükümetinin programı da “sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi ve ailede mutluluğun sağlanması için kadın sorunlarının giderilmesine büyük önem verilecektir”6 demektedir.

Yani kadın sorunlarının giderilmesine dönük politika yapmanın temel önceliği, çocuk bakım işlerini üstlenerek gelecek nesilleri garantileyen aile kurumun güvenceye alınmasıdır. 2007 seçim beyannamesinde kadınların sosyal ve kültürel gelişimleri, “annelerin iyi birer eğitimci olması” gerekliliğiyle ele alınmaktadır. Sonraki tüm seçim beyannamelerine ve hükümet programlarına yansıyan temel slogan, “güçlü birey, güçlü aile, güçlü toplum”dur. Ancak 2012’den itibaren aile konusunda siyasette ve sosyal-ekonomik politikalarda bir tür seferberliğe girişildiğini söylemek mümkün. Kadınlara dair açıklamalar sıklaşırken, seçim beyannamelerinde aileye ayrılan bölümün hacmi de genişlemiştir. Bu dönemde açıklanan ‘2023 Yeni Türkiye Siyasi Vizyonu’nda,7 sosyal politikaların birinci maddesini ‘aile’ ve sonrasında ‘kadınlarımız’ oluşturmaktadır. ‘Yeni Türkiye’nin siyasi vizyonunda toplumun her kesiminin aileye sahip çıkması için bir sosyal farkındalık ikliminin üretileceği ve buna bağlı olarak evlilik kurumunu güçlendiren, aile bütünlüğünü koruyan etkili politikalar uygulanacağı açıklanmaktadır.

AKP’nin ailenin güçlendirilmesi politikasının basitçe İslami muhafazakârlığının doğrudan bir sonucu olduğu, kadınların neoliberalizm koşullarında yaşadığı dönüşümün bütününü görmek açısından eksik bir anlatımdır. Neoliberal iktidarların bir taşla iki kuş vurma çabasının AKP’nin kadın ve aile politikaları için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Küresel çapta 1970’lerin sonundan itibaren kâr hadlerinin düştüğü, İkinci Dünya Savaşı sonrası ‘sosyal refah devleti’ politikalarının artık sermaye birikim sürecine ayak bağı olmaya başladığı ve sermayenin krizden çıkışına yardımcı olacak ekonomik, sosyal politikaların uygulandığı neoliberal döneme, kamu kaynaklarıyla karşılanan hizmetlerin özelleştirilmesi damgasını vurdu. Margaret Thatcher’ın “toplum diye bir şey yoktur sadece kadın ve erkek bireyler ve onların aileleri vardır” özlü sözüyle de ifadesini bulan ‘aileye dönüş’ dönemi başlamış oldu. Benzer şekilde Türkiye’de de neoliberal politikaların uygulayıcısı olan AKP’nin hükümet olduğu yıllarda çocuk, yaşlı ve engelli bakım hizmetleri ‘özelleştirilmiş yeniden üretim alanı’ olarak aileye havale edildi.

Kadın ve neoliberal aile

15 yılda kadınlar hakkında süren siyasi tartışmaların görünen yüzünün ardında en çok tahribatı yaratan, kadınları kıskaca alan sosyal ve ekonomik politikalardı. Kadınların hem işgücü hem de aile kurumunun sürekliliğinin temel aktörü rolleri arasında yaşadığı sıkışmışlık üzerine daha çok konuşmak gerekiyor. Hükümet politikalarının küresel çaptaki neoliberal muhafazakâr politikalarla ilintisini anlamak için kadın politikaları adeta laboratuar işlevi görüyor.

Türkiye’de 2015 TÜİK rakamlarına göre 39 milyon 229 bin kadın, 39 milyon 511 bin erkek nüfusu var.8 Yani kadınlar toplumun tam anlamıyla yarısını oluşturuyor demek mümkün. Ancak toplumun kadın yarısı hayatın her alanında ‘ikinci sınıf vatandaş’ konumunda. Dünya Ekonomik Forumu’nun ‘Toplumsal Cinsiyet Farklılığı’ raporu,9 Türkiye’nin dünya ortalamasındaki yerinin yanı sıra kadınlar ve erkekler arasındaki uçurumun çok yönlülüğünü görmek açısından da çarpıcı. Yasa yapıcı ve üst düzey yönetici konumunda olmada, profesyonel ve teknik işlerde, okuryazarlıkta, eğitimde, sağlıklı yaşam beklentisinde, siyasi temsiliyette kısaca hayatın tüm alanlarında kadınlar dezavantajlı konumda. Neoliberal politikalarsa bu dezavantajlı konumu daha da derinleştiriyor.

Neoliberalizm salt bir ekonomik politika olmanın ötesinde, nüfus, eğitim, sağlık, aile, güvenlik, beden gibi farklı alanlara müdahil olan ve tüm bu alanları yeniden düzenleyen politikalar bütünüdür. ‘Özel alana’ yönelik müdahaleler bir dizi başka işlevinin yanı sıra neoliberal hegemonyanın inşasındaki enstrümanlardan birisidir.

Bu bağlamda AKP’li yılların aile merkezli politikaları, muhafazakârlığın doğrudan bir yansıması olmasının ötesinde, muhafazakârlıkla el ele giden neoliberalizmle değişen özel ve kurumsal ilişkiler ve bu ilişkiler arasında artan çelişkilerle birlikte değerlendirilebilir. Kentleşme ve proleterleşmeyle birlikte yaşanan sosyal değişimler, işgücünde toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikler ve bakım hizmetlerinin devredildiği ailedeki cinsiyetçi işbölümünün yarattığı çelişkiler giderek derinleşmektedir.

Kuşkusuz aile kurumunun ve cinsiyete dayalı işbölümünün sistem açısından ekonomik ve ideolojik harç olarak kullanılmasının miladı neoliberalizm değil. Tarih boyunca üretim biçimindeki değişimler yeniden üretim alanı olarak aileyi ve toplumun devamlılığını sağlayan kadınların rolünü de radikal şekilde değiştirdi. Sermayenin ekonomik-politik çıkarları açısından çocuk bakımı ve ev işlerinin masraflarını devletin yerine ailenin omuzlarına yüklemeyi tercih etmesiyle ailenin ‘özelleştirilmiş yeniden üretim’ alanı haline geldiği tespiti de günümüzden çok öncesine dayanıyor. Yaşamın üretimi ve yeniden üretimi, yani gıda, barınma gibi yaşam araçlarının ve bizzat insanların üretiminde aile kurumu10değişimler geçirse de kapitalizmin temel payandalarından biri oldu. Sharon Smith’in vurguladığı gibi, “Modern işçi sınıfı ailesi, adalet sistemi, ordu, polis ve eğitim sisteminin yanı sıra sınıflı toplumların üst yapısının bir parçası olarak ortaya çıkmıştır.”11 Üstelik aile içerisinde kadınların yeniden üretimdeki ve ailenin ekonomik bir birim olarak kapitalist sistemdeki rolüne dair Engels’in yaptığı tespitlerin özü hâlâ geçerliliğini korumaktadır:

“Modern büyük ölçekli endüstriye kadar toplumsal üretimin kapıları kadına açılmadı… Ancak bu kapı öyle bir şekilde açıldı ki, kadın ailesi özelinde görevlerini yerine getirdiğinde kamusal üretimin dışında tutuluyor ve para kazanamıyor; kamusal üretimin parçası olmak isteyip bağımsızca para kazandığında ise ailevi görevlerini yerine getiremiyor…Modern bireysel aile kadının açıktan ya da örtülü bir şekilde köleleştirilmesine dayanmaktadır ve modern toplum, bu bireysel ailelerin birer molekül olduğu bir kütledir.”12

Ailenin toplumun geneline ve devlete sirayet eden tüm çelişkilerin bir minyatürü olduğu tespitinin yapıldığı dönemden bu yana özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde kadınların iş gücüne katılımında ve çekirdek ailede muazzam değişimler yaşandı. Kadınlar daima değişen siyasi konjonktürlere göre işgücü piyasasına çekildiler veya eve itilmek istendiler, doğurganlık teşvik edildi veya önüne geçilmeye çalışıldı. Dünya savaşları süresince ve sonrasında ‘makbul kadın’ söylemi Avrupa çapında sıkça değişim gösterdi.13 Aynı şekilde Türkiye’de 1930’lu yıllarda ‘10 yılda 15 milyon genç’ şiarının ardında yatan, Kemalist rejimin nüfus politikasıydı. Savaş döneminin yarattığı tahribatın telafi edilmesi ve hedeflenen sanayileşmenin gerçekleşmesi için doğum kontrolü ve kürtaj yasaklanmıştı.14 Bugün de Erdoğan’ın mottosu haline gelen ‘üç çocuk’ söyleminin ve kadın bedenini denetlemeye dönük artan politik müdahalelerin geçmiş dönemlerin nüfus politikasından çok da farklı olmadığını söyleyebiliriz.

Doğurganlık hızı 2000’lerden beri sistematik olarak düşmektedir.15 2000’de kadın başına 2,53 çocuk düşmekteyken bu oran günümüzde 1,93’e düşmüş durumdadır. TÜSİAD’ın 2011’de hazırlattığı ‘Vizyon 2050’ye Doğru’ raporu16 da 2050’de doğurganlık hızının 1,85’e düşmesini öngörmektedir. 2010-2050 yılları arasında, nüfusun 25 milyon artacağı belirtilen raporda, “en büyük değişiklik nüfusun yaş yapısında gerçekleşecektir” deniyor. Rapora göre 2000’de yüzde 64,5 olan çalışma çağındaki nüfus (15-64 yaş nüfus) oranı, 2020’de yüzde 68,6 ile en yüksek değerine ulaşacak ve bu tarihten sonra yavaşça azalacaktır. TÜSİAD, çalışma çağındaki nüfusun 65,3 milyon ile en yüksek değerine varacağı dönemi ülkelerin tarihlerinde bir kez ortaya çıkan bir durum olarak değerlendirip, bu dönemin literatürde ‘demografik fırsat penceresi’ olarak anıldığına atıfta bulunuyor. Neoliberal politikaların uygulayıcısı AKP’nin nüfus politikasıyla, sermaye sınıfının önünde açılmayı bekleyen fırsatlar penceresinin bir ilgisinin olmadığını söylemek pek ikna edici olmamaktadır.

Kadınların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarına müdahale eden politikaların ne kadar otoriterleşebileceğinin son örnekleri, kürtaj ve yardımcı üreme tekniklerine yönelik yasakçılıktır. Kürtajın yasal olarak yasaklanmasının önüne geçilmiş olsa da, devlet hastanelerinde kürtaj yaptırmak fiilen mümkün değildir. Kadınlar maddi bedeli son derece yüksek özel kurumlara mahkûm edilmektedir. 2010 yılında yayınlanan yönetmelikle yardımcı üreme metotlarıyla çocuk sahibi olmak bile kısıtlanarak düzenlenmiştir. Yönetmelik donör yoluyla hamile kalan kadının cezalandırılması, yurtdışında yardımcı üreme tekniklerinden faydalanılmasının yasaklanması, hastalarını yurtdışındaki merkezlere yönlendiren veya tavsiyede bulunan doktorların, kliniklerin yasal soruşturmaya tabi tutulması ve lisanslarını kaybetme risklerinin bulunması17 gibi katı uygulamaları kapsamaktadır. Üreme yöntemlerinin düzenlenmesine ve denetlenmesine yönelik bu politikalar, neoliberalizmin hayatın her köşesine sirayet eden karakterinden bağımsız değildir. Bu politikalar hükümetin otoriter, yasakçı uygulamalarının özel alanı nasıl etkilediğini, bu alan üzerinden ne ölçüde iktidar tahakkümü kurulduğunu görmek açısından da ilgi çekicidir.

Esnek ve güvencesizlik koşullarında anne ve işçi olmak

Bugün gelişmiş kapitalist ülkelerde kadınların işgücüne katılımı geçmiş onyıllara göre kitlesel olarak artsa da kadınlar, erkeklerden daha az ücretle çalışmaya devam ediyorlar. Tüm dünyada çocuk bakımı, yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik gibi ev içi işler kadınların sorumluluğunda görülüyor. Tek ebeveynli aileler artmış olsa da ‘ailenin kutsallığı’ söylemi geçerliliğini koruyor. Dünyadaki kürtaj oranları, tercih şansı olduğunda kadınların her zaman çocuk doğurmayı seçmediğini gösterse de anneliğin kadınların temel görevi olduğu görüşü hâlâ hakim fikir.

Türkiye ölçeğinde çelişkiler daha derin yaşanıyor. Türkonfend’in TÜİK Hane Halkı İşgücü araştırmasına dayandırarak yayınladığı raporda,18 2007-2015 arasında Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranında yüzde 23,60’tan yüzde 31,5’e, kadın istihdamında yüzde 21’den yüzde 27,5’e bir artış gerçekleştiği belirtilmektedir. Ancak kadınların işgücüne katılımı ve istihdamı, hem dünya ortalamasına kıyasla hem de erkeklere kıyasla son derece düşüktür. Çalışma çağındaki 29 milyonluk kadın nüfusunun sadece 9 milyonu işgücüne katılmaktadır. Erkeklerde ise 28,5 milyonluk çalışma çağındaki nüfusun 20 milyonu işgücüne dahildir. Erkekler yüzde 65 oranında istihdam edilirken kadınlarda bu oran yüzde 27,5’le sınırlıdır. Çalışma çağındaki milyonlarca kadının işgücüne dâhil olmamasının başlıca nedeni ev işleridir. Yani kadınlar genellikle çocuk, yaşlı bakımı, temizlik, yemek, ütü, bulaşık gibi ev işleri nedeniyle emek sürecinin dışında kalıyorlar.

Hükümetin aile merkezli politikaları çoğu zaman temel hedefin ‘kadınları eve kapatma’ olduğu şeklinde yorumlanmakta. Bu politikaların kadınları dezavantajlı kıldığı muhakkak. Ancak bu süreci neoliberal piyasa mantığının çelişkilerinin bir sonucu olarak da okumak mümkün. Toplumsal cinsiyet rollerine dayalı neoliberal politikalar, kadın istihdamını artırmayı hedeflese de beklenenden daha girift sonuçlar yaratmaktadır. Özellikle kriz dönemlerinde tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ilk kapıya konulanlar kadın işçiler olmaktadır. 2016 Temmuz’unda TÜİK’in açıkladığı rakamlara göre bir ay içerisinde sanayide işten çıkartılan 76 bin işçinin 69 bini kadındır. Kadınlar güvenceli, sendikalı çalışma koşullarının dışına itilirken, esnek ve güvencesiz istihdama çekilmek isteniyor. Esnek çalışma koşullarıysa kadınların ‘asli’ görevleri olarak görülen annelik, çocuk bakımı ve ev işleri ile gerekçelendiriliyor, meşrulaştırılıyor. Bir yandan ev işleri ve çocuk bakımının kadının görevi olduğu fikri güçlendirilirken özel alandaki yeniden üretim garantileniyor diğer yandansa ev işlerinden arta kalan zamanda kadının ‘aile bütçesine katkı sunabileceği’ esnek, ucuz, güvencesiz işler yaygınlaştırılıyor. Son yıllarda ‘iş ve aile yaşamının uyumlulaştırılması’ denilerek yapılan düzenlemelerin arka planı, kadınlar üzerinden esnek ve güvencesiz çalışma koşullarını yerleştirmektir.

Kadın istihdamının artırılması, sermayenin farklı kesimlerinin sahip olduğu taleplerden birisi. Mesai saatlerinde, ücretlerde ve çalışma biçimlerinde esneklik modeli de buna eşlik eden talepler arasında. Part-time ve esnek çalışma modelinin yaygınlaştırılmasının OECD ülkelerinin ekonomisine ‘katkıları’ ve IMF’nin önerdiği neoliberal ekonomik politikalarla uyumluluğu, Türkiye’de bu modelin hayata geçirilmesinin piyasa açısından avantajları konusunda mesela MÜSİAD oldukça açık sözlüdür. “2015 Türkiye Ekonomisi” başlığını taşıyan raporunda MÜSİAD, emek piyasasında yapılmasını talep ettiği reformlarla esnek çalışma modelinin yaygınlaştırılıp kadın istihdamının artırılmasını beklemektedir. Part-time çalışma oranlarının düşüklüğünden dem vurularak esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılmasının teşvik edilmesi gerektiği vurgusunun öznesi kuşkusuz kadınlardır.19

Son yıllarda kadın istihdamında görülen artış, büyük oranda kentlerde eğitimli, nitelikli bir kesim açısından geçerlidir. 2015 rakamlarına göre üniversite mezunu kadınlar arasında işgücüne katılım yüzde 71,6 oranındadır yani okumuş kadınlar istihdam ve işgücü konusunda daha avantajlı konumdadır. Bu durum bir yandan kadınlar arasındaki sınıfsal farklılıkları da keskinleştirmektedir.

Esnek çalışma, babaanne parası, kadın çalışanların işe bir saat erken gelerek veya öğle tatilinde çalışarak işten erken çıkmasını ve çocuğunu okuldan almasını salık veren ‘anne mesaisi’,20 kadın işçi çalıştıran işyerlerine, hatta ‘eşini yanında çalıştıran kocalara’ teşvik uygulaması gibi politikaların, ev içi işlerin yükü nedeniyle çalışamayan kadınların bu görevlerini aksatmadan çalışma yaşamına girmesi beklentisiyle öne sürüldüğünü söylemek mümkün. ‘Aile ve iş hayatında uyumluluk’ denilerek, siyasi ve ekonomik koşullar açısından bu ‘zor zamanlarda’ piyasada emeği kullanılamayan, atıl durumdaki ‘çoğunluk’ muhatap alınmakta. Yemek yapıp çocuk baktığı için piyasanın dışında kalan 20 milyon kadından hem ev içi işlerde hem de vasıfsız işgücü olarak üretim sürecinde faydalanılması hedeflenmektedir.

Kadınları üretim alanına çekmek için yukarıda sıralanan ‘uyumluluk’ politikalarına bir dizi farklı strateji eşlik etmektedir. Vasıfsız, ‘atıl’ kadınların özel alandaki sorumluluklarından mümkün olduğunca az ‘taviz vererek’ çalışabilmeleri için, çalışma saatleri kadar iş yerinin eve yakın olması, çalışma ortamı gibi başka önemli faktörler vardır. İstanbul’da en çok kadın istihdam eden tekstil sektörünün yapısı bu anlamda gayet ‘uyumludur’.21 İstanbul’un yoksul mahallelerdeki apartmanlara konuşlanmış konfeksiyon atölyelerindeki ucuz ve esnek kadın emek gücünün ana kaynağı aynı semtte yaşayan, akraba kadınlardır.22 Kayıtdışı istihdamın da hâkim olduğu bu atölyeler, kadınlara kendi mahallelerinde veya yakınında, aile ortamında ‘güvenilir’ çalışma imkânı sunmaktadır. İşçilerle yapılan görüşmelerden, kadınların ev işlerine ayrılan zaman faktörü dışında, toplu taşımadaki tacizlerden kurtulmak gibi daha birçok farklı gerekçeyle de tanıdıkları vasıtasıyla yakın muhitlerde buldukları işlerde çalışmayı tercih ettikleri anlaşılıyor.

Sosyal haklardan sosyal yardıma doğru neoliberal dönüşüm

On yıllar boyunca kadınlar büyük oranda tarım sektöründe işgücünün ve kayıtdışı istihdamın bir parçası oldu. Tarımdaki çözülmenin ardından kentleşmede yaşanan hızlanmayla kadınların işgücüne katılımı aynı oranda gerçekleşmedi. Esas olarak vasıfsız işlerde, esnek ve kayıtdışı istihdamın öznesi konumunda olmaları ve masrafı yüksek çocuk ve yaşlı bakım hizmetlerinin omuzlarına yüklenmiş olması, kadınları ‘özel alanda’ tutan başlıca nedenler. Çalışma saatlerindeki uzunluk ve ücretlerin düşüklüğü karşısında kreş gibi hizmetlerin devlet tarafından karşılanmıyor oluşu, ücretsiz ve erişilebilir kreşlerin yokluğu, kadınları bir tercihe zorluyor. Sadece kadınlarının esas görevinin ev işleri ve çocuk bakımı olduğu fikri değil, koşulların kendisi de kadınları emek sürecinin dışında kalmaya zorluyor.

İşgücüne katılan her iki kadından biri evlendikten, hamile kaldıktan veya çocuk doğurduktan sonra işyerindeki pozisyonunu kaybetmektedir.23 Kreş ya da anaokulunda gündüz bakım desteği alan aile oranı yüzde 2,8 ile sınırlıdır.24 İşçi sınıfından kadınların aldığı ücretler, genel olarak işçi hanesinin bütçesi, çocukları özel kreşe yollamaya veya ev işlerini yapması için başka bir kadını istihdam etmeye yetmiyor. Devletin bakım hizmetleri konusunda hiçbir gerçekçi sorumluluk almadığını görmek için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın ‘2016 Faaliyet Raporu’na bakmak yeterlidir. Yıl boyunca Türkiye çapında sadece 2 yeni kreş açmayı, 2 kreşin de temelini atmayı hedefleyen Bakanlık, Balıkesir ve Malatya’da yaptığı kreş nedeniyle yüzde 100 başarıya ulaştığını düşünüyor.25

Bir yandan işgücünün parçası olup istihdama çekilen kadınlar diğer yandan hane içinde kendilerinden beklenen sorumlulukları yerine getirmek için farklı çözümler üretiyor. 2003 -2013 yılları arasında çocuğuna kendisi bakan kadın oranı yüzde 34’ten yüzde 24,6’ya geriledi (Türkonfend). Ancak kendisinin veya eşinin annesine çocuğunu bakım için bırakanların sayısında bir artış söz konusu. Yani kadınların ezici çoğunluğu, çalışıyor olsalar dahi ya çocuklarına kendileri bakıyor ya da büyükanneler bu işi üstleniyor, sorun aile içerisinde çözülüyor. Hükümetin son dönemde önerdiği ve pilot uygulamasına başlanan ‘babaanne parası’, neoliberalizmin sosyal hizmetleri sosyal yardımlara dönüştüren kadın ve aile politikaları açısından çok sarih bir örnektir. Çocuk sahibi kadınları işgücü piyasasına çekmek veya halihazırda istihdam edileni tutmak için erişilebilir, ücretsiz bakım hizmetine bütçe ayırmak yerine belli kriterleri karşılayanlara verilecek cüzi yardımlar, hem yeniden üretim masraflarının devletin üzerinden alınmasını hem de kadınların çalışma hayatına katılımını garanti altına alma çabasıdır. Üstelik muhafazakâr ‘kutsal aile’ söylemi de pekiştirilmektedir. Devlet tarafından yapılacak erişilebilir, ücretsiz kreş seferberliği uzun vadede kadın istihdamının artırılması hedefini daha başarılı kılacak bir yöntem olabilir. Ancak açık ki tek bir hamleyle inşa edilecek ücretsiz kreşlere yönelik yatırım yerine sürekliliği olmayan ve sosyal hak olarak güvence altına alınmayan çözümler daha masrafsız görülmekte. Babaanne parası olarak öngörülen meblağ asgari ücretin yüzde 30’u, yani yaklaşık olarak 420 liradır ve kaç çocuğa bakıldığı farketmeksizin tek bir ödeme yapılması planlanmaktadır. Her mahallede açılabilecek kreşlerdeki personeli aylık asgari ücretle istihdam etmektense 65 yaşındaki bir kadının ‘üç çocuğa’ ayda 420 liraya bakabilmesini beklemek, neoliberal aile politikasının tipik bir örneğidir.

Sermayenin talepleri ve siyasi iktidarın icraatları arasında motamot işleyen bir süreç olduğunu düşünmek abes olur elbette. İktidarın muhafazakâr idealleri, ekonomik politikalar ve hayatın gerçekliği arasında çok daha çapraşık bir ilişki söz konusu. Üç çocuk vurgusu, sezaryen ve kürtaj konusunda müdahaleler, anne olmayan kadının eksik olduğu söylemi, kadın erkek eşitliğinin değil, yalnızca fırsat eşitliğinin kabulü, ne tek başına sermayenin ekonomik taleplerini uygulamak için takılan sahte maskeler ne de toplumsal üretim ilişkilerinden bağımsız salt bir muhafazakârlığın yansıması. Yıllar içerisinde giderek dozunu artıran aile söyleminin, özel alana ve kadın bedenine yönelik müdahaleciliğin ne kadarının toplumu tepeden aşağıya muhafazakârlaştırma projesine ait olduğunun, ne kadarınınsa altta yaşanan başka türlü bir çözülmeye karşı neolibreal muhafazakârlığın direnci, ekonomik-sosyal ilişkilerin özel alanda yarattığı değişimi önleme çabası olduğunun mekanik bir yanıtı yok. Ancak nüfus, üreme, istihdam gibi birçok alanda uygulanan politikaların bir şekilde bağlantılandırıldığı ‘ideal aile’ mefhumu ile yaşanılan gerçek hayatlar arasında çelişki bulunduğu açıktır. Güçlü devletin, güçlü milletin garantisi olarak vazedilen ve sosyal politika propagandalarında tasvir edilen ‘sıcak aile yuvası’ ile her beş kadından dördünün muhatap olduğu baba-koca şiddetinin, 2008’den itibaren artış seyri gösteren boşanma oranlarının, her gün yenisi eklenen kadın cinayetlerinin pek bir ‘uyumluluğu’ yok. Diğer yandan, çeyiz parası, öğrenciye evlilik kredisi gibi birçok yeni aile teşviki, nüfusa oranla evlenme oranlarının düşerken boşanmanın uzun dönemli artışına dair verilerle daha anlamlı hale gelmektedir.

AKP’nin kriz yönetimi: otoriter muhafazakârlık

Hükümetin aile merkezli politikalarının temel bileşeni olan muhafazakârlık düsturunu, mutlak gücü elinde bulunduran bir iktidarın toplumu kendi ideolojisindeki ideal aile yapısına göre şekillendirmeyi amaçlayan ofansif hamleleri olarak okumaktan ziyade, yukarıda tarif edilmeye çalışılan çelişkiler karşısında, ellerinden kayıp gideni tutmaya dair beyhude bir kriz yönetimi olarak tanımlayabiliriz. Son dönemde sertleşen, özel alana ve kadınlara yönelik müdahaleci politikalar ve muhafazakâr söylem, otoriterliğin yükselişiyle benzer dinamikler içermektedir. Aynı zamanda otoriterliğin inşasında enstrüman işlevi görmektedir. Otoriterleşme eğilimini iktidar için gerekli kılan koşullar, çok yönlü bir yönetimsel krizi işaret etmektedir. İktidar, içinde bulunduğu siyasi krizi baskı mekanizmalarını daha güçlü bir şekilde devreye sokarak atlatmayı tercih etmektedir. Çıkarlarının ve değerlerinin aksine olan ‘aşağıdaki’ ihlalleri, devlet refleksiyle aşmaya çalışırken bir yandan da denetim ve etki alanını yeniden inşa etmeye çalışmaktadır. Bu noktada, kadın bedeninin denetim ve disiplinine yönelik politikalar ve toplumdaki hâkim muhafazakâr fikirlerle gerçekte yaşanılan arasındaki uyumsuzluk dikkate değerdir.

Muhafazakâr değerler söylemi, hükümetin kutuplaşma siyasetindeki en önemli kozlarından birisidir. AKP, hükümet olduğu dönemler boyunca kendi tabanını konsolide etmek ve tabandaki olası bir çözülmenin önüne geçmek için sıkça toplumun bir kesimini ‘bize ait değerlere düşman’ ilan etme yöntemine başvurmuştur. Her kriz anında, tabanındaki kayışı önlemenin yolu olarak muhafazakâr değerler söyleminde el yükseltmektedir. Ekonomide büyüme rekorlarının kırıldığı günlerin geride kaldığı mevcut siyasi istikrarsızlık ortamında, kültürel saflaşmayı derinleştirerek yönetme çabası birçok kez AKP hükümeti açısından işlevsel olmuştur.

Muhafazakâr değerlerin savunusu genellikle kadın bedeni, doğurganlık, cinsellik, annelik, aile üzerinden yapılmaktadır. Uludere’de TSK’ya ait uçaklardan yapılan bombardımanda 34 sivilin ölmesinin yarattığı tepkilere cevaben Erdoğan’ın, “yatıp kalkıp Uludere diyorsunuz, her kürtaj bir Uludere’dir” çıkışı, katliama dair tartışmaları başından savuşturma çabasının yanı sıra, kürtajı yasaklama girişiminin de habercisiydi. Gezi isyanı sonrasındaki ‘kızlı-erkekli’ atağı da sıradan bir muhafazakâr tepki olmasının ötesinde, dönemin siyasi krizine ‘özel alan’ da dahil baskıların arttırılarak yanıt verilmesine dönük tercihin bir tezahürüydü.26 Ancak AKP’nin iktidarını güvence altına almak adına seçtiği otoriter ataklar, ona iktidarı garantilemenin aksine kaygan bir zemin yaratmaktadır.

‘Kızlı-erkekli evler’ mevzusu, iktidarın muhafazakârlığı, toplumdaki hâkim fikirler, aile, kadın algısı ve kadınların gerçekte yaşadıkları konusunda fragman niteliğinde. Öncelikle muhafazakâr değerler söylemiyle yeniden üretilen toplumsal cinsiyet rolleri ve ahlakçı normların iktidarın ve temsil ettiği dindar yaşam tarzının algı dünyasıyla sınırlı olup olmadığı önemli bir sorudur. Hükümetin muhafazakâr çıkışları çoğu kez kendi mahallesinin dışında kalanların yaşam tarzına ve özel hayatına müdahale edildiği reaksiyonuyla karşılanmakta ve dindar-seküler karşıtlığı üzerinden muhalefet edilmektedir. Ancak toplumda hâkim olan toplumsal cinsiyet rollerine dayalı ahlaki normlar, kültürel karşıtlık üzerinden muhalefet üretenlerin sandığından çok daha yaygın kabul görmektedir. Türkiye’deki hâkim aile yapısının ‘kızlı –erkekli evler’ konusundaki hassasiyeti ortaktır. Bir kadının resmi veya dini nikah olmadan bir erkekle birlikte yaşamasına karşı çıkanlar yüzde 82,1 gibi bir oranla bir ‘mahallenin’ boyutlarını fazlasıyla aşmaktadır.27 Çünkü kız çocuklarının ‘namuslu’ olması gerekliliği (yüzde 82,3), yaşam tarzı fark etmeksizin herkesi kapsayan cinsiyetçi ve ahlakçı bir norm. İster ‘başkaları ne der’ kaygısı, ister geleneksel değerlere bağlılık veya dini kuralların gerekliliği, isterse de ‘çocuğuma değil çevreye güvenmiyorum’ tedirginliği, gerekçesi ne olursa olsun ortaya çıkan toplam, güçlü bir ahlaki değerler algısıdır.

Gençlerin aile büyüklerinin yanında içki içmesinin toplumun geniş kesimleri (yüzde 80,8) tarafından saygısızlık olarak kabul edilmesi, büyüklerin yanında içki içmek, sigara içmek, bacak bacak üstüne atmak, lafa karışmak, eve arkadaş getirmek gibi şeylerde mahsur olmadığını düşünenlerin yüzde 6,9 ile sınırlı olması, evliliğin gerekliliği, kadınların çocuk bakımından öncelikli sorumlu olarak görülmesi, kadınlara ‘yakışmayan’ davranışlar, meslekler, bedenler, arzular listesinin uzunluğu, boşanmanın hâlâ evlenmek kadar ‘normal’ bir süreç olarak yaşanamaması, kendisini dindar veya modern olarak tanımlaması farketmeksizin çocuğun hangi okula gideceği kararını bile kadınların veremediği aile oranının yüksekliği, geleneksel ahlak normlarının güçlü olduğu bir toplumda yaşadığımızı göstermektedir. Aslında AKP’nin tariflediği makbul aile ve kadın tanımının çok da uzağında olmayan bir toplumsal ahlak ön kabulü hâkim durumdadır.

Burada çelişkileri yaratan ve konuyu daha çetrefilli hale getirense gerçekliğin hiç de kabul edilen bu ahlak normlarının sınırları içerisinde yaşanmıyor oluşudur. Önemli olan bir diğer soru, tepeden aşağıya dikte edilen muhafazakâr açıklamaların kime seslendiğidir. Toplumdaki hâkim muhafazakâr değerlerin ve kadına yönelik cinsiyetçi bakış açısının kapsama alanının genişliği kadar, siyasi düzlemde veya gündelik hayat pratiklerindeki direncin veyahut tezatlığın alanı da bir o kadar geniştir.

Kadınların bedenleri, tercihleri, arzuları, gündelik yaşam pratikleri söz konusu olduğunda, ‘onlar’ diye parmak uzatılanın ima ettiği, ‘onlardan’ çok daha fazlasıdır. Kadınlar merkeze alınarak üretilen ‘bizim muhafazakâr değerlerimiz- onların ahlaksızlığı’ söylemiyle hizaya çekilmek istenen, son 15 yılın sosyal-ekonomik koşularıyla değişen ‘muhafazakâr hayatların’ da parçası olduğu tüm aile ve kadınlık ilişkileridir. Kadın ve aile pratiği yaşam biçimine, sınıfsal koşullara, kentli veya taşralı olmaya, yaşa ve cinsel yönelime göre farklılıklar içermektedir. Üstelik farklı koşulların belirlediği bu pratikler hiç de mevcut normların sınırları içerisinde yaşanmamaktadır. Çünkü mevcut normlar, “değişen yaşam koşullarına, artan beklentilere ve yeni arzulara uyum sağlayamıyor”28. ‘Aşağıda’, yani gerçek toplumsal ilişkiler alanında olan şey, ‘kızlı-erkekli’ hayatın veya mevcut normların sınırlarını ihlal eden bir dizi pratiğin adeta tüm kasabanın bildiği sır gibi yaşanıyor olmasıdır. Kürtaj veya kızlı-erkekli meselelerinde tepeden, devlet eliyle müdahale edilmek istenen şey aşağıda ‘kaynamakta’ olan, değişen dinamiklerdir.

Diğer bir çelişkili durum, idealize edilen aile ile kadınlardan beklenenlerin fazlalığı karşısında yaşanılan gerçekliğin uyuşmamasıdır. Eğitim gibi kamusal alanın farklı yerlerinde kadınların varlığına denk şekilde beklentilerindeki artış karşılığını bulamamaktadır. Hükümetin neoliberal aile merkezli politikalarının giderek otoriter ‘mühendislik’ ve müdahalelere evrilmesiyle kadınların yaşadığı sıkışmışlığın derinliği birlikte artıyor. Toplumun ‘kıt kanaat geçinen büyük çoğunluğundan’ kadınlar için evdeki cinsiyetçi işbölümünün getirdiği sorumluluklar, esnek, güvencesiz, düşük ücretli iş koşulları, hükümetin ideal ailesinde hiç bahsi geçmeyen şiddet, taciz, tecavüz, ‘aile sıcaklığıyla’ benimsenen değil katlanılan gerçekler. Evlilik birçok kadın için baba evindeki baskıcı ortamdan kaçmak için tercih edilen, hem ekonomik koşullar hem de toplumsal yargılar nedeniyle ‘gitmek’ daha zor olduğu için katlanılan ve son seçenek olarak da boşanmanın çözüm görüldüğü bir müessese. Hükümetin ‘aile bütünlüğünü’ korumaya dönük politikaları bu tablonun doğal sonucu olan huzursuzluğun yaratacağı potansiyel ‘tehlikeye’ karşı bir tepkidir. Boşanma Komisyonu’nun boşanmayı toplumu tehdit eden sorunlar arasında tariflemesi bu tepkinin en açık ifadesidir:

“Ailenin işlevlerindeki önemli dönüşümler, aileyi toplumsal hayatta çeşitli sorunlarla karşı karşıya getirmiş ve bu durum sosyal politika bağlamında aile politikası kavramının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunun sonucu olarak ailenin bölünmesi, parçalanması, tek ebeveynli ailelerin giderek artması, boşanma oranlarının yükselmesi, evlilik dışı beraberliklerin çoğalması, bu birlikteliklerin ürünü olan çocukların artması, kültürel ve ahlaki değerlerde keskin dönüşümler, yabancılaşma, suç oranlarının artması, uyuşturucu kullanımı, bireysel ve toplumsal şiddetin yaygınlaşması, kimlik bunalımı, ruhsal rahatsızlıklar, tatminsizlik vb. gibi insanı ve dolayısıyla toplumu tehdit eden sorunlar baş göstermiştir.”29

Bu ‘tehlikeye’ karşı bir dizi politika devreye sokulmuştur. “Ailenin parçalanmasının önüne geçmek ve dini-milli duyguları geliştirmek için” Diyanet İşleri Bakanlığı ve Aile Bakanlığı işbirliğiyle kurulan ‘Aile ve Dini Rehberlik Büroları’, boşanmak isteyen çiftlere getirilen danışmanlık zorunluluğu, annelere ve dul kadınlara yapılan maddi yardımdan boşanmış kadınların muaf tutulması, boşanmak isteyen kadınları sahip oldukları dini-ahlaki değerleri üzerinden adeta suçlu hissettirecek söylemler, kadınları aile bütünlüğünün içerisinde kalmaya zorlayan etkenlerdir.

Kadınların otoriter muhafazakârlığa yanıtı

Aile, doğum kontrolü, nasıl çocuk sahip olunacağı, boşanma, istihdam gibi konularda tepede üretilen tüm bu politikalar, toplumsal kutuplaşmanın farklı taraflarında olsun olmasın tüm kadınlara yönelik uygulanmaktadır. Elbette hükümetin kadınların hayatlarını ve bedenlerini disipline etmeye dönük yükselen otoriter söylemi gündelik hayatta kadınlara yönelik şiddet ve taciz pratiklerini de artırıyor. Ancak yukarıdan aşağıya dönük onca zorlamaya rağmen başka bir kanal daha yükseliyor. Genel olarak toplumda, özel olarak kadınlar nezdinde, haklara yönelik saldırılara, tacize, şiddete, eşitsizliğe dönük tepki ve tahammülsüzlük çoğalmakta, yaygınlaşmaktadır.

Hükümetin sertleşen kadın politikalarına karşı muhalefet örgütlemeye çalışanların avantajlı olduğu nokta, bu politikaların toplumun aşağısındaki tüm kadınları hedefleyişinin aynı zamanda kadınları birleştirici bir potansiyeli yaratıyor olmasıdır. Son yıllarda tepki ve tahammülsüzlüğü farklı düzeylerde görebileceğimiz pek çok örnek yaşadık. Elbette artan cinsiyetçi söylem ve politikaları kendisine serbesti ve güvence olarak görenlerin saldırganlıklarına dair birçok örnek vardır ve artmaktadır. Ancak son dönemde kadınlara yönelik otoriter muhafazakâr politikalar kadar, bunlara karşı kitlesel tepkide de açık bir artış söz konusudur. Kürtajı yasal olarak yasaklama girişiminin püskürtülmesi, Özgecan Aslan cinayetinin ardından artan kadın cinayetlerine karşı öfke, ‘istismar yasasına’ karşı tepki, son yıllarda sokaktaki en kitlesel protestolardı. Sosyal medyada ‘sen de anlat’ hashtag’iyle açığa çıkan kadınların taciz karşıtı öfkesi, ana akım medyaya kadar yayılan bir teşhir kampanyasına dönüştü. Otobüste giydiği etek bahanesiyle bir kadına atılan tekme, Maçka Parkı’nda kıyafeti yüzünden bir kadının güvenlik görevlilerince taciz edilmesi karşısında yine ciddi toplumsal refleksler gösterildi. Bu tarz saldırılar karşısında kadınların örgütlenme, bir araya gelme ve mobilize olma kabiliyetindeki artış açıkça gözlenmektedir. 8 Mart feminist gece yürüyüşlerinin ve 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı eylemlerin son yıllarda artan kitleselliği birçok açıdan önemli gelişmelerdir.

Son yıllarda savaş ve Olağanüstü Hal (OHAL) politikaları, devlet baskısını ve kolluk güçlerinin şiddetini artırmakta, muhalefetin sokağa çıkma kabiliyetini büyük ölçüde tırpanlamaktadır. Bu dönemde söz konusu eylemler, devletin yasakçılığını ve toplumdaki tedirginlik havasını kıran bir etki yaratmıştır. OHAL ilanının ardından sokak eylemlerinde ciddi bir gerileyiş yaşanmaktayken AKP’nin gündeme getirdiği ve kamuoyunda ‘istismar yasası’ olarak bilinen düzenlemeye karşı Türkiye’nin onlarca şehrinde sokağa çıkılarak kitlesel tepki gösterilmiştir. Bu tepki, OHAL yasağını kırmanın yanı sıra hükümetin geri adım atmasına ve yasadan vazgeçmesine vesile olmuştur. Ayrıca aleyhte politikalar karşısında kadınların, Türkiye’deki mevcut kültürel kutuplaşmayı aşan bir tepki verebilme potansiyelini bir kez daha göstermiştir.

Sokak mobilizasyonunu ve kitleselliği arttıran faktörler, saldırılar karşısında kadınların taleplerinin yükselen ve genişleyen meşruiyetinin yanı sıra otoriter politikaların kadınlara kaybettirebileceklerinin yarattığı öfkedir. Neoliberal sosyal ve ekonomik politikaların geliştirdiği çelişkiler, iktidarın otoriter söyleminin toplumdaki nefret iklimini artırması ve bu iklimin gündelik hayatta kadınları saldırıya daha açık bir pozisyona getirmesi ve en önemlisi otoriter muhafazakârlığın yükselişiyle birlikte kadınların kazanılmış haklarına dönük müdahalelerin artması, sokaktaki kadın hareketine dinamizm katan ve meşruiyet alanını genişleten önemli faktörlerdir. Dünyanın farklı yerlerinde sağ muhafazakâr iktidarlar kadınların haklarına müdahaleleri çoğaltırken Türkiye’deki OHAL koşulları hükümete bu müdahaleler için daha da geniş bir serbesti tanımaktadır. 2000’li yılların başında Medeni Kanun’da yapılan olumlu değişikliklerin geriye döndürülmesi ve aile güçlendirme siyaseti kapsamında yapılan yeni düzenlemeler, iktidarın mevcut siyasi koşullardan güç alan hamleleridir. Bu hamleler karşısında şimdiye kadar gösterilen tepkiler otoriter politikalar karşısında daha kapsamlı bir muhalefetin örgütlenmesi için ciddi potansiyeller ortaya koymaktadır.

Sonuç

Küresel ekonomik krizin ve siyasi istikrarsızlığın etkisiyle iktidara taşınan sağ muhafazakâr seçeneklerle birlikte, kadın ‘meselesi’ politik gündemin merkezine doğru ilerlemektedir. Söz konusu iktidarların hedef listesinin ilk sıralarında kürtaj hakkının kısıtlanması gibi kadınlar aleyhine politikaların varlığı tesadüfi değildir. Beden, aile, nüfus, üreme, istihdam gibi konularda son dönemde artan baskıcı politikalar, muhafazakâr otoriterliğin hegemonya alanını genişletmesiyle bağlantılı olmanın yanı sıra kapitalist üretim ilişkileri içerisinde ekonomik temellere yaslanmaktadır. Söz konusu olan şey, on yıllardan beri neoliberal ekonomik politikalarla işçi sınıfının kazanılmış hakkı olan sosyal politikaları tahrip eden ve küresel finansal krizden çıkışı haklara dönük saldırıları derinleştirmekte arayan egemen sınıfla, ekonomik ve siyasi krizi egemen sınıf lehine yönetme iddiasındaki sağ muhafazakâr otoriterliğin ittifakıdır.

ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve gelir gelmez kürtaj hakkının aleyhine bir düzenlemeyi imzalamasının ardından ABD’de sokağa çıkan kadınlarla dayanışmak için dünya çapında gösteriler yapıldı. Donald Trump’ın iktidara gelişi, bir süredir otoriter muhafazakârlığın farklı ölçeklerde yükselişine dair kritik bir aşamaydı. Bu gelişme ekonomik ve siyasi kriz karşısında güçlenme zemini bulan sağ seçeneklerin küresel çapta ciddiye alınması gereken bir mefhum olduğunu ortaya koydu. Donald Trump’a karşı sokağa çıkan milyonlarca kadınla eşzamanlı yapılan küresel gösteriler, benzer siyasetleri yürüten tüm sağ seçeneklere karşı söylenen bir sözdü.

Türkiye’de uzun yıllardır iktidarda olan AKP, siyasi istikrarsızlık derinleştikçe kendisini devletin ve milletin yanı sıra ailenin de koruyucusu olarak konumlandırmaktadır. Üstelik zaman zaman bu kavramlardan birini ötekinin yerine ikame ederek, hepsinin kaderinin birbirine bağlı olduğu algısı güçlendirilmektedir. Aile bazen güçlü devletin teminatıyken bazen de milletin ta kendisi haline gelmektedir. AKP’nin Türkiye’nin içerisinde bulunduğu siyasi krizi yönetme pratiği krizi derinleştirmekten öteye gitmemektedir. Hükümet otoriter ve muhafazakâr reflekslerini yoğunlaştırmasının iktidar olma kabiliyetini zora sokuşunu yine devletçi, muhafazakâr ve otoriter ataklarla göğüslemeye çalışmaktadır. Kadınlar nezdinde ise oynadığı ekonomik ve sosyal rol nedeniyle otoriter hegemonyanın inşasında kritik bir birim olan aile kurumuna yönelik politikalar sürdürülebilir olmaktan uzaktır. Son dönemde sokaktaki kadın mobilizasyonunun artması, hükümetin bir dizi başka alanda olduğu gibi sertleşen kadın ve aile politikalarına karşı tepkinin yükseldiğini ortaya koymaktadır. Sokaktaki tepki, kültürel kutuplaşmayı aşan, iktidar bloğunun ‘yerli-milli’, otoriter politikalarına karşı daha bütünlüklü ve kitlesel bir karşı çıkış için önemli potansiyeller barındırmaktadır. Örgütlü kadın hareketinin ve feminist kurumların iktidarın son dönem atakları karşısında çizdiği politik çerçevenin, söz konusu potansiyelleri ne ölçüde açığa çıkartabileceğini zaman gösterecektir. Türkiye’deki kadın hareketi son dönemdeki eylemlerinde kültürel kutuplaşma siyaseti tuzağına düşmemeyi başarmış ve bu sayede OHAL koşullarında kazanım elde etmeyi başarmış, saldırıları büyük ölçüde savuşturmuş durumdadır. Yakın zamanda gündeme gelip kamuoyunda epeyce tartışma yaratan ‘müftüye nikah yetkisi’ konusu, hükümetin sokakta birleşmekte olana karşı bir atağı olarak da yorumlanabilir.

Küresel çapta yükselen kadın eylemliliğinin politik içeriği, içinde yaşadığımız koşulları değerlendirişi ve karşısında önerdiği muhalefet açısından Türkiye’deki hareketten daha kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır. Özellikle kriz sonrası kemer sıkma politikalarının kadınlar üzerindeki olumsuz sonuçlarını daha açık bir hedef olarak ele alırken, buna karşı tepkiler, doğum izni, kreş, bakım hizmetleri, kürtaj hakkı gibi taleplerin sınıfsal talepler olduğunu vurgulamaktadır.

İtalya, İngiltere, Yunanistan, ABD gibi pek çok ülkede 2008 sonrası kemer sıkma politikalarıyla ilk olarak, sağlık hizmetlerinin, şiddete karşı yardım birimlerinin bütçeleri kesildi. Doğum kontrol yöntemlerine erişim sınırlandırıldı, ücret eşitsizliği, esnek ve güvencesiz çalışma koşulları kurumsallaştırıldı. Yükselen sağ muhafazakârlık, kadınların aleyhine işleyen egemen sınıf politikalarını pekiştirmektedir. Egemen sınıfın kapsamlı saldırılarına ilişkin ABD’deki milyonluk kadın eyleminin liderliğindeki kadınların 8 Mart’ta 30’dan farklı ülkede çağrı yapılan grev için yayınladığı ‘yüzde 99 için feminizm’ mektubu, şimdilik antikapitalist bir bağlamda verilen en kapsamlı yanıttır. Angela Davis, Keeanga Yamahtta Taylor, Tithi Bhattacharya gibi ABD solu ve siyah özgürlük hareketlerinin öncü kadın aktivistlerinin de yazarları arasında bulunduğu mektup, son dönem kadın mobilizasyonunu kadın hareketinde yeni bir “dalga” olarak tanımlarken aktivizmlerini Irak savaşına karşı mücadeleye ve 1999’da Seattle’daki protestolarla başlayan antikapitalist harekete dayandırmaktadır.30 Bakım işlerinde, esnek ve güvencesiz işlerde çalışan işçi sınıfından kadınların erkek şiddetine, üreme ve yeniden üretim alanındaki saldırılara karşı talepleriyle Black Lives Matter hareketini, Dakota’da boru hattına karşı verilen ekolojik mücadeleyi birbirine bağlayan mektup, ‘kadın sorununu’ bir sistem sorunu çerçevesine oturturken ırkçılık, islamofobi, ekoloji gibi farklı mücadele başlıklarında birleşik mücadeleyi savunmaktadır. ‘Yüzde 99 için feminizm’ çıkışının küresel çaptaki feminist harekette tartışılmasına vesile olduğu, kadın hareketinde ‘4. dalgayı’ yaşayıp yaşamadığımız sorusunun önemi ortada. Mektup, otoriter muhafazakâr ataklara ezilenler penceresinden topyekûn bir yanıt vermenin gerekliliğini ortaya koyması açısından ön açıcı olmuştur. Dünya ile eşzamanlı bir seferberliğe sahne olan Türkiye’deki kadın hareketi açısından, sahip olduğu dinamiği sürekliliğe sahip bir örgütlü potansiyele çeviremiyor olması kritik bir zaaftır. Bu zaafı aşmak için küresel ekonomik-siyasi kriz koşullarına ve otoriter sağ muhafazakâr iktidarlara karşı işçi sınıfının penceresinden bütünlüklü bir program ve birleşik mücadele zemini geliştirilmesi gereklidir.

 Enternasyonal Sosyalizm - Ekim 2017

KAYNAKÇA

Feride Acar ve Gülbanu Altunok, 2000’ler Türkiyesinde Sosyal Politika ve Toplumsal Cinsiyet”, İmge Kitabevi, Ankara, 2015. Alev Özkazanç, Feminizm ve Queer Kuram, Dipnot Yayınları, Ankara, 2015.

Ece Öztan, “Domesticity of Neo-liberalism: Family, Sexuality and Gender in Turkey”, Turkey Reframed: Constituting Neoliberal Hegemony

içinde, Pluto Press, 2014.

Saniye Dedeoğlu, “İstanbul’da mekân, cinsiyet ve endüstriyel istihdam”, Yeni İstanbul Çalışmaları, Metis, 2014. Lindsey German, Cinsiyet, Sınıf ve Sosyalizm, Babil Yayınları, İstanbul, 2006.

Sharon Smith, Kadınlar ve Sosyalizm, Yordam Kitap, İstanbul, 2011.

Friedrich Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, İstanbul, 1986.

Sevinç Doğan, Mahalledeki AKP: Parti İşleyişi, Taban Mobilizasyonu ve Siyasal Yabancılaşma, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016.

Yeşim Arat, “Refah Partisi Hanım Komisyonları”, Bilanço 1923-1998, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999. Ümit Akçay, “Kadın bedeninin denetimi ve üç çocuk inadı: Geçmişten günümüze (neo)liberal muhafazakârlık”.

TÜİK, İstatistiklerle Kadın, Mart 2016.

TBMM, Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU RAPORU, 2016.

Konda, Aile Yapısı Araştırması, 2012.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Faaliyet Raporu, 2016. TÜİK, Aile Yapısı Araştırması, 2016.

MÜSİAD, “İşgücü piyasaları, işsizlik, eşitsizlik, 2015 Türkiye ekonomisi raporu”, 2015. Türkonfed, “İş dünyasında kadın raporu 2. Faz sonuçları”, 2017.

TÜSİAD, Vizyon 2050 Türkiye, 2011. TÜİK, “Demografik göstergeler, 2000-2023”.

World Economic Forum, Global Gender Gap Report, 2012.

Dipnotlar:

  1. Bu yazının konusunu aşan bu tartışma hakkında şu yazıya bakılabilir: http://marksist.org/icerik/Teori/
    6345/Neoliberal-uzlasinin-sonu-mu?
  2. 1926’da kabul edilen Türk Ceza Kanunu tam metni için bkz. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc004/
    kanuntbmmc004/kanuntbmmc00400765.pdf
  3. Feride Acar ve Gülbanu Altunok, 2000’ler Türkiye’sinde Sosyal Politika ve Toplumsal Cinsiyet, İmge Kitabevi, Ankara, 2015.
  4. Yeşim Arat, “Refah Partisi Hanım Komisyonları”, Bilanço 1923-1998, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul,1999.
  5. Sevinç Doğan, Mahalledeki AKP: Parti İşleyişi, Taban Mobilizasyonu ve Siyasal Yabancılaşma, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016.
  6. 58. Hükümet programı (2002) için bkz. http://bit.ly/2LGwGP5
  7. https://www.akparti.org.tr/site/akparti/2023-siyasi-vizyon#bolum_
  8. TÜİK, İstatistiklerle Kadın, Mart 2016.
  9. http://reports.weforum.org/global-gender-gap-report-2012/#
  10. Friedrich Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, İstanbul, 1986.
  11. Sharon Smith, Kadınlar ve Sosyalizm, Yordam Kitap, İstanbul, 2011, s. 161.
  12. Engels, a.g.e.
  13. Lindsey German, Cinsiyet, Sınıf ve Sosyalizm, Babil Yayınları, İstanbul, 2006.
  14. Ümit Akçay, “Kadın bedeninin denetimi ve üç çocuk inadı: Geçmişten günümüze (neo)liberal muhafazakârlık”, http://bit.ly/2LLAAWH
  15. TÜİK, “Demografik göstergeler, 2000-2023.”
  16. TÜSİAD, Vizyon 2050 Türkiye, 2011.
  17. Ece Öztan, “Domesticity of Neo-liberalism: Family, Sexuality and Gender in Turkey”, Turkey Reframed: Constituting Neoliberal Hegemony
    içinde, Pluto Press, 2014.
  18. Türkonfed, “İş dünyasında kadın raporu 2. Faz sonuçları”, 2017.
  19. MÜSİAD, “İşgücü piyasaları, işsizlik, eşitsizlik, 2015 Türkiye ekonomisi raporu”, 2015.
  20. http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2015/11/29/anne-mesaisine-okul-ayari
  21. Saniye Dedeoğlu, “İstanbul’da mekân, cinsiyet ve endüstriyel istihdam”, Yeni İstanbul Çalışmaları, Metis, 2014.
  22. 2002 yılında toplam hazır giyim ihracatının yüzde 72’si İstanbul’daki firmalara dayanmaktadır. Aktaran: Saniye Dedeoğlu, a.g.y.
  23. Aktaran Ece Öztan, a.g.y.
  24. TÜİK, Aile Yapısı Araştırması, 2016.
  25. http://www.aile.gov.tr/data/58b58e4c691407119c139239/2016%20%20Faaliyet%20Raporu.pdf
  26. Alev Özkazanç, Feminizm ve Queer Kuram, Dipnot Yayınları, Ankara, 2015.
  27. Konda, Aile Yapısı Araştırması, 2012.
  28. Alev Özkazanç, a.g.e.
  29. TBMM, Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU RAPORU, 2016.
  30. 8 Mart grev çağırısına dair Keeanga Yamahtta Taylor’la yapılan bir söyleşi için bkz. https://www.jacobinmag.com/2017/02/womens-strikemarch-8-march-protest-trump