ABD’de ırkçılık, sınıf ve direniş

ENTERNASYONAL SOSYALİZM
Tipografi
  • En Küçük Küçük Orta Büyük En Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Ozan Tekin

“Negrolar, kendi uyanışları, kendi otonomi talepleri ve kendi güçlerinin demokratik seferberliğinin sonucunda sınıf temeline doğru ilerleyeceklerdir. Küçük burjuvazi “toplumsal, siyasi ve ekonomik eşitlik” ve “kendi kaderini tayin hakkı” taleplerini sahiplenecektir; ancak mücadele içerisinde bunları kazanma konusunda dirayetsiz olduğu ortaya çıkacaktır. Negro proletaryası, çığırtkan küçük burjuvaziyi proletarya devrimi yönünde peşine takarak ilerleyecektir. Bu onlar için belki de en önemli yol. Dolayısıyla ‘kendi kaderini tayin hakkı’ talebini yükseltmememiz için bir neden göremiyorum.”

Lev Troçki, 28 Şubat 1933, Prinkipo

Dünyanın en güçlü kapitalist ülkesi ABD’de 2020 yılına damgasını vuran en önemli olaylardan biri, siyah bir yurttaşın, George Floyd’un polis tarafından acımasızca öldürülmesi üzerine başlayan protesto gösterileri oldu. Kendiliğinden bir öfke patlaması olarak sokağa yansıyan ve giderek Black Lives Matter inisiyatifinin ifadesi hâline gelen eylemler, 2020’nin ABD’deki diğer önemli sayılabilecek gelişmelerini de şekillendirdi. Örneğin, George Floyd gösterileri, bir yandan pandemiye karşı Donald Trump’ın umursamaz ve yanlış politikalarına tepkinin de içerildiği bir arena hâline geldi. Yine bu eylem dalgasının, dünyanın aşırı sağcı Trump’tan kurtulmasının önünü açan başkanlık seçimlerinin sonucunu belirleyen en önemli faktörlerden birisi olduğu da yadsınamaz bir gerçek.

George Floyd’un 8 dakika 46 saniyede katledilmesine karşı başlayan hareket, ilk bir buçuk ayında ülkenin farklı yerlerinde 4 bin 700 gösteride 15 ila 26 milyon kişinin sokaklara çıkmasına yol açtı. Bunun, ABD tarihindeki en kitlesel protesto dalgası olduğu tahmin ediliyor.[1] Ayrıca, pandemi koşullarında bazı ülkelerde eylemlerin yasaklanmasına, diğerlerinde ise yapılmamasının tavsiye edilmesine rağmen, Antartika hariç tüm kıtalarda ve toplamda 60’dan fazla ülkede dayanışma eylemlerinin tetiklendiği bir durumla karşı karşıya kaldık.[2] Uganda’dan Sri Lanka’ya, Kore’den İtalya’da dünyanın birçok yerinde insanlar ortak bir duyguyla George Floyd için harekete geçtiler.

Kitlelerin bu denli sinirlenmesinde elbette Trump’ın rolü büyük. Ancak ABD’nin yerleşik siyasi sisteminin iddialarının aksine, Trump ırkçılıktan azade özgür bir toplumun içinden kazara çıkmış ayrıksı bir lider değil. Bu yazıda ABD tarihinde ırkçılığın ne kadar köklü olduğuna bakmaya ve ABD’nin “özgürlükler ülkesi” hâline gelişinin bu kurumsallaşmış ırkçılığı geriletmek için verilen aşağıdan mücadelelerin tarihi olduğunu hatırlatmaya gayret ederken, baskı ve ayrımcılıkları açıklamaktan uzak kimlikçi teorilerin yerine meseleyi sınıf perspektifine oturtmaya çalışacağım.

Irkçılığın doğuşu

Irkçılık evrensel ve ebedi bir olgu değil. İnsan doğasının bir parçası değil. Spesifik olarak kapitalizmin küresel bir sistem olarak kendini kurguladığı ve serpildiği sürecin bir ürünü.

Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda yine sömürü, baskı ve ayrımcılık vardı. Fakat bu toplumlarda, sömüren ile sömürülen arasındaki eşitsizlik resmi çerçevede tarif edilmişti. Feodal toplumda derebeyi ile köylü eşit değildi. Antik Yunan’da “sivil” ile “barbar” arasında bir ayrım olduğu kesindi. Kapitalizm, önceki sistemlerden farklı olarak, en azından resmi söylem düzeyinde bir “eşitlik” vadediyordu. Fakat öte yandan, Marx’ın Kapital’in I. cildinde anlattığı gibi, öyküsü insanlık tarihine “kandan ve ateşten harflerle” yazılmıştı. Bazı insanların neden eşit olmadığını ve köleliğe mahkûm olduklarını açıklamak gerekiyordu. Irkçılığın bir ideoloji olarak şekillenmesi, bu ihtiyaca farklı dönemlerde verilen yanıtların toplamından ibaretti. 17.yüzyıldan itibaren Afrika’dan 12 milyon kişi, ABD’deki şeker, tütün ve pamuk tarlalarında zorla çalıştırılmak üzere yola çıkarıldı. 1,5 milyon kişi yolculuk sırasında hayatını kaybetti. Geri kalanlar, Avrupalı sömürgecilerin geldiği Amerika’nın güney bölgelerinde, daha sonradan Batı Avrupa’da büyük fabrikaların kurulmasını sağlayıp Sanayi Devrimi’ne yol açacak ilkel sermaye birikimini sağlamak üzere tarımsal üretimde çalıştırıldılar.

Bilimsel ırkçılık, kapitalizmin “eşitlik” iddiasıyla çelişki oluşturan bu durumu açıklıyordu. Afrikalıların siyah derisi, onların Avrupalılardan farklı bir tür olduklarının göstergesi ve “daha az insan” olarak değerlendirilmelerinin gerekçesiydi. Milyonlarca insanın gemilerde balık istifi, zincirlerle bağlanarak, mezbahayı andıran bir ortamda (öyle ki, yapabilen köleler, acılarını sona erdirmek için okyanusun ortasında gemiden atlıyorlardı) bir kıtadan bir diğerine satılmak üzerine taşınmasını açıklamak için çok güçlü bir anlatı gerekliydi. Irkçılık, böylesi köklü bir ideoloji olarak bugünlere kadar taşındı.

Yani ırklar aslında ortak biyolojik özellikler, belirli benzer hayat deneyimleri veya kültürler üzerinden şekillenen bilimsel bir olgu değil, tamamen kapitalist sınıfın ihtiyaçlarını karşılamak için “toplumsal olarak inşa edilmiş”, yani uydurulmuş kavramlardır.

Britanya kolonisi Virginia’ya Angola’dan ilk köleler 1619 yılında getirilmişti. İlk birkaç on yıl dingin geçtikten sonra, ilk köle ayaklanmaları da başladı. 1676’da Bacon ayaklanması olarak bilinen süreç, Afrikalı kölelerle, Avrupa’dan Amerika’ya yerleşme hakkı karşılığında “senetli kölelik” yapmak üzere getirilen beyaz yoksul hizmetçileri birleştirdi. Aylar süren ayaklanma, Virginia kolonisinin başkentini Vali Berkeley’e bağlı güçlerden ele geçirmeyi başardı. Bu isyanı anaakım tarihçiler dahi “yoksul beyazlarla köle siyahların birleştiği süreç” olarak tanımlıyor; bundan sonraki süreçte ırkçılık siyahlarla beyazları bölmek için de kullanılmaya başlandı. Yoksul beyazlara çok az da olsa haklar verilerek, siyahlara karşı ayrıcalıklı kastın üyeleri oldukları ifade edilmek istendi. Virginia’da isyandan sonra bu durum hukuki formlara da büründü.

Köleliği bitiren ayaklanmalar

Bacon İsyanı tekil bir örnek değildi. Kuzey Amerika’nın birçok yeri 17. ve 18. yüzyılda köle ayaklanmalarıyla sarsıldı. 1791’deki Haiti Devrimi, Saint Dominigue’deki (bugünkü Dominik Cumhuriyeti’nin coğrafyası) Fransız yönetimine son verdi. Siyah kölelerin ayaklanması köleliği bitirdi. Bu boşluktan faydalanıp Haiti’yi ele geçirmek isteyen İngiliz ordusu, köleler karşısında 80 bin askerini kaybettiği utanç verici bir yenilgi aldı. Haiti Devrimi, kölelik düzenini alaşağı edilebileceğini göstermesi açısından bir dönüm noktasıydı. Kapitalist sınıfı da böldü. Artık egemenlerin bir kısmı, “özgür emek” yoluyla kârlarının daha garanti olacağını, kölelik gibi arkaik yöntemlerin terk edilebileceğini düşünüyorlardı. 1831’de Jamaika’da 60 bin köle ayaklandı. İngiliz ordusunun isyanı vahşice ezmesi bir ay sürdü. Bu süreçte yüzlerce İngiliz askeri öldü. Ancak İngiliz köle ticaretinin de sonu böylesi isyanların ardından geldi. Aşağıdan mücadeleler ve İngiliz işçi sınıfı içerisinde bunlara verilen destekler olmasa, egemenler kölelikten kendi kendilerine vazgeçmezlerdi. Haiti ve Jamaika’nın yanı sıra Panama, Barbados, Bahamalar ve bölgenin tüm topraklarında sürekli olarak köle isyanları gerçekleşti.

ABD’de ise köleliğin kaldırılması için büyük bir iç savaş gerekti. 1860’ta başkan seçilen Cumhuriyetçi Parti adayı Abraham Lincoln, köleliğe ahlaki olarak karşı çıkıyor ve onun yaygınlaşmasını istemiyordu, ancak tam anlamıyla bir kölelik karşıtı değildi. Örneğin siyahların oy kullanmasına veya beyazlarla evlenmesine karşı duruyordu. O dönemki siyasi tartışmalarda yer alan önerilerden biri olan, kölelerin Afrika’ya geri gönderilmelerini destekliyordu. Bu kadarı bile Güneyli köle sahiplerini korkutmaya yetti. Lincoln’ün başkan seçilmesinden sonra beyaz üstünlükçü ortamın tehlikeye girebileceğini düşünen 7 köleci güney eyaleti ABD’den ayrılmıştı. Kuzey, bunları tekrar birliğe katmak için savaşmaya başladı. Ancak kölelik için savaşan ve kölelerin ürettikleriyle lojistik olarak desteklenen bir güce karşı savaşı kazanmanın yolunun köleciliğe karşı çıkmaktan geçtiğini fark ettiler. İlk başta güneylilerin özel mülklerini korumaya çalışıyorlardı. Ancak ilerleyen yıllarda bu imkansız hâle geldi. Başta köleleri özgürleştirmekten bahsetmeyen Lincoln, Özgürlük Bildirgesi’ni yayınladı. Güneydeki neredeyse tüm beyazları düşman olarak görmeye başladılar. Bu süreçte 200 bin siyah köle, kuzeyin ordularına katılarak burada savaştı. Bu kadar kritik bir rol oynamaları, savaş sonunda kölelik tamamen sona erdirilmeyecekse bile, önemli ölçüde yara alacağının göstergesiydi. Kuzey devletleri kendilerine sığınan köleleri sahiplerine iade etmeme kararını çok erken aşamada almışlardı. Güney’de ayrıca köleler tarlalarda genel grev başlattılar ve köle sahiplerinin gelirine büyük bir darbe indirdiler. Savaşın seyri içerisinde, Kuzey askerleri, yalnızca hükümetlerini korumak için değil, onu bir dönüşüme tabi tutmak için mücadele ettiklerinin farkına varmışlardı. Kapitalist sınıf içi bir ayrışmanın ürünü gibi başlayan savaş, devrimci bir savaşa dönüştü.

Karl Marx ve Friedrich Engels bunu fark etmişlerdi. Marx, 1864’te Birinci Enternasyonal adına Abrahamn Lincoln’e yeniden seçildiği için onu tebrik eden bir mektup kaleme aldı. Savaş boyunca da Kuzey’i destekledi. Engels daha çok işin askeri boyutuyla ilgileniyor, Marx ise hem New York Tribune’e hem de Avrupa gazetelerine işin ekonomik ve siyasi boyutunu anlatan makaleler yazıyordu. Onlara göre, bu, 1776 Bağımsızlık Savaşı’ndan sonraki ikinci devrimdi.

Jim Crow yasaları

İç Savaş’ı Kuzey kazanınca kölelik resmi olarak kaldırıldı. 13 yıllık bir Rekonstrüksiyon (“Yeniden yapılanma”) dönemi yaşandı. Bu süreçte özgürleşen siyah köleler muazzam haklar elde etti. Güney’de bu haklar Kuzey’in askeri varlığıyla korunuyordu. Siyahlar oy hakkını elde ettiler, siyasi pozisyonlara seçilmeye başladılar. Kendi kiliselerini kurdular. Ancak güneyde ırkçılık ve köle sahiplerinin gücü hiçbir zaman tam olarak kırılamadı. Ku Klux Klan (KKK) gibi terör örgütleri kurarak Rekonstrüksiyon döneminde getirilen kazanımların geri alınması için karşıdevrimci bir mücadeleye giriştiler. Lincoln’ün bir suikastle öldürülmesinin ardından başkan olan Andrew Johnson, eski köleci güney liderleriyle bir ortaklaşma bulma çabasına girişti. Güney’in eski liderleri köleliği geri getirmeyi başaramadılar ancak Jim Crow yasalarının devreye konulmasıyla ırk temelli ayrım yeniden yasal hâle getirildi. Okullar, restoranlar, kamusal alanlar, ulaşım araçları gibi hayatın birçok alanında beyazlar siyahlara üstün kılındı. Lokantalarda beyazların yemek yediği bölüme siyahlar giremiyordu. Otobüslerde siyahlar beyazlara yer vermek zorundaydı.

Ancak 1960’ların Sivil Hakları Hareketi’yle sonlandırılabilecek olan bu uygulamalara ırkçı ideolojinin yeni biçimleri eşlik ediyordu. Ten rengi üzerinden ırksal üstünlük iddiaları itibarsızlaşmaya başlayınca, beyaz üstünlükçüler, siyahların kriminal suçlarından bahsetmeye başladılar. Çok yaygın bir iddia, siyahların beyaz kadınlara bir tehdit oluşturdukları yönündeydi. Rekonstrüksiyon döneminin kazanımlarına karşı çıkan beyaz üstünlükçü grupların propaganda malzemelerinde, onlara verilen fazla hakların siyahları “tembelliğe ittiği” yazılıydı. Bugün göçmenlere yönelik ırkçı argümanların izini, 19. yüzyılın ikinci yarısında KKK benzeri örgütlerin propagandasında sürmek mümkün.

Jim Crow yasalarının uygulanması, aynı zamanda ABD’de linç olaylarında tırmanışa yol açtı. Siyahların haklarını savunan sivil toplum örgütü NAACP’nin verilerine göre, 1882-1968 arasında toplam 4 bin 743 linç gerçekleşti. Bunların yüzde 72,7’sinde kurban siyahlardı.[3] Linç edilen beyazların çoğu ise siyahlara yardım etmeye çalışan veya lince karşı çıkan kişilerdi. Hukuki kararların siyahların aleyhine işlemesinin yanında, örneğin beyaz bir adamı zehirlediği iddia edilen bir siyah kadın, hapishaneden çıkarılıp çırılçıplak soyulduktan sonra infaz edilebiliyordu. Bu vahşi uygulama uzun yıllar boyunca devam etti.

Sivil Haklar Hareketi

1950’lere gelindiğinde manzara hâlâ kurumsallaşmış ırkçılığın devam ettiği bir ABD idi. Örneğin 1955 yılında, Chicagolu 14 yaşındaki bir genç olan Emmett Till, Mississippi’ye yazın aile ziyaretine gittiğinde, bir beyaz kadınla flörtleştiği iddiasının sonucu olarak, kadının kocası ve erkek kardeşi tarafından işkenceyle öldürülmüştü.[4]

Siyahların içinde bulunduğu durum, egemen sınıfın, siyasi sistemin birtakım lütuflarıyla değişmedi. Öfkelenen siyahlar ve ırkçılık karşıtları muazzam bir hareket başlattılar. 1955’te Rosa Parks’ın bir otobüste beyaz birine yer vermeyerek başlattığı isyan, Alabama’daki Montgomery’de 381 günlük ulaşım boykotunu tetikledi.[5] 1960’larda kuzeyin birçok kentinde işçi sınıfına karışan siyahların hareketi iyice güçlendi. Sivil itaatsizlik eylemlerine öğrenciler de katılmaya başladı. ABD devleti, iletişim teknolojilerinin güçlendiği bir dönemde, herkesin gözleri önünde büyük bir şiddet uyguluyordu. Siyahlarla beyazların eşitliğini savunanlar kameralar önünde dövülüyor, gözaltına alınıyorlardı. 1963’te hareket güneyde ekonomiyi felç eden grevler ve kitle gösterileriyle sürdü. Washington’daki John F Kennedy hükümeti bir yandan bu basıncın altında kalıyor, diğer yandan güneyin ırkçı patronlarına karşı çıkarak partisini bölmek istemiyordu. Martin Luther King Ağustos 1963’te tarihi “Washington Yürüyüşü”nü gerçekleştirdi ve yüz binlerce kişinin karşısında efsanevi “Bir hayalim var” konuşmasını yaptı. Dönemin ABD Başkanı Johnson 1964’te sivil haklar yasasını kongreden geçirmek zorunda kaldı.

Diğer yandan hareket gitgide radikalleşiyordu. Martin Luther King, sorunun kapitalizm olduğunu keşfetmişti. Vietnam Savaşı’na karşı çıktığında, daha önce onu “ılımlı lider” olarak kahramanlaştıran liberal gazeteler bu kez saldırıya geçti. Siyahların hareketi radikalleşerek King’den de kopuyordu. 1964 ile 1968 arasında siyahlar ABD’nin tüm şehirlerinde irili ufaklı ayaklanmalar gerçekleştirdiler. Ancak devlet, 1965’teki oy verme hakkını tanıyan yasa değişikliğinden daha fazlasını yapmayacağını söylüyor ve bu gösterilere de saldırıyordu. Siyahlar bu dönemde işçi hareketinin içinde aktif yer aldılar ve grevler örgütlediler. Martin Luther King bunlara desteğini ifade etti. Güneyin egemenleri de yasal değişimler karşısında “direniş” çağrısı yapıyor ve öldürme, bombalama gibi saldırı dalgaları başlatıyorlardı. King, 1968 yılında Memphis’te siyahların örgütlediği bir greve destek için gitmişken kaldığı otelde suikast sonucu öldürüldü.

Siyahların eşitlik ve özgürlük talepleri radikalleşti, 1960’ların ikinci yarısından itibaren kapitalizmi hedef alan, sınıf vurguları yapan Kara Panterler dalga dalga büyüdü. Silahlı kanadı da olan ve kısa sürede binlerce üyeye ulaşan hareket, bazı yerlerde polisin ölçüsüz saldırılarını denetleme görevi üstleniyordu. “Siyahların gücü” mottosuyla yola çıkan Kara Panterler, yalnızca ırkçılığa karşı değil, sınıf ve cinsiyet eşitsizliklerine karşı da mücadele ediyordu. LGBTİ+ bireylerin taleplerini sahipleniyordu. Tüm ezilenlerin birliği vurguları yapıyordu. Bu dönemde Fred Hampton gibi kapitalizmi hedef alan aktivistler öne çıktı. 1968 hareketinin tüm dünyada gerilemeye başladığı dönemde Kara Panterler de etkisini kaybetti.

Siyahların 1950’lerin ortasından 1970’lerin sonuna kadar yarattığı radikalizm, ABD egemen sınıfını ürküttü. 1980’lerden itibaren artık siyahların tamamen eşit oldukları, genel siyasi tartışmalarda kabul gören bir tutum hâline geldi. Ancak pratikte durum böyle değildi.

Irkçılık bugün de sürüyor

Siyahlar, beyazlara göre iş hayatı, sağlık, eğitim gibi birçok konuda dezavantajlı olmaya devam ediyorlar. Bunun yanı sıra yaşadıkları en büyük sorunlardan biri polis şiddeti. Her bin siyah erkekten biri, polis tarafından öldürülerek hayatını kaybediyor. Bu oran, beyaz erkeklerde görülenin iki buçuk katı.[6] 2015 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre, silahsız siyah erkeklerde bu oran silahsız beyaz erkeklerin 3,49 katına çıkıyor.[7] Washington Post’ta çıkan bir araştırmaya göre, siyahlarla beyazlar arasındaki ekonomik uçurum, birçok açıdan 1960’lardakine ya eşit ya da daha kötü. 1972’den beri yayınlanan Emek Gücü Bürosu İstatistikleri’ne göre siyahlar arasında işsizlik beyazların hep iki katı oldu. 2016 yılında, yoksulluk sınırının altında yaşayan siyahların oranı beyazların iki buçuk katıydı.[8] Covid-19, siyahları beyazlara göre çok daha fazla vurdu. Bir araştırmaya göre, ABD’de siyahlar, toplumun yüzde 13’ünden azını oluşturmasına rağmen, hastanelik olan Covid-19 vakalarının yüzde 33’ünü oluşturuyorlar.[9] Bu istatistikler dilediğimiz kadar uzatılabilir.

Ve siyahlar, bu hayat koşullarına her zaman isyan ettiler. Sivil Haklar Hareketi’nin ardından da, her iki üç yılda bir ses getirici eylem dalgaları oldu. Örneğin 29 Nisan 1992’de, tamamı beyazlardan oluşan jüri, Rodney King adlı siyah yurttaşı öldüresiye döven polisleri akladığında, Los Angeles’ı isyanlar sardı. 1980’de Florida’da, 1984’te Massachusetts’te, 2001’de Cincinnati’de, 2009’da Oakland’da yaşananlar bunlardan bazıları.

Black Lives Matter hareketi

Siyahların Hayatı Önemlidir (BLM) hareketinin doğuşuna böyle koşullarda gelindi. İlk kez 2012’de 17 yaşındaki siyah genç Trayvon Martin’i öldüren George Zimmerman’ın aklanmasıyla Twitter’da hashtag olarak dolaşmaya başlayan bu söz, 2014 yılında Ferguson’da Michael Brown ve New York’ta Eric Garner’ın öldürülmesinin ardından başlayan protestoların temel sloganı hâline geldi. Siyahların hareketi 2010’da bu isim altında örgütlenmeye başladı ve oldukça ses getirdi. 2013’ten itibaren katı bir liderliği olmayan yatay bir ağ olarak örgütlenmeye başlayan BLM, seçim süreçlerinde dahi sözü geçen ciddi bir kitle hareketine ve ırkçılığa karşı herkesin kendisini altında konumlandırdığı bir şemsiyeye dönüştü. Eric Garner’ın öldürülürken söylediği “Nefes alamıyorum” sözünü en popüler mottolarından biri hâline getiren hareket, 2020’ye kadar her yıl gerçekleşen çok sayıdaki siyah ölümünde, katillerin aklanmasında sokaklara çıkarak varlığını hissetttirdi.

BLM hareketi bir yandan, Sivil Haklar Hareketi’nin iddiası olan, siyahlar toplumda üst pozisyonlara gelebildiğinde sorunların çözüleceği tezine de bir itirazdı. Buradan hiçbir şeyin değişmediği gibi pesimist bir sonuç çıkarmak doğru olmaz. Fakat kurumsal ırkçılığın izlerinin silinmesine, hatta bir siyahın ABD başkanı olabilmesine rağmen, siyahların ırkçılık kökenli sorunları olduğu yerde duruyordu ve bunlara karşı çetin mücadeleler verilmesi elzemdi.

Ve bu mücadeleler, George Floyd’un öldürülmesiyle ciddi bir ivme kazandı. Bu hareket, ırkçılığın yalnızca polis teröründen ibaret olmayıp eğitim, sağlık, eğlence dünyası, işsizlik, medya gibi her alanda ne kadar etkili bir olgu olduğu yönünde bilinç oluşturdu. Aynı zamanda bütün dünyada kölecilerin heykellerini devirecek kadar radikalleşmiş bir öfke yarattı. Angela Davis gibi on yıllarını mücadeleye adamış bir antikapitalist aktiviste bile “Bugün hâlâ hayatta olup bunlara tanıklık ettiğim için kendimi şanslı hissediyorum”[10] dedirtecek kadar muazzam bir protesto dalgası başladı.

Hareketin radikalliği, bu tip durumlarda geleneksel olarak polisi destekleyen belediye başkanlarının bile defansif açıklamalar yapmalarına ve ırkçılık karşıtlarına tavizler vermelerine yol açtı. Bu elbette yalnızca 2020 yazının değil, yıllardır verilen mücadelelerin ürünüydü. George Floyd’un öldürülmesinin ardından, Amazon’un en çok satan kitaplar listesinin ilk iki sırasını ırkçılıkla ilgili eserler aldı.

Sistem karşıtlığı

Ve Floyd’un öldürülmesiyle patlak veren öfke, belki uzun zamandır ilk kez, ırkçılıkla ilgili yaşanan sorunların kapitalist sistemle bu kadar ilişkilendirilmesine yol açtı. Fotoğraflara yansıyan bir hemşire, elinde “Covid’le mücadele ettik, şimdi polisle mücadele edeceğiz” dövizi tutuyordu. Gerçekten de ırkçılık karşıtlığıyla antikapitalizme isyan birleşti. Polis fonlarının kısıtlanması talebi, kapitalist devlet aygının çekirdeğini oluşturan yapılardan birini sorgulamaya açtı ve ABD’de 1990’lardan beri solun en önemli taleplerinden birini anaakım siyasete taşıdı. Bazı eyaletler, bu konuda adımlar atacaklarını duyurmaya başladılar. ABD’de polisin oluşumunun iki amacı vardı: birincisi, Güney’de köleleri disipline edip kuzeye kaçmaya çalışanları avlamak, ikincisiyse kuzeydeki işçi sınıfını kontrol altında tutmak.[11] Polisin doğuşuna neden olanlar birleşti ve ABD’nin sokaklarını doldurdu.

Hareket tüm ezilenleri ve sisteme öfkelenenleri içine çekti, El Paso’da geri gönderme merkezinde tutulan göçmenler George Floyd ile dayanışmak için açlık grevine gittiler. Seattle’da göstericiler birkaç günlüğüne polisin kontrolünün kaybolduğu bir otonom bölge ilan ettiler. Duvarlara Karl Marx’ın kendisini “terörizmle” suçlayanlara verdiği yanıttan alıntılar yazıldı.

Örgütlü emek hareketi ilk andan itibaren gösterilerin merkezindeydi. Hemşireler, postacılar ve uçuş görevlilerinin örgütlendiği sendikalar, Ressamlar Birliği gibi çok çeşitli kurumlar hareketle dayanışma açıklaması ve eylemler yaptı. New York ve Minneapolis’te otobüs şoförleri gösterilerde gözaltına alınanların polis merkezlerine götürülmesi için ulaşımı sağlamayı reddetti. Kaliforniya’da liman işçileri, ülkenin birçok yerinde öğretmenler polis şiddetine karşı grevler ve eylemler yaptılar.[12]

ABD’li sosyalist Virginia Rodino, Trump’ı seçimlerde gerileten en önemli şeyin sosyal hareketler olduğunu tartıştığı bir yazısında, bunun merkezine George Floyd gösterilerini koyarken şöyle diyordu:

Irkçı polis şiddetine karşı gerçekleşen devasa ve tarihi gösteriler, insanların sistem ve onun üzerindeki güçleri hakkındaki algılarında deprem niteliğinde değişikliklere yol açtı. Black Lives Matter, milyonlarca sıradan insanı siyah gençlerin önderliğinde sokaklara çekti. Hareket, bu ülkenin üzerine kurulduğu ırkçı temelleri sarstı ve gençlerin başını çektiği iklim hareketini ve silahlara karşı okul öğrencileri hareketini takip ederek, basitçe bir diğer kurumsal siyasetçiye oy vermek yerine sistem değişikliğini talep etti.[13]

Kitlesel isyanların önemi

Enternasyonal Sosyalizm dergisinin okurları açısından, bu hareketin yarattığı türbülansın iki kritik tartışma bağlamında anlamı var.

Birincisi, bu tarz eylem dalgalarının sınıf mücadelesi açısından yarattığı muazzam potansiyel. Bunları “kimlikçi” diye küçümseyen solun örgütlü yapıları artık tarih oldu; ancak bu tarz argümanlara zaman zaman rastlamak mümkün. Sosyalizm mücadelesi mekanik, belirli kalıplar dışına çıkamayan, ezberlenmiş, kendini tekrar eden olaylar bütünü değildir. Toplumsal mücadeleler ve devrimler, son derece karmaşık, birçok farklı kanalı bir araya getiren, kendi içerisinde çelişkileri de barındıran süreçlerdir. Lenin 1916’da İrlanda’yı sarsan Paskalya Ayaklanması’na “darbe” diyen ve onu küçümseyen sol eğilimlerle tartışırken şöyle ifade ediyordu:

Toplumsal devrimin, sömürgelerde ve Avrupa’da ayaklanmalar olmadan, bütün önyargılarıyla küçük-burjuvazinin bir kesiminin devrimci patlaması olmadan, siyasal bakımdan bilinçsiz olan proleter ve yarı-proleter yığınların, toprakbeyliği, kilise, krallık boyunduruğuna karşı, ulusal vb. boyunduruğa karşı hareketi olmadan düşünülebileceğini sanmak, toplumsal devrimi reddetmektir. Bu bir ordunun belirlenmiş bir noktada mevziye girerek ‘biz sosyalizmden yanayız’ ve bir başka ordunun da bir başka noktada saf tutarak ‘biz emperyalizmden yanayız’ diyeceğini ve o zaman toplumsal devrim olacağını sanmak olur! Ancak böylesine ukalâca ve gülünç bir görüş açısından hareket ederek İrlanda ayaklanmasına ‘darbe’ diye sövülebilir.

‘Saf’ bir toplumsal devrim bekleyen kimsenin ömrü, bunu görmeye yetmeyecektir. Böylesi, gerçek bir devrimin ne olduğunu hiç anlamayan sözde-devrimcidir.[14]

Gerçekten de devrim “ezilenlerin şöleni”, sisteme karşı öfke duyan farklı yığınları ve sosyal mücadeleleri bir araya getiren, ancak örgütlü işçi sınıfının önderliğinde başarıya ulaşabilecek toplumsal bir altüst oluştur. Marksistler elbette “yeni toplumsal hareketler” gibi kavramsallaştırmalarının devrimci dönüşümün asıl öznesi olacağı gibi bir görüşe karşı işçi sınıfının kolektif gücünü, mücadelesi içinde bilincindeki keskin sıçramalara yol açabilecek potansiyelini ve yeni bir dünyayı kurma kabiliyetini tartışmışlardır. Ancak bu eşitlik ve özgürlük için mücadele eden hareketlerin reddi değil; tam tersine onların içinde yer alan, onları güçlendirmeye ve sisteme karşı bütünlüklü bir öfkeye kanalize etmeye çalışan bir tutumdur. Rosa Luxemburg, Marx’ın işçi sınıfını tarihsel bir kategori olarak konumlandırdığını anlatırken, onu “burjuva toplumundaki sosyal varoluşlarının benzerlikleri aracılığıyla dayanışmaya sürüklenen ücretli çalışanlar yığını” olarak tanımlar.[15] Bu dayanışma, işyerlerinde verilen hak arayışlarında olduğu gibi, sokaklarda belirli talepler üzerinden yürütülen mücadeleler içerisinde de gelişebilir. Ve bu dayanışmanın gelişmesini zorlayan her durum bizim için kıymetlidir, çünkü işçi sınıfının liderliğindeki bir toplumsal dönüşüm için egemen sınıfın bizi bölen fikirlerinin etkisinin kırılması ve bu dayanışmanın, yani işçi sınıfının birliğinin sağlanması olmazsa olmaz bir gerekliliktir.

İşçilerin birliği

Bu da bizi ikinci tartışmamıza getiriyor. Marksistler toplumdaki tüm ezme ve ezilme ilişkilerinin, yani farklı baskı biçimlerinin son tahlilde kapitalist sistemin devamlılığını sağlamaya yaradığını, dolayısıyla egemen sınıf tarafından yukarıdan aşağı inşa edildiğini iddia ederler. Baskının kökenlerini farklı yerlerde arayan “imtiyaz teorisi” gibi tartışmalar Enternasyonal Sosyalizm’in daha önceki sayılarından birinde ele alınmıştı.[16] Bu analiz, yalnızca sözü geçen baskıları tarihsel ve toplumsal bağlamından koparttığı için değil, aynı zamanda ona karşı mücadele perspektifini yanlış yorumladığı, bunun üstesinden yalnızca o baskıya maruz kalanların çabasıyla gelinebileceğini iddia ettiği için de yanlıştır.

Ezilenler için hep yukarıdan, bir takım “bilinçli”, “aydınlanmış” kişilerin bir şeyler yapması gerektiğini vaaz eden egemen sınıf anlatılarına karşı sıradan insanların özneliğine vurgu yapmakta hiçbir sakınca yok. Ancak ezme-ezilme ilişkilerini ortadan kaldırmanın en kalıcı ve kesin çözümü, “ezen” kimliğin içerisinde bir çatlak açmak ve onun toplumsal tabanını ve meşruiyetini azaltmaktan geçer. Bunun anahtarı da sınıf kavramıdır.

Yani demek istiyoruz ki, daha önce sözünü ettiğimiz işçi sınıfının sosyal varoluşundan kaynaklanan dayanışma sağlandığında, ırkçılık, cinsiyetçilik, LGBTİ+ nefreti gibi ayrımcı fikirlerin sıradan insanlara hiçbir faydası olmadığı anlaşılabilir. Bu da bahsi geçen ezme-ezilme ilişkisinin ortadan kaldırılmasının yolunu açar.

Yazının konusu olan ABD’deki siyahlara yönelik ırkçılığa karşı mücadelenin tarihinde, buna dair zengin deneyimlerin izini sürmek mümkün. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Birmingham ve Alabama gibi güney şehirlerinde maden ve çelik sektörlerinde siyah ve beyaz işçiler omuz omuza mücadele ediyor, patronlar grevleri kırmak için ırkçılık kartını öne sürmesine rağmen başarılı olamıyordu. Beyaz üstünlükçü Ku Klux Klan’ın etkili bir şekilde terör uyguladığı bu bölgelerde, siyahların ve beyazların aynı sendikalarda örgütlendikleri birleşik mücadele dalgası, grevler yenildikten sonra bile bir süre ırkçılığın izlerinin silinmesine yol açmıştı.[17] 1865’te New Orleans’taki liman işçilerinin grevinde, aynı şehirde 1892’de gerçekleşen siyah ve beyaz işçilerin ortak örgütlendikleri sendikaların genel grevinde ırkçılığın yenildiği deneyimleri görmek mümkün.[18] ABD’deki Komünist Parti, 1919’da kurulduktan sonra ırkçılığa karşı mücadeleyi hep önde tuttu. 1931’de, iki beyaz kadına tecavüz suçlamasıyla yargılanıp tamamen beyaz bir jüri tarafından suçlu bulunan 9 siyah genç, Scottsboro Çocukları için siyahlarla beyazları birleştiren bir kampanya örgütledi. Bu başarılı oldu ve gençlerden dördü hakkında suçlamalar düşürülürken hiçbiri idam edilmedi. Komünist Parti, görevini “beyaz ve siyah işçileri birbirinden ayıran ırkçı önyargı bariyerlerini yıkmak ve onları ortak düşmanlarını devrimci bir biçimde devirecek şekilde birleştirmek” olarak tarif ediyordu. 1938’e gelindiğinde, ABD toplumunda siyahların oranı yüzde 11 iken, Komünist Parti üyelerinin yüzde 9’u siyah işçilerden oluşuyordu.[19]

1960’ların Sivil Haklar Hareketi’nin ateşi içerisinde yükselen siyahların örgütü Kara Panterler Partisi de ırkçılığa karşı mücadeleyi antikapitalizmle birleştiriyordu:

Kara Panterler Partisi, emperyalizmin, kapitalizmin, ırkçılığın ve faşizmin güçlerine karşı mücadele eden herkesle devrimci dayanışma içerisindedir. Dayanışmamız bu şeytanlara karşı burada ve başka ülkelerde mücadele eden herkese uzanmaktadır. (…) kapitalizme karşı siyah kapitalizmiyle, emperyalizme karşı siyah emperyalizmiyle, ırkçılığa karşı siyah ırkçılığıyla mücadele etmeyeceğiz. Bundan ziyade, sosyalist gerçekçilikten doğmuş bir proletarya enternasyonalizminden türemiş dayanışmayla bu şeytanlara karşı duracağız.[20]

Siyahlarla beyazların birlikte mücadele geleneği 1992’de Los Angeles’taki isyanlarda da devam etti. Bugün de George Floyd gösterilerinde aynısını görebiliyoruz. Portland, beyazların en büyük çoğunluğu oluşturduğu ABD şehirlerinden biri olmasına rağmen, bu hareketin en dinamik unsurlarından biriydi ve burada iki aydan fazla süre boyunca her gün eylemler düzenlendi. Portland’da sokağa çıkanlar “Bu bir isyan değil, devrim” sloganları atıyorlardı. Tüm ABD medyası protestolara beyazların yoğun katılımını konuşmaya başladı. Üç şehirde sokak eylemlerine katılarak gördükleri her beşinci kişiyle konuşan bir grup akademisyenin araştırmasına göre, New York’taki eylemlerin yüzde 61’ini, Washington’daki göstericilerin yüzde 65’ini ve Los Angeles’dakilerin yüzde 53’ünü beyazlar oluşturuyordu.[21]

Sonuç

Black Lives Matter’ın 2020 Haziran’ından itibaren başlayan hareketliliği hepimizi heyecanlandırmalı ve ilham vermeli. Baskıya karşı direnmek, ırkçı sistemde gedikler açmak, mücadele içerisinde farklılıklarımızı keşfetmek ve zafere ulaşmak mümkün. Trump’ı Beyaz Saray’dan gönderen, George Floyd cinayetinin korkunçluğu karşısında polislere “siyahları bacaklarından vurmalarını” öneren Biden’ın seçim kampanyası değildi. ABD’de mücadele eden yoldaşlarımızın da aktardığı gibi, birçok sosyal hareketle birlikte, ırkçılık karşıtı muazzam isyandı.

İşçi sınıfını seferber eden bu tarz hareketler, kolektif bir bilincin gelişmesine yardımcı oluyor. Birleşmeyi engelleyen fikirlerin etkisini hızla darmadağın ediyor. Ve dünyanın en güçlü kapitalist devleti bile sıradan insanların gücü karşısında çaresiz kalabiliyor.

Aşağıdan sosyalizm geleneği, ancak böyle hareketler içerisinde en aktif unsurlar olarak ve onların en ileri aktivistlerinin devrimci örgütlerde bir araya gelmesini sağlayarak güçlenebilir. Bu olmadığında hareketlerin etkisi geçici oluyor, büyük bir istekle sokağa çıkan kitleler evlerine dönüp pasif bir şekilde “büyük siyaseti” izlemeye koyuluyorlar. Malcolm X’ten Angela Davis’e devrimci siyahların geleneği, ezilenlerin tüm mücadelelerinde böylesi birlikleri inşa edebilecek öncü aktivistler kuşağı konusunda umudumuzu yeşertmeli.

Kaynakça:

Choonara, Esme ve Prasad, Yuri, 2018, “İmtiyaz teorisinin yanlışları nelerdir?”, Enternasyonal Sosyalizm (Sayı: 3),

 https://www.enternasyonalsosyalizm.org/imtiyaz-teorisinin-yanlislari-nelerdir.html (Erişim tarihi: 08.11.2020)

Cody, Ross T, 2015, “A Multi-Level Bayesian Analysis of Racial Bias in Police Shootings at the County-Level in the United States, 2011–2014”, Plos One, https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4634878/ (Erişim tarihi: 17.10.2020)

D’Amato, Paul, 1997, “The Communist Party and Black Liberation in the 1930s”, International Socialist Review (Yaz 1997), 

https://isreview.org/issue/1/communist-party-and-black-liberation-1930s (Erişim tarihi: 07.11.2020)

Delatolas, Iannis, 2020, “BLM rebellion is a mass movement”, Socialist Review (Temmuz/Ağustos 2020),

 https://socialistreview.org.uk/459/blm-rebellion-mass-movement (Erişim tarihi: 26.10.2020)

DuVernay, Ava, 2020, “Ava DuVernay Interviews Angela Davis on This Moment—and What Came Before”, Vanity Fair (Eylül 2020), https://www.vanityfair.com/culture/2020/08/angela-davis-and-ava-duvernay-in-conversation (Erişim tarihi: 07.11.2020)

Dyer, Owen, 2020, “Covid-19: Black people and other minorities are hardest hit in US”, the bmj

https://www.bmj.com/content/369/bmj.m1483 (Erişim tarihi: 29.10.2020)

Edwards, Frank vd, 2019, “Risk of being killed by police use of force in the United States by age, race–ethnicity, and sex”, Pnas.org, https://www.pnas.org/content/116/34/16793 (Erişim tarihi: 17.10.2020)

Harmon, Amy ve Tavernise, Sabrina, 2020, “One Big Difference About George Floyd Protests: Many White Faces”, New York Times, https://www.nytimes.com/2020/06/12/us/george-floyd-white-protesters.html (Erişim tarihi: 22.10.2020)

Hummel, Thomas, 2020, “How we can defund the racist police”, Socialist Review (Eylül 2020), 

https://socialistreview.org.uk/460/how-we-can-defund-racist-police (Erişim tarihi: 31.10.2020)

Lee, ArLuther, 2020, “An American tragedy — the lynching of Emmett Till”, The Atlanta Journal-Constitution

https://www.ajc.com/news/weekend-read-an-american-tragedy-the-lynching-of-emmett-till/SSYUCF7CZRELXLS4UVEWJG5PDY/ (Erişim tarihi: 29.10.2020)

Lenin, Vladimir İlyiç, 1992, “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, çev. Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, Ankara, s. 173

Luxemburg, Rosa, 1903, “Marxist Theory and the Proletariat”, Vorwärts (Sayı: 64), 

https://www.marxists.org/archive/luxemburg/1903/03/14-abs.htm, (Erişim tarihi: 03.11.2020)

Mahamdallie, Hassan, 2003, “Defying the colour line”, International Socialism Journal (Sayı: 98), 

http://pubs.socialistreviewindex.org.uk/isj98/mahamdallie.htm (Erişim tarihi: 28.10.2020)

Marksist.org, 2020, “24 Ekim 2005: Elveda kız kardeşim Rosa Parks”, 2017, Marksist.org,

 https://marksist.org/icerik/Kadin/8416/Elveda-kiz-kardesim-Rosa-Parks, (Erişim tarihi: 13.10.2020)

NAACP, “History of Lynchings”, NAACP, https://www.naacp.org/history-of-lynchings/ (Erişim tarihi: 01.11.2020)

Rodino, Virginia, 2020, “US elections: The movement is the key”, Socialist Review (Kasım 2020), 

https://socialistreview.org.uk/462/us-elections-movement-key (Erişim tarihi: 08.11.2020)

Sustar, Lee, 1994, “The roots of multi-racial labour unity in the United States”, International Socialism Journal (Sayı: 63), http://pubs.socialistreviewindex.org.uk/isj63/sustar.htm (Erişim tarihi: 25.10.2020)

The Guardian, 2020, “Black Panthers: Behind the myth”, 1970, The Guardian (Şubat), 

http://jfk.hood.edu/Collection/Weisberg%20Subject%20Index%20Files/  B%20Disk/Blacks%20Miscellaneous/109.pdf (Erişim tarihi: 31.10.2020)

Waite, Thom, 2020, “Black Lives Matter is the biggest movement in US history, data suggests”, Dazed

https://www.dazeddigital.com/politics/article/49718/1/black-lives-matter- biggest-movement-in-us-history-data-suggests-george-floyd (Erişim tarihi: 08.10.2020)

Wikipedia, 2020, “List of George Floyd protests outside the United States”,

 https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_George_Floyd_protests_outside_the_United_States (Erişim tarihi: 21.10.2020)

Wilson, Valerie, 2018, “50 years after the riots: Continued economic inequality for African Americans”, Economic Policy Institute

https://www.epi.org/blog/50-years-after-the-riots-continued-economic-inequality-for-african-americans/ (Erişim tarihi: 17.10.2020)

DİPNOTLAR

[1]     Waite, 2020.

[2]     Wikipedia, 2020

[3]     NAACP.

[4]     Lee, 2020.

[5]     Marksist.org, 2017.

[6]     Edwards, Frank vd, 2019.

[7]     Cody, 2015.

[8]     Wilson, 2018.

[9]     Dyer, 2020.

[10]    DuVernay, 2020.

[11]    Hummel, 2020.

[12]    Delatolas, 2020.

[13]    Rodino, 2020.

[14]    Lenin, 1992.

[15]    Luxemburg, 1903.

[16]    Choonara ve Prasad, 2018.

[17]    Mahamdallie, 2003.

[18]    Sustar, 1994.

[19]    D’Amato, 1997.

[20]    The Guardian, 1970.

[21]    Harmon ve Tavernise, 2020.